Dr. Küçük bizi kurtarır mı? – Hasan Yıkıcı

Dr. Küçük bizi kurtarır mı? – Hasan Yıkıcı

Siyasal ve pratik anlamda bir çıkmaza düştüğünüzde veya hareket etme, kitleleri ikna edebilme kabiliyetinizi yitirdiğinizi fark ettiğinizde çeşitli alternatifler, araçlar veya ifade kanalları yaratmaya çalışırsınız.

Bunlar öz eleştirel bir sürece girme, içe dönme gibi tercihler de olabilir, yeni bir söylem ve pratik geliştirme gibi yeni mücadele araçları yaratma çabası da.

Veya bunların her ikisi de denenebilir ve günün sonunda artık karşılığı olmayan ifadeler ve pratikler yerine bunların yeniden yaratılması sürecine girilebilir. Ve bunların dışında daha pek çok yöntem ve yol da izlenebilir. Fakat bunların en kötüsü -ve zaman zaman sizi gülünç, hedef kitlenizin gözünden düşürecek kadar da tehlikeli olabilecek- geçmişe dönüp oradan kendinize bir lider seçmek ve onu yeniden anlamlandırarak, bugünün sorunlarına cevap üretmesini ummaktır. Bu kötünün de ötesinde, politik ufuksuzluğun bir göstergesi, tarihin inkarı ve çoğu noktada da o tarihsel figürü günahlarından aklamayı doğurabilecek sonuçları getirir. Ne yazık ki KTÖS’ün Toplumsal Direniş başlatıyoruz diyerek, sayıları 50’yi bile bulmayan insanlarla Dr. Fazıl Küçük’ün anıt mezarında toplanması, son zamanlarda KTÖS yetkililerinin sık sık Dr. Küçük’ün laikliğinden vurgu yapması, bir yandan politik anlamda dar görüşlülüğün bir ifadesi fakat öte yandan da bir hareketin gelebileceği en aciz noktanın da göstergesidir.

Bir tarihsel figürü veya bir kişiyi iyi yönleri ve kötü yönleri olarak ayıramazsınız. Bugün Dr. Küçük’ün laik tarafını alıp, solcu düşmanı, işbirlikçi, ayrılıkçı ve anti-komünist tarafını görmezden gelmek demek, tarihsel olarak o figürü aklamak demektir. Hele hele bunu çözüm ve federasyon yanlısı bir sendika liderliği yapıyorsa, bunun politik sonuçları açıklanamaz olabilir.

Sol cenah çok iyi biliyor, Dr. Küçük de Denktaş da Kıbrıslı Türk liderliğinin iki temel ve güçlü figürü idi. Her ikisi de emperyalizmin ve Türkiye’nin kontrolünde, yönlendirilmesindeki figürlerdi. Ayrılıkçı, milliyetçi ve bu adanın birleşmesini istemeyen kişilerdi. Fakat daha da ötesi, Dr. Küçük de Denktaş gibi solcu düşmanı, anti-komünist çizgilerinden asla taviz vermeyen liderlerdi. Dr. Küçük’ün gazetesi, Halkın Sesi tüm işlevlerinin yanında aynı zamanda da komünistlere karşı örgütlenmiş bir mekanizmanın sadece bir parçasıydı. Dr. Küçük de Denktaş gibi Kıbrıslı Türkler içindeki solcuların yok edilmesi için elinden geleni yapmış, emperyalistlerin ve Türkiye yöneticilerinin sadık bir temsilcileriydi. Fakat bunlarla birlikte her iki isim de Kıbrıslı Türkler içerisinde bugünkü kktc zihniyetinin milli ve taksimci tohumlarını atan ve ömürleri yettiğince de büyüten kişilerdi. Yani sözün kısası bugünkü karabasan ve yaşadığımız ceberrut zamanlar, Denktaş kadar Dr. Küçük’ün emeklerinin de bir ürünüdür. Ve tabii onları himaye edenlerin de.

Türkiye’de CHP yıllardır Kemalist bir sevda ile siyasal islama karşı mücadele etmeye çalışıyor, en azından öyle sanıyor. Siyasal islamın karşısına mitleştirilen bir Atatürk yerleştirilerek başarı elde edeceklerini zannediyorlar. KTÖS’ün Dr. Küçük’ü yeniden keşfetmesi ve ona dair bir laiklik anlamı yüklemesi CHP’nin yıllardır ürettiği bu başarısızlığı anımsatmakta. Dr. Küçük, anti-komünist, işbirlikçi, ayrılıkçı, taksimci ve millici duruşu yanında aynı zamanda laik de biri olabilirdi. Açıkçası Denktaş da öyle biriydi. Halkın içinden, kitapçıya yürüyerek giden, fotoğraf makinesiyle çarşı pazar dolaşan bir insandı. Fakat tüm bunlar Denktaş’ı Kıbrıslı Türkler’in başına gelmiş en büyük kötülüklerden biri olduğu gerçeğini değiştirmez. Aynı şekilde Dr. Küçük’ün laik olması, bu kötülüklerin bir ucundan da onun tuttuğu gerçeğini değiştirmez.

Siyasal islama karşı, tarihteki figürlere yeni anlamlar yükleyerek, onları aklayarak veya mitleştirerek mücadele veremeyiz. Kaldı ki geleneksel laiklik kavramı da çoğu zaman ve haklı olarak elitist, yukardan dayatılan bir iktidar değeri olarak algılanmakta. Dr. Küçük’e sarılanacağına belki işe laikliği yeniden tanımlamaktan ve halkın gerçek, can yakan, gündelik hayatta yaşadığı sıkıntılarını örgütlemeye çalışarak başlanabilir. Aksi taktirde tarihi, tarih dışı bir okumanın kimseye faydası yoktur, tam tersi çok tehlikeli de sonuçları doğur.

Kıbrıs’ta yaşayanlar ne çektiyse kurtarıcılarından çekti. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulamadığımız sürece de çekmeye devam edeceğiz. Bizlerin eski-yeni veya eskiyi yenileyerek yaratacağımız kurtarıcılarımıza ihtiyacımız yok. Kurtarıcılarımızdan kurtulmaya ihtiyacımız var.

Şimdi sormak lazım, Dr. Küçük bizi kurtarır mı?

*Bu yazı ilk olarak 16.09.2017 tarihli Afrika gazetesinde yayınlandı.

Fotoğraf: TAK

 

 

 

 

 

Advertisements

Doğa, düşünce ve siyaset – Hasan Yıkıcı

Doğa, düşünce ve siyaset – Hasan Yıkıcı

Ülkemizde ekoloji temalı bir gazetenin çıkması, gerek bu alandaki yazılı ve kurumsal boşluğu doldurması gerekse de ekoloji-çevre hareketinin gündemini belirleme, tartışma ve alternatifler geliştirme noktasında anlamlı bir yeri dolduracaktır. En önemlisi böyle bir yayım ekoloji meseleleriyle ilgili sorunların, fikirlerin ve çözüm alternatiflerinin toplumsallaşmasına katkı sağlayabildiği ölçüde başarılı da olacaktır.

 

Sevgili Hasan Sarpten ‘Yeşil Bakış’ isimli bir gazete yayımlayacaklarını söyleyip katkı koyma teklifinde bulunduğunda, çok fazla düşünmeden kabul ettim. Çünkü uzunca bir süredir ekolojik sorunların hem gezegenimizin hem de ülkemizin en temel sorunlarından biri haline dönüştüğünü düşünmekteyim. Bugünün ve geleceğin sorumluluğunu sırtlanmak biraz da bu alanda yapılacak çalışmalara, atılacak adımlara ve verilecek mücadelelere katkı koymaktan geçmektedir. Umarım ‘Yeşil Bakış’ gazetesi de bu yönde ufuk açıcı ve ekoloji hareketinin potansiyelini geliştirici yayımlarla yeni bir soluk olur.

*

 

Uzunca bir süredir ekolojik krizden bahsediliyor. Bunun en bilindik göstergesi ise küresel ısınma veya bir diğer adıyla iklim değişikliğidir. Bunun yanında gıda ve su krizlerini, tarımsal alanların gittikçe yok olmasını, çölleşmeleri, kentsel yapılaşmalarla birlikte kentsel kirlenmeleri, deniz ve okyanuslardaki bio-çeşitliliğin azalmasını, ormanların yok edilmesini, artık sık sık rastlanan aşırı iklim olaylarını vs sayabiliriz. Kısacası gezegenimizin yaşanamaz ve yaşayamaz bir duruma sürüklenmesine ekolojik kriz diyoruz; buna ‘gezegensel kriz’ de diyebiliriz. Tüm bunların ekolojik kriz veya gezegensel kriz olarak tanımlanması, yaşananların bir birinden bağımsız sıradan ‘çevre’ olayları değil, gezegenin ve insanlığın geleceğini belirleyen birbiriyle bağlantılı olaylar olmasından kaynaklıdır. Kısacası uzunca bir süredir gezegenimiz, yaşadığımız ve yok ettiğimiz ekosistemimiz alarm vermektedir. Ekolojik kriz sadece deniz altında yaşayan hayvanların, kutup ayılarının ya da arıların türünü tehdit etmemektedir, bu kriz aynı zamanda insanlığı ama özellikle doğada kurduğumuz uyumsuz üretim ve tüketim ilişkilerini, yaşantılarımızı ve geleceğimizi de tehdit etmektedir.

 

Tam da bundan dolayı artık hem etik ve düşünsel, hem ekolojik hem de politik olarak taraf olmaktan çekinmeyeceğimiz yeni bir siyaset ve düzen inşa edilmesi gerekmektedir. Gelecekte var olup olmayacağımız veya daha hafifletilmiş bir versiyonuyla gelecekte nasıl varolup olamayacağımız şimdi bugünden kuracağımız etik-düşüncel ve politik bir dönüşüme ne kadar açık olup olmadığımız, bu değerlerle örülmüş yeni bir toplumsal yaşamı ve düzeni inşa edip edemeyeceğimizle de ilintilidir.

 

İşte bu zeminden hareketle cevaplarını kovalamamız gereken pek çok soru ortaya çıkar. Duyarlı ve ‘yeşil’ hayatlar sürmek ekolojik krizi giderir mi?, İnsan ile doğa arasındaki ilişki nasıl bir ilişkidir?, Bu ilişki biçimini değiştirmeden sistemi değiştirebilir miyiz veya sistemi değiştirmeden bu ilişki biçimini değiştirebilir miyiz?, Sistemi değiştirmeden ekolojik krizle mücadele edebilir miyiz?, Önüne ‘Yeşil’ sıfatı yapıştırılmış tüketim araçları ile ekoloji sorunlarıyla ne ölçüde baş edebiliriz?, Oldukça popüler olan yeşil teknolojiler, eko köyler ve organik gıdalar aslında hangi ihtiyaçlara cevap vermekte, neyin ‘sürdürülebilirliğine’ katkı sunmakta?, Gerçekte sürdürülebilirlik nedir?, Ekolojik bir kavram olan ‘kendine yeterlilik’ neden kullanılmamaktadır?, Kendine yeterlilik mi yoksa sürdürülebilirlik mi? İnsanın doğa üzerindeki tahakküm ilişkilerini dönüştürmeyi hedeflemeyen bir ekoloji mücadelesi başarılı olabilir mi?, Doğayı sadece bir tüketim ve sömürü aracı olarak gören ve o şekilde yaklaşan kapitalist sistemi değiştirmeyi önüne koymayan bir mücadele ne ölçüde başarılı olur?, Bireysel yaşantılarımızdaki tercihlerimiz ekolojik bir etik ile uyum içinde olmadığı sürece ekoloji mücadelesinde ne ölçüde samimiyiz?, Neden ekolojik bir toplum inşa etmek zorundayız ve bunu nasıl gerçekleştirebiliriz?, Ekolojik bir toplumun araçları ve kurumları neler olmalıdır?, Şu anki üretim ve tüketim ilişkileri ekolojiye nasıl etki ediyor?, Üretim ve tüketim ilişkileri nasıl olmalı?, Ekoloji sorunlarının çözümü hükümet değişiklikleriyle veya kısmı reformlarla mı yoksa kökten ve yapısal dönüşümlerle mi mümkün olur?, Ekolojik bir yaşam mümkün mü? Nasıl?…

 

*

 

Ve daha bir yığın sorunun cevabını bu satırlarda arayacağız. Bugün artık ekoloji dediğimizde sadece ekolojiden bahsetmiyoruz. Onu çevreleyen bireysel ve toplumsal, üretim ve tüketim ilişkilerini görmezden gelen bir çevrecilik veya ekoloji anlayışı ne bireyi, ne toplumu, ne de sistemi dönüştürme potansiyeline nail olamaz. Doğaya ve ekolojik krize yaklaşırken, buna, insanın insan üzerindeki, bir sınıfın bir diğer sınıf üzerindeki, erkeğin kadın, heteroseksüellerin LGBTİ bireyler üzerindeki, bir etnik grubun bir başka etnik grup üzerindeki tahakkümünün bir uzantısı olarak yaklaşmak en gerçekçi yaklaşım olacaktır. Dolayısıyla bu sayfalarda kendimize doğa, düşünce ve siyaset yani üç ekoloji bağlamında bir yol aramaya çalışacağız.

 

Bu yazı ilk olarak Yeşil Bakış gazetesinin ilk sayısında, 11.09.2017 tarihinde yayınlandı. 

 

 

 

 

 

 

Gerisi laf-ı güzaf – Hasan Yıkıcı

Gerisi laf-ı güzaf – Hasan Yıkıcı

Müzakerelerin çökmesinin ardından yaşananlar üzerine çok yazıldı, çok tartışmalar yapıldı. Hala da yapılmakta. “II. Cumhuriyete Doğru mu?” yazımızda müzakerelerin ardından yaşananlarla ilgili süreci değerlendirmeye çalışıp değişen, hatta yıkılan paradigmayı ve yeni zemini anlamaya çalıştık. Geçen süre zarfında bir yandan merkez siyasetteki kırılmaları ve konumlanmaları pekiştirirken diğer yandan da Kıbrıs sorununa dair bütünlüklü çözüm perspektifinin tuzla buz olmasının yanı sıra ‘federal çözüm’ modelinin sorgulandığı özellikle sağ cenahın manevra alanın da genişlediği ciddi bir zemin oluşu. Fakat öte yandan geleneksel çözüm ve barış güçlerinin basiretsizliğini ve değişen paradigmayı anlayamamadaki başarısını da gözlemlemekteyiz. Kimin dillendirdiğine bakmaksızın ortada çok ciddi bir olgu var, o da geleneksel solun federal çözüm modeli ve ona dayalı siyasal argümanların toplum tarafından bugüne kadar hiç olmadığı şekilde meşruluğunu kaybetmeye başlaması.* Bunu yazıyoruz diye pek çok arkadaşın sinir sistemine dokunmuş olabiliriz. Fakat bundan daha acısı kendi basiretsizliğimizin ve yanılgılarımızın halinden memnun kurbanı olmaktır.

Şimdi sıradan başlayalım…

 

Merkez siyasette derinleşen kırılma

 

Uzun süredir merkez siyasetin hareketli bir dönüşüm içinden geçtiğini ifade ediyoruz. Olaylara ve olgulara içinde bulunduğu konumdan bir adım geriye giderek, kuş bakışı bakabilen herkes bunu görüp anlayabilir.

UBP elinde bulundurduğu güç ile durumu idare etmeye çalışsa da gerek icraatları gerekse de kendi içindeki çatlaklarından dolayı sancıları daha da artacak gibi. DP Serdar Denktaş’ın bünyesinde cisimleşmiş bir isimden öteye geçecek durumda değil.

Özellikle sol olduğu iddiasındaki geleneksel merkez partiler ciddi bir düşüş yaşanmakta. Erhürman liderliğinde CTP biraz toparlasa da bir yandan içinde barındırdığı ilişkilerin aynılığı diğer yandan da Parti’nin geçmişi makus talihinin değişmez nefesi olarak ensesinden eksik olmamakta. TDP, TKP, BKP gibi partiler ise toplumda bir motivasyon yaratmadan çok uzakta. Öyle ki CTP de dahil söz konusu yapılar müzakerelerin çökmesi ve akabinde bu siyasal geleneklerin sırtlarını dayadıkları ‘bütünlüklü çözüm’ ‘federal çözüm’ ve ‘BM parametrelerinin’ ciddi bir şekilde meşruluk kaybına uğramasıyla ayrıca da bir darbe almış durumdalar. İşin acı tarafı bu yapılar sağ söylemlere veya Kıbrıslı Türk milliyetçiliği söylemlerine karşı yeni bir argüman geliştirme çabasında olmaması bir yana, hala 40 yıllık çözüm ve barış söylemlerini tekrar etmekten başka argüman da geliştiremiyor. Bunun adına en kısa manada basiretsizlik denir. Fakat doğa boşluk tanımaz.

Kurulduğundan beridir merkez siyasetteki çatlaklar, boşluklar ve zaaflar üzerinden manevralar yaparak gelişen ve ivme kazanan Halkın Partisi, Crans Montana çöküşünden sonra artık daha berrak hale gelen zeminde kendi siyasal bağlamı içerisinde başarılı çıkışlar yaparak ivmeyi yükseltti. Sadece ivmeyi yükseltmedi, ayrıca toplumsal kesimlerin daha da derinleşen huzursuzluğunu ve belirsizlik duygusunu da kendi bünyesine çekebilmeyi başarmakta. Süpürge edebiyatı her ne kadar derinlemesine tartışıldığında bir yere kadar götürülebilecek fakat bir yerden sonra da çıkmaza düşecek bir tercihse de, HP topluma somut ve ilk etapta inandırıcı olan açılımlar yaptı. Yani toplumun ihtiyacı olan şeyi gösterdi. Hem de kendi politik formasyonuna uygun bir şekilde. Toplumun bu yöne olan ilgisi ve dikkati net bir şekilde merkezde yer alan diğer yapıları panikletti. Fakat bu panik yenile yaşanmıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bugüne gittikçe kontrolsüz hale dönüşen bir panik söz konusu. Ve bu panikten ve hınçtan dolayı yaşananları anlamada da anlamlandırmada da merkez siyasetin sol tarafı başarısız oluyor. Siyasette kim alternatifler üretir ve onun üzerinden insanları harekete geçirebilirse o yol alır.

Bugün Kıbrıslı Türk milliyetçiliğinin tavan yaptığı, belirsizlikten ve kendi kendini inkardan başka bir şey üretmeyen bütünlüklü çözüm sürecinin çökmesiyle birlikte insanların bu noktada hassaslaştığı ve de artık somut çıkış yolları keşfetmek istediği bir dönemde bu zemin üzerinden yol gösterici olabilen yapılar yol alabilecek, artık kabul etseniz de etmeseniz de karşılığı gittikçe kaybolan söylemleri ağzında sakız etmiş siyasal yapılar değil.

Merkez siyasetteki dönüşüm ve devingenlik açık bir şekilde hız aldı. Önümüzdeki seçimler bu noktadaki dönüşümün önemli bir göstereni olacak. HP’nin ivme kazanması tüm geleneksel yapıları huzursuz etmeye devam edecek. Fakat acı olan merkez siyasetteki sol öznelerin bunca yıllık basiretsizliklerinin yarattığı huzursuzluktan huzur duymaya devam etmeleri. Yeni sağın, Kıbrıslı Türk milliyetçiliğinin alternatifi ortada, adına ister II. Cumhuriyet diyelim, ister kktcnin restorasyonu, bir şekilde var olan yapı yeniden şekillendirilecek. Peki ya sol ve barış güçlerinin alternatifi var mıdır?

 

Parça parça çözüme sahip çıkmak!

 

Parça parça çözümle ilgili olarak özellikle son zamanlarda yavaştan da olsa bir tartışma ve anlama süreci başlamış durumda. Henüz daha bu mesele doygunluğa gelecek kadar tartışılmış değil. Fakat tartışılmaya, yaygınlaştırılmaya ve sahiplenmeye değer bir zemini bizlere sunmakta. Ne yazık ki merkez sol gelenekler bu yöntemi tartışmaktan ve argümanlar geliştirmekten kaçınmakta. Fakat parça parça çözüm modeli tam da çöken paradigmanın lanetinden kurtulmak için yeni bir paradigmanın köşe taşlarını bizlere sunmakta. Eğer hedef olarak birleşik Kıbrıs’ı ufuk çizgisine yerleştirirsek parça parça çözüm modelinde hem atılan her adım kendi içinde özgün bir değere ve anlama sahip olur, hem de birleşik Kıbrıs hedefi doğrultusunda hakiki bir karşılığa denk gelir. Önemli olan noktanın güç ilişkileri ve bu modeli sahiplenme motivasyonu olduğunun altını çizmek lazım. HP ve Kıbrıslı Türk milliyetçisi odaklar bu modeli işbirlikleri odaklı bir süreç olarak şekillendirip günün sonunda iki ayrı devlete dayanan geleneksel sağ argüman olan konfederal çözüme de evriltebilir. Fakat aynı zamanda sol ve barış güçleri de bu süreçten kendilerini dışlama yerine birer özne olup parça parça çözümden birleşik federal bir Kıbrıs’a da gidebilir. Kısacası barış güçleri içine düştükleri krizi bir fırsat bilip paradigma değişiminde rol alabilirlerse gittikçe meşruluğu zedelenen federalizm meselesine de yeni anlamlar katabilecekler, yeniden tanımlayabileceklerdir. Zaten federalizm meselesi de, Kıbrıs sorununun çözüm modeli meselesi de, aynı zamanda adına garantörler dediğimiz güç odakları da baştan tanımlanmaz ve yeniden anlamlandırılmazsa bir arpa boyu yol alınamayacaktır. Akıncı’nın iki devlet rüyası, egemen nizam dışında kimsenin memnun kalmayacağı, herkes için kabus olabilecek ikinci bir cumhuriyet anlamına da gelebilir. Dolayısıyla işe parça parça çözüme sahip çıkmaktan ve onu şekillendirmekten başlanabilir. Aksi taktirde oturduğumuz yerden istediğimiz kadar ‘iki devlet olmaz’ diyelim, ‘bütünlüklü çözüm isterik’ diyelim, ‘federal Kıbrıs’tan başka alternatif yoktur’ diyelim sadece kendi kendimizi kandırmış oluruz. Yanılsamanın bir ucu kktc’yi yaşatmaksa diğer ucu da öznesi bile olmadığımız bir sürecin tribünlerinde “federal Kıbrıs isterik” diye tezahürat etmektir. Evet bir yanda süpürge bir yanılsama olabilir, ama diğer yanda tribünde oturup 40 yıllık sloganları tekrar ederek tezahürat etmek de bir yanılsamadır. Çünkü ikisinde de ipler bizim elimizde değil. Biz başkalarını elinde ipiz! Kendi kendimizin inkarıyız. Bütün mesele o ipi kopartabilmek işte! Gerisi laf-ı güzaf!

 

 

*Burada biraz daha açıklayıcı olmak gerek. Çözüm ve barış yanlısı merkez-geleneksel yapılar bu çöküşteki kendi paylarını kabullenmeli. Açıktır ki Türkiye’nin resmi politikaları doğrultusunda, garantörlüklerin devamı ısrarından bir sonuç gelmeyecektir. Bu anlamda merkez ‘solun’ TC dışişleri çizgisiyle yürüttüğü çözüm modeli çökmüştür. Annan Planı döneminden beridir de bu ilişki biçimini dönüştürmeye irade gösteremeyen yapılar bugünkü çöküşten sorumludur. Sağa ‘federalizm öldü’ zevkini tattıran yine merkez solun başarısızlığıdır. Federalizmin meşru olup olamaması veya inandırıcı bir seçenek olup olmamasının akıbeti, artık bundan sonra bu kavramı yöntemiyle birlikte yeniden tanımlamaktan, içini doldurmaktan ve garantörlerin-egemen elitlerin aşkın kuvvetinden kurtarıp bir deneyim olarak inandırıcı hale getirebildiğimize bağlıdır.

 

 

Öznel bir not: Bir süredir özellikle merkez siyasetteki dönüşümü yakından takip etmeye çalışıyorum. Yaklaşık 2 yıldır da CTP ve HP üzerine çeşitli yazılar yazdım. Hatta HP daha kurulmadan söz konusu siyasal hareketin eleştirisini yaptım, anlamaya, anlamlandırmaya çalıştım. Bana göre yazı yazmanın bir tarafı anlama çabası diğer tarafı da anlamlandırma ve yol-yön bulma gayreti. Özellikle Gaile’de yayınlanan ve iki makaleden oluşan ‘Yeni bir stratejiye doğru yazıları’ gibi! Fakat memlekette bu işlerin böyle olmadığını son iki yılda çok net idrak etti.

HP ile ilgili bazı yazıların ardından bana “Sen Kudret Özersay’ın adamı mısın?” diye sorularla, CTP ile ilgili bazı yazılarda ise “Sen gizli CTP’li misin?” gibi ithama kadar varan yargılarla karşılaştım. Bu duruma ilk başta çok şaşırdım ve dehşete düştüm. Sonra insanları bu yargılara iten nedenleri düşünmeye başladım. Özellikle siyasette her tavır, her rol bir güç kapmaca ve ben merkezlilik üzerinden şekilleniyor. ‘Ben’in dışında olan, gücün de dışındadır ve onun ya yok edilmesi ya da bir şekilde düşman bellenen ile damgalanması gerekmektedir. Kısacası buna iktidar zehirlenmesi deniliyor! Muhtemelen bu yazıdan da çeşitli yargılar ve ithamlar çıkartacak olanlar vardır. Varsın çıkartsınlar. Şükür ki UBP ile ilgili yazacak pek bir şey yok.

 

7.8.2017

 

 

 

II. Cumhuriyete Doğru Mu? – Hasan Yıkıcı

II. Cumhuriyete Doğru Mu? – Hasan Yıkıcı

Crans Montana süreci bittikten ve müzakereler yeniden çöktükten sonra, toplumdaki saflaşma eğilimi geçmiş 2-3 yıllık döneme göre daha da belirginleşmeye başladı. Tüm toz duman ve karşılıklı suçlamalarla şekillenen hınç kusma döneminin ardından siyasal alanda bütünlüklü çözümcüler- ana akım federal Kıbrıs savunucuları ile bu iş bitti kktc’yi düzeltmeye bakalım diyenler olarak iki net siyasal ve toplumsal kamp çok daha görünür oldu. Bu ikinci kesimi oluşturanlar sadece milliyetçi ve hamasi takımı değil, aynı zamanda son 2-3 yıldır yeni sağ ve Kıbrıslı Türk milliyetçileri ile sosyal demokrat kesimler de dahil olmuş durumda. Her iki kesim de birinden çok faklı olsa da ortak bir kesişim noktasında buluşuyorlar. Bütünlüklü çözüm vizyonu bu ülkedeki statükoyu besliyor, kimseyi bir yere vardıramıyor, günün sonunda aciz bırakıyor, her müzakere sürecinin ardından çözüme bu kez ulaşılacağını varsayıyor. kktc’yi devam ettirelim vizyonu ise kktc’ye normal bir devlet olarak yaklaşıyor ve onunla kurduğu ilişkinin de normal olabileceğini varsayıyor. İki varsayım da günün sonunda geleceksizlik ortak paydasında buluşuyor. Bu anlamda sadece çözümcülerin ifade ettiği gibi ‘kktc ile yolumuza devam ederiz’ tezi de kktc’cilerin ifade ettiği gibi ‘bütünlüklü çözüm ve ezberlenmiş federal Kıbrıs’  tezi de eşit oranda iflas etmiş, çökmüş ve Kıbrıslı Türk toplumunda artık bıktırtan bir kabus haline dönüşmüştür. Söz konusu iki kesimin savunucularının hınç, suçlama ve intikam alma güdüsüyle gerçekleştirdiği davranışlar ise ancak arafta kalmış bir topluluğun kendisini toplu bir şekilde nevrotik dışa vurumlarıdır. Peki bu iki iflas etmiş paradigmayı terk etmek ve yeni bir paradigma ortaya koymak mümkün mü? Şu an öyle bir eğilim gözükmüyor. Fakat konuşmamız gereken ve bunlardan kaçamayacağımız bazı meseleler var. Hoşumuza gitse de gitmese de!

Yeni KKTC’cilik ve Kıbrıslı Türk Milliyetçiliği

Müzakerelerin çökmesinin ardından yıllardır Kudret Özersay ve son bir yılda HP’nin dillendirdiği “evimizin önüne bakalım” siyaseti hızlı bir şekilde yeniden motivasyon ve ivme kazandı. Öyle ki bu söylem Mustafa Akıncı’da “KKTC olarak yolumuza devam ederiz” şeklinde zuhur ederken, bazı sosyal demokrat kesimlerde ‘artık normalleşme zamanıdır” şeklinde ifadeye dönüşmektedir. Bu ifadelerden gerçekten arzu edilen ve hedeflenen nedir, açıkçası muammadır. Bu söylemler ve bu vizyon bildiğimiz anlamda kktc varoldukça yaşama geçemeyecek, karşılık bulamayacak söylemlerdir. KKTC olarak yolumuza devam edemeyiz çünkü kktc denen şey zaten yolsuzluk ve çürüme üzerine kurulu bir yapıdır. Gündelik hayata ve sıkıntılara dair çeşitli girişimler ve formüller bulunabilir, belli ölçüde uygulanabilir ve belli oranda karşılık da görebilir, fakat kktc denen mekanizmada, kurumsallaşmış ve yoz ilişkiler içerisinde, Türkiye ile olan bağımlılık zemininde ancak dar alanda kısa paslaşmalar yapılabilir. Memurlarının Türkiye’den ödendiği, neredeyse (1-2si hariç) tüm belediyelerin TC Yardım Heyeti’ne göbekten bağımlı olduğu bir yapıda, bu ilişkilere dokunmadan ve bu ilişkilerden kurtulamadan ancak birbirimizi kandırıp günü kurtarabilir, Mete Hatay’ın dediği gibi araf siyasetine devam edebiliriz.

Fakat peki ya, tüm bu ifadelerin ardında kimsenin ifade edemediği bir giz barınmaktaysa? Aslında “KKTC ile yolumuza devam ederiz” derken bildik anlamda kktc’den değil de yeni bir cumhuriyetten bahsetmeye çalışıyorlarsa? 1980 Türkiye’deki faşist darbenin bir çocuğu olarak kurulan KKTC’nin artık miadını doldurduğu ve çürümeden başka bir şey üretmediği ortada. Türkiye’nin artık gerek sözde sol gerekse de milliyetçi ve geleneksel sağ siyasetlerle işbirliği yapmak istemediği de ortada. Diğer dönemlerden farklı olarak son 10 yıllık süreçte Kıbrıslı Türk milliyetçiliğinin serpilip geliştiği ve kendisine HP gibi yeni sağ bir oluşumda kurumsal ifade bulduğu bir dönemde egemen siyasette yeni bir paradigma inşa edildiğini görmemek için tamamen kör olmak lazım. Akıncı’nın “KKTC olarak yolumuza devam ederiz” cümlesi bildik anlamda UBP-DP tarzı bir kktccilik değil ama henüz tam olarak bilemediğimiz anlamda fakat sezebildiğimiz oranda HP ve Kudret Özersay tarzı, kuru bir milliyetçiliğin ve hamasetin değil, Kıbrıslı Türk milliyetçiliği ve politik anlamda popülizm ile şekillenecek olan yeni bir KKTC’ye, yeni bir cumhuriyete gönderme olarak okunması lazım. Sol muhalif özneler eğer hınç ve öfke duygularından biraz olsun sıyrılabilir ve görmek için bakarlarsa, bu değişen paradigmayı da fark edebileceklerdir. Bunun nasıl şekilleneceğini kestirebilmek güç. Fakat artık sonuna geldik, her şeyin yeniden dizayn edileceği bir dönemdeyiz.

Kayanın Altında Kalmak

Çözümden yana merkez partilerin ve öznelerin tümü de kayanın altında kalmıştır. Hangi kaya derseniz, Sisifos’un kayası! Bilindiği gibi Sisifos tanrılar tarafından bir kayayı dağın tepesine çıkartmakla cezalandırılmıştı. Fakat Sisifos kayayı dağın tepesine her çıkarışında kaya tekrar aşağıya yuvarlanıyordur. Ve Sisifos’un bu eylemi sonsuzca devam ediyordu. Ölümden beter ne var diye sorarsanız, tanrılar zamanında bunu bulmuş. Bundan da beterine örnek olarak bugün her halde bütünlüklü çözüm kayasının altında kalmalarına rağmen hala ısrarla bütünlüklü çözüm düşü gören kesimleri gösterebiliriz sanırım. Artık eskimiş ve çürümüş, bariz bir şekilde toplumdaki umutsuzluğu ve çıkışsızlığı besleyen bütünlüklü çözüm savunusu barışçıl ve çözümcü bir tez olmaktan çıkarak, artık kangrenleşmiş olan toplumsal ve siyasal ilişkileri yeniden üretmektedir. Bütünlüklü çözüm siyaseti insanlara çıkış değil çıkışsızlık göstermektedir. Fakat siyasetin esas işlevi insanlara zor zamanlarda çıkış yolu açabilmektir, çıkışsızlığa yuvarlamak değil! Bu gün bariz bir şekilde yeni sağ siyaset bu yolu kendi bağlamı içerisinde yarattı ve insanlarda motivasyon sağladı. Sol ise bu yeni bağlam içerisinde henüz konumlanmış değil, farkında bile değil belki de.  Çözüm siyaseti artık bütünlüklü çözüm naraları ardına sığınmak ve umutsuzluk üretmeden kopmalı ve parça parça çözüm yolunda somut, pratik örnekleri eylemleri hayata geçirmelidir. Bir şey olmuyorsa olmuyordur. Yerine yeni araçlar ve yeni mücadele yöntemleri konulamadığı sürece de kayanın ağırlığı altında ezilmeye devam edilecek. Fakat hayat akıp gidiyor! Egemenler yeni paradigmalar ve stratejiler inşa ederken, toplumsal muhalefet kendisine yeni yollar açabilecek mi yoksa izleyici koltuğuyla mı yetinecek göreceğiz.

Yeni Bir Zemine Taşınmak!

Çok net ifade etmek lazım, anlaşılmak kolay olmayabilir, anlatabilmek de öyle. Egemenlerin oluşturmaya çalıştığı yeni paradigma ve bağlam beraberinde yeni mücadele alanları ve zeminleri de oluşturacak. Bu alanlara kör kalmamalı ve oluşacak olan yeni süreçte sol anlamda özne olabilmenin yolları zorlanmalıdır. Bunun için de her şeyden önce ciddi bir üretim stratejisi gerekmektedir. Bu toplum üretemediği sürece istediği kadar evimizin önünü süpürelim, kendi kendimizi kandırmaktan öteye gidemeyeceğiz. Bu anlamda Türkiye ile olan ilişkilere dokunmayan bir üretim ve toplumsal yeniden inşa stratejisi sadece havanda su dövmek olacaktır. Yeni şekillenmekte olan egemenlerin paradigması bu ilişki biçimlerine dokunmak değil, tam tersi kktcnin artık örtemediği ve tahrip ettiği ilişkilerde bir yenilenme ve restorasyon yapacak.

Solun, özellikle de devrimci politikanın yeni bir paradigma ve mücadele zeminine, toplumsal yeniden inşa anlamında ihtiyacı vardır. Fakat bunu egemenlerin zihin dünyasındaki gibi değil, hali hazırda yaşadığımız ve kktc mekanizmaları ile üstü örtülen krizi, krizin süre giderliğini su yüzüne çıkartacak bir bağlamda yapmalı. Bu krizi normalleştirme adı altında muhafaza etmeye yönelik değil, hakiki bir yaşam için krizi derinleştirmeli ve çıplak hale getirmeli. Fakat bunu salt protesto anlamında değil, kurucu bir toplumsal yeniden inşa perspektifi ile yapmalı.

Fakat öte yandan barıştan ve çözümden de vazgeçmeden fakat geleneksel yöntemlere de saplanmadan bu yönde de yeni bir paradigma inşa etmeli, hayata geçirmeliyiz. Artık bütünlüklü çözümde ısrar etmek demek, siyasette yeni sağ ve Kıbrıslı Türk milliyetçiliğinin önünü açmak demektir. Sadece iç siyasete gömülmek de kafayı kuma gömmek demektir. İşte tam da bu iki çıkışsızlık noktasından yeni yollar keşfetmek ve sol-barış siyasetinin direksiyonunu umutsuzluktan umuda, bitkisel hayattan, hayatın tam içerisine kurmak gerekmektedir.

Egemenler ve siyasal elitler Kıbrıs sorununda bütünlüklü çözümün arkasına sığınarak çözümsüzlüğü, çözümsüzlüğün arkasına sığınarak da II. Cumhuriyeti inşa etme yolunda ilerliyorlar. Peki ya sol ve barış güçleri? Gittikçe çürüyen bir zeminde dar alanda kısa paslaşmalarla mı yetinecek, yoksa yeni bir toplumu, yeni bir düzeni kurmak için cesaret mi sergileyecek?

Milyonlarca kez gidiyorum karşılamaya – Hasan Yıkıcı

Milyonlarca kez gidiyorum karşılamaya – Hasan Yıkıcı

John Berger siyasal düş kırıklıklarının siyasal sabırsızlıklardan kaynaklandığını* yazar ve şöyle devam eder, “Siyasal olarak sabırsızsak, hayal kırıklığı uzakta değil. Mücadele her daimdir. Mücadelenin sonu yoktur.”

Eğer siyaset yapmayı ve mücadeleyi sadece sosyal medyadan en keskin ve öfkeli cümleler yazıp paylaşmak, sonra da Kıbrıs sorunu çözülmediğinde bunalıma girip karalar bağlamak olarak algılıyorsak, yukarıdaki alıntının hiçbir manası kalmaz. Kendisini mikro ve makro iktidar ilişkilerinde sürekli galip gelmek, güç kazanmak ve iktidara sahip olmak üzere konumlandıranlar için de mücadelenin daimiliğine dair her hangi bir anlam beklemek nafile. Çünkü ilkinin pasif bir nihilizme ikincisinin ise iktidar zehirlenmesine kadar yolu vardır. Ki ekseriyetle de öyledir. Arada rollerin karışması ise kaçınılmazdır. Fakat burada ortaklaşılan başka bir husus vardır. O da ufuksuzluk!

Yine John Berger’e başvuracak olursak, bu yılın başında kaybettiğimiz yazar Sanatla Direniş isimli kitabında şöyle demekte: “Öncelikle bir ufuk keşfetmek lazım. Bunun için de umudu tekrar bulmalıyız – yeni düzenin önümüze çıkarttığı ya da çıkartır gibi yaptığı bütün engellemelere rağmen.”**

Bu ufkun öncelikle rahatsız edici bir yanı olmalı. Sadece egemen iktidar ilişkilerini ve o ilişkiler içerisinde fink atan arkası boş maskeleri değil, aynı zamanda kendi gündelik yaşantılarımızı, kendi kendimize yarattığımız mikro iktidar ilişkilerini de sarsacak, dönüştürecek bir ufuk. Yeni bir yaşamın ufkunu keşfetmek, yoldan vazgeçmemekle olacak, deneyimlerle karşılaşmalardan kaçmadan, belki sıfır noktasına dönüp dönüp, yeniden başlayarak ama vazgeçmeyerek.

Milyonuncu kez karşılayarak, kişinin kendisini, deneyimini, en yeni başlangıcını, en eskisini unutmadan. Çükü yaşamak biraz da yeniden ve yeniden başlamaktır. Önceden bize verilmiş bir vicdanımız, bir bilincimiz veya varoluşumuz yoktur. Yaratılmamış uğraklar ve anlamlar vardır. James Joyce’un Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nde ifade ettiği gibi, “Ey yaşam, hoş geldin! Milyonuncu kez gidiyorum karşılamaya deneyimin gerçekliğini, ve dövmeye ruhumun örsünde soyumun yaratılmamış vicdanını.”

Bir dönem çürürken, yenisinin de henüz doğmadığı bir zamanda yaşıyoruz. Gramsci yaşadığı dönemde buna benzer bir cümle kurmuştu, Rollo May’in Yarama Cesareti isimli kitabının açılış cümlesi de aşağı yukarı böyle bir cümleydi. Gramsci’ye 1930’ların çöküşü, Rollo May’e ise 1970’lerin çöküşü bu cümleyi kurdurttu. Buna bir eşik veya geçiş dönemi de diyebiliriz. Belirsizliklerin hakim olduğu zamanlarda kötücül bir nihilizme de, anlamların içinin tek tek oyulduğu aciz bir karamsarlığa da varılabilir. Bunun adına ‘yaşama sevincinin yitimi’ diyebiliriz. Yaşama sevincini yitirmiş kişi, mücadele edemez duruma gelir.

Çağdaşımız John Berger ise umuttan ve ufuk keşfetmekten bahsediyor. Solun yeni kavramlara, yeni stratejilere ve yeni örgütlenme ve mücadele yöntemlerine ihtiyacı olduğu kesin. Dayanışma tam da bu ihtiyaçlardan kalkarak hareket eden fakat günün sonunda geleneksel tavır ve alışkanlıklarla büyük ölçüde yara alan bir hareket oldu. Son bir yıllık süreç olumlulukları olduğu kadar pek çok yanlış ve olumsuzlukla da öğretici ve ders çıkarıcı bir deneyimler bütünü oldu. Solun sadece sınıf mücadelesi, kimlik politikaları veya iktidar ilişkileri bağlamında değil, aynı zamanda ontolojik-varoluşsal olarak da yüzleşmesi ve aşması gereken bir yığın sorunu olduğunu gözlemledik. Dayanışma bir yıla aşkın bir süreyi geride bırakırken, aynı zamanda değişip dönüşmeye de devam ediyor. Kendi yolumuzu yeniden bularak. Sarter Sinekler kitabında hayatın umutsuzluğun öbür yanında başladığını yazar.

Berger’in bahsettiği umuda sıkı sıkı sarılırken ama aynı zamanda Terry Eagleton’ın da altını çizdiği umudun iyimserlik göstergesi değil tam da şu anın, yaşadığımız dönemim karamsarlığı ve kötümserliği içerisinden konuşabilmek olduğunun idrakına vararak. Sadece geleceğin ‘iyimser’ tasvirine dayanıp bugünden ve şu andan uzaklaşarak değil, şu anın karamsarlığında söz ve eylem üreterek.

Hem tregatya hem komedya üreten hayatlar yaşıyoruz. Ne kendimizi ne de sahip olduğumuzu sandığımız şeyleri çok büyütmemeliyiz. Toplumsal makinenin birer parçalarıyız. Her iş gününe o makinenin tamamlayıcıları olarak uyanıyoruz. Her tatil gününe ise bakım ünitesinde uyanıyoruz. “Ben Daniel Blake” isimli Ken Loach filminde haksız yere işsiz kalan Daniel Blake isimli işçi, sistemin tüm alçaklıklarına karşı kendi öz saygısını ve benliğini yitirmeden yaşamak için mücadele eder. John Berger, Prag’da 1969 baharında katıldığı bir konuşmada, pek çok kişinin Batı Avrupa’daki deneyimlerden söz ettikten sonra, söz alan Praglı bir öğrencinin konuşmasından ne kadar çok etkilendiğini anlattığı İstanbul’dan Gelen Telefon isimli kitabında, öğrencinin söylediklerini şöyle aktarıyor: “Buraya kadar geldiğiniz için hepinize teşekkür ederiz. Ancak derin bir uykudasınız. Size iyi uykular diliyoruz. Bize gelince, bizim meselemiz önümüzdeki 24 saati azami özsaygı ve haysiyetle ve asgari tavizle yaşamayı becermek. Bizim tek derdimiz özsaygımız, haysiyetimizi yitirmeden yaşamak.” Berger daha sonra yazdığı her şeyin bu sözlerle bağlantılı olduğunu söyleyerek ne kadar etkilendiğini ifade eder.

Özsaygı, haysiyet, asgari taviz…

*

Kimsenin oynamadığı, herkesin seyrettiği ve sadece söylendiği bir oyun. İçi boş imajlar, bedensiz giysiler ve anlamı kaybedilmiş kavramlar. Bellek diye bir şey neredeyse kalmadı. İktidarın dili, iktidarın hafızası, iktidarın kültürü tüm alışkanlıklarımızı belirlemekte. Yeni bir hayat mücadelesi, bir ufuk keşfetmek için önce kendimizden vazgeçmeliyiz.

John Berger’i çok andık, bir kez daha analım: “Gizli bir yetimler ittifakı öneririm. Birbirimize göz kırparız. Hiyerarşiyi reddederiz. Her türlü hiyerarşiyi. Dünyanın pisliğini olduğu gibi kabullenir, buna rağmen nasıl hayatta kaldığımıza dair hikayeleri paylaşırız. Münasebetsiziz biz, kopuğuz. Evrendeki yıldızların yarısından fazlası hiçbir takım yıldıza ait olmayan yetim yıldızlardır. Takımyıldızlarının hepsinden daha fazla ışık verirler.”****

Berger’in önerisine var mısınız?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

*İstanbul’dan Gelen Telefon – Metis

** Sanatla Direniş – Metis

**** Hoşbeş – Metis

 

Direnebilme Potansiyelimiz, Popülist Moment ve Sol – Hasan YIKICI

Direnebilme Potansiyelimiz, Popülist Moment ve Sol – Hasan YIKICI

 

hasanykc@gmail.com

 

Kıbrıs sorununda müzakere masasının çökmesi ile yaklaşık iki yıldır yaratılmaya çalışılan güven ortamı da birdenbire toz duman içerisinde kaldı, dağıldı. Erken seçim tartışmaları, muhalefet açısından boşluğa salvo sallamakla, UBP-DP hükümeti için ise kaleye gol atmakla sonuçlandı. Bunlar yaşanırken ise, hayatın içerisinde toplumsal, ekolojik ve ekonomik sorunlar katlanarak artıyor, bireylerin yaşama uğraşısı gittikçe daralan bir alanın içerisinde sıkışıyor. İnsanların gündelik hayattaki dertleri ve arzuları ile yüksek siyasetin gündemi arasındaki açı gittikçe açılıyor. Geleneksel öznelerin sürdürdüğü merkez politika ile gündelik hayat arasındaki ilişki, bir yandan günü kurtarmaya yönelik kısa vadeli çözüm arayışları ile yüzeyselliği, diğer yandan ise bu yüzeysellik içinde sorunların bağlamından ve kapsamından yabancılaşmasını barındırıyor. Bunun yanında toplumun, siyasetle ve merkez öznelerle kurdukları ilişki de değişip dönüşüyor.

Son yayınlanan anketlerin iki ortak noktası var. Bunların en göze çarpanı, oy vermeyecekler ile kararsızların oranının geçen yıllar göz önüne alındığında artmış olması. Bir diğer önemli husus ise merkez sol partilerin oylarının ciddi bir şekilde düşmüş olması. Kuşkusuz seçim sath-ı mailine girildiğinde bu oranlar değişecektir, fakat genel tabloda ciddi bir dönüşüm olmasını kısa vadede beklememek lazım. Geleneksel siyasal özenlerin, yani siyasi partilerin, gerek siyasal olarak, gerek politik kültür olarak gerekse de yaşamı dönüştürme potansiyellerini kaybetmeleri anlamında merkez sağ partilerle aynılaştıkları bir dönemde, bu eksende inandırıcı bir çıkış veya yükseliş beklemek oldukça saf ve karşılıksız bir niyet olur.

Siyasete insanların gittikçe daha az ilgi göstermesine ve oy vermeme oranlarının artmasına vurgu yapan Chantal Mouffe 2005 yılında kaleme aldığı Siyasal Üzerine isimli kitabında şunları yazıyor: “Oy vermenin önemli bir duygusal boyutu vardır ve oy vermede söz konusu olan bir özdeşim meselesidir. İnsanların siyaseten eyleyebilmeleri için onlara kendileri hakkında, değerlendirebilecekleri bir fikir sunan kolektif bir kimlikle özdeşleşebilmeleri gerekir. Siyasal söylem, insanlara politikalar sunmanın yanı sıra, onlara deneyimlediklerini kavrayabilmelerine yardımcı olan ve gelecek için umut vaat eden kimlikler sunmalıdır.” (s. 33)

Kıbrıs’ın kuzeyindeki merkez sol partilerin dönüşümünü de Mouffe’un ortaya koyduklarıyla değerlendirmekte fayda var. Siyasi partilerin, özellikle 2004’ten bugüne, barındırdıkları kolektif kimlikler aşındı; merkezdeki partiler gittikçe aynılaştı ve bilhassa merkez soldaki partiler umut vaat eden kimlikler sunmaktan çok, mücadele ettikleri yapılara, değerlere ve kimliklere bürünerek karşıtlarına dönüştü. Mouffe yine aynı kitabında bu durumu şöyle açıklıyor: “Siyasal sınırlar bulanıklaştığında, siyasal partilerden soğuma gerçekleşir ve milliyetçi, dini ya da etnik özdeşim biçimleri etrafında başka türlü kolektif kimliklerin oluşumuna tanıklık ederiz.” Mouffe’un bahsettiği “başka türlü kolektif kimliklere” yazının ilerleyen kısmında değineceğiz; fakat CTP’si ile TDP’si ile hatta radikal sol siyaset hattında seyreden BKP ve YKP’si ile geleneksel yapıların -ki bugün bu yapıların hiçbiri topluma “umut vaat eden kimlikler” sunamamaktadır- artık bu durumu dert etmeleri gerekmektedir.

Öte yandan, UBP’nin neredeyse beton gibi kök tabanı korumasını, kktc denen olağandışı yapının; toplumsal kültürün, anlayışın ve davranışların mayasını oluşturduğunun bir göstergesi olarak okumak lazım. Kktc denen yapı, sadece taşeron bir devletten ve onun işlevsiz kurumlarından oluşmuyor; kktc aynı zamanda toplumsal bir organizma olarak da toplumsal ilişkiler içerisinde yeniden ve yeniden üretiliyor. Burada kendi beceriksizliğini toplum üzerine atarak “zaten bu toplum ganimetçi, bencil, çıkarcı bir toplumdur” diye kendi kendinden kaçan merkez solun konformist tepkilerinden bahsetmiyorum. Eğer bu organizmaya yönelik, onun taşıdığı değerlerin karşısına dayanışmayı, paylaşmayı ve toplumsallığı içeren değerlerde bir karşı-hegemonya kuramıyorsanız, yani toplumsal ilişkileri dönüştürmeye yönelik müşterekçi bir zemini yaygınlaştıramıyorsanız, o zaman “egemen” olanın değerleri de varlığını yoğunlaştırarak sürdürmeye devam eder. Bireyciliğin, dayanışmacılık karşısında galebe çaldığı; siyasal ve toplumsal ilişkilerin kaygan bir zeminde şekillendiği bir atmosferde, yapılması gereken şey, şikâyet etmek yerine bu atmosferin değişmesi ve dönüşmesi için gereken yeni araçları ve kurumları bulmak ve seferber etmektir.

Popülist Moment ve Halkın Partisi

Son yayınlanan anketler, aynı zamanda, Halkın Partisi’nin siyasetin merkezinde konumlandığını gösteriyor. Halkın Partisi ile ilgili daha önce bu derginin sayfalarında çeşitli yazılar çıktı. Konuyla ilgili sevgili Rafet Uçkan da değerli tespit ve yorumlarda bulundu.

Tekrara girmeden sadece Halkın Partisi ve Özersay’ın siyasal söylem ve pratiğinin, üzerinde şekillendiği zemini anlayabilmek için, önemli bulduğum Siyasal Üzerine kitabına burada yeniden başvurmakta yarar görüyorum: “Kolektif kimliklerin geleneksel partiler aracılığıyla ifade edilmelerinin mümkün olmadığı zamanlarda, başka biçimlerde ortaya çıkmaları kuvvetle muhtemeldir. Zayıflayan sol/sağ karşıtlığının yerine ‘halk’ ve ‘egemen çevreler’ etrafında şekillenen bir karşıtlık üzerine inşa edilmiş yeni bir biz/onlar ayrımı koyan sağcı popülist söylemde söz konusu olan budur. Siyasetin bireysel motivasyonlara indirgenebileceğini düşünenlerin aksine, yeni popülistler siyasetin her daim ‘onlar’a karşı bir ‘biz’ yaratmaktan ibaret olduğunun ve kolektif kimlikler yaratmayı gerektirdiğinin farkındalar. ‘Halk’ mefhumu dolayımıyla sundukları kolektif özdeşim biçimlerinin güçlü cazibesi bu yüzdendir” (s, 83)

Mouffe bunu yazığında yıl 2005’di. Avrupa ve dünyadaki merkez siyasetteki dönüşümü ve boşluklardan doğan popülist siyasal akımları gözlemleyerek bunları yazmıştı. Bugün Mouffe’un işaret ettiği akımlar, Avrupa’da ve dünyada siyasetin merkezinde yer almakta ve merkezi yeniden şekillendirmektedir. Yani gittikçe siyasette egemen olan haline gelmektedir. Bu durumun nereye evrileceği veya neyi dönüştüreceği ayrı bir tartışma konusu; fakat burada, tamamen benzeşmese ve dünyadaki popülist hareketlerle farklılaşsa da, doğdukları, beslendikleri ve geliştikleri zemin anlamında aynı bağlamda değerlendirilebilecek Halkın Partisi’nin de bu popülist momentin bir sonucu olduğunu ortaya koymak lazım. Parlamenter siyaset açısından, Halkın Partisi’nin, merkez siyasette kurucu ve belirleyici unsur haline gelmesi, popülist momentin Kıbrıs’ın kuzeyindeki yansımasına işaret etmektedir. HP’nin bir yandan piyasa ve sistem ile giriştiği, uzlaşıya ve mutabakata dayalı ilişki biçimi; diğer yandan ise eski-yeni temelinde şekillendirdiği onlar-bizler siyaseti, tam da inandırıcı ve umut vaat eden bir kolektif kimlik yaratma ihtiyacına denk düşmektedir. HP’nin siyaseti, karşıtlıkların bulanıklaştığı ve üzerinin kapatıldığı bir ortamda yol alabilecek bir siyasettir. Örneğin özel sektörde sendikalaşma mücadelesi, tam da emek ile sermaye odaklı bir çatışma ve karşıtlık alanıdır. HP’nin özelde sendikalaşmaya dair net bir tavrı yokken, bu konuda tabir-i caizse kaçak oynamaktadır.

Bundandır ki HP, ne zaman toplum içerisinde belli başlı kutuplaşmalar ve net tavırlar gerektirecek olaylar yaşansa, bocalamakta ve yalpalamakta, neredeyse tavırsız kalmaktadır. Aslında tam da siyaset ve toplum Mouffe’un bahsettiği “agonistik” bir zemine geldiğinde HP’nin de gerçek siyasal karakteri ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda HP için çıkmaz, ekonomik yapıdaki ve toplumsal-kültürel alandaki tahakküm ilişkilerindeki gerilimin artmasıyla normal zamanda üzeri kapatılabilecek fakat bir olay anında açığa çıkabilecek olan çıplaklık durumuyla yüzleşmektir.

 

Gelecek Var mı?

Parlamenter siyaset sol açısından her zaman sorunlu bir alan olmuştur. Özellikle kktc gibi bir yapıda parlamentoda siyaset yapmanın daha da büyük bir sorunsal olduğunu kabul etmek gerek. Sol eğer kktc’de parlamentoyu, “olağan dışı” koşulların ve bozuk bir makinenin yönetebilme aracı olarak görüyor, benimsiyor ve ilişkisini de bu bağlamda kuruyorsa, o halde daha başlamadan yenilmiş demektir. Çünkü varoluşsal kriz halinin olağanlaştırıldığı bir yapıyı yönetme iddiası, ister yeni ister geleneksel olsun, krizin, olağandışılığın ve bozuk makinenin bir dişlisi haline dönüşme anlamına gelir. Ki geçmişte de bu daha farklı sonuçlanmadı.

Fakat parlamento ile solun kurduğu ilişki, bir karşı hegemonya yaratma ilişkisi, yaşanan kriz ve olağandışılık durumunu çıplak hale getirme ve parlamento dışında kurulan mücadelenin organik bir uzantısı olarak algılanıyorsa o zaman anlamlı hale gelir. Bu da parlamento dışında hayata ne kadar nüfuz edildiği, mücadelenin ayaklarının farklı alanlara ne ölçüde yayıldığıyla ilgilidir. Hele de kktc gibi sahte bir yapının çatısı altında, kendini devlet yönetimine talip olmakla ve seçim kazanmakla sınırlayan parlamenter siyaset, sahte bir iktidarın peşinde koşmaktan başka bir şey yapmamış olur. Tam da bu noktada, kktc’de parlamentoda olma, sahte iktidarın bir dişlisi haline gelmekle değil, iktidarı dağıtmak ve toplumsal alanda yeniden inşa etmekle anlam bulur… Dolayısıyla uzlaşmacı ve mutabakatçı bir siyaseti değil, verili sınırları aşabilecek agonistik ve radikal bir sol siyasete ihtiyaç vardır.

Gelecek var mı? Özellikle de sol açısından inandırıcı ve arzu uyandırıcı bir özne yaratılabilecek mi? Bu soruların cevapları hayatın içerisinde şekillenecek ve keşfedilecek. Yarını bugünden kurmanın yolu, bir yandan hâlihazırda sahip olduğumuz toplumsal ve müşterek değerlerimizi koruyarak ve savunarak ama diğer yandan da üreterek ve ürettiğimizi paylaşarak gerçekleşebilir. Kıbrıs’ın kuzeyindeki karşı hegemonya da kültürel, ekonomik ve toplumsal alanlarda geliştirilecek üretim süreçleri ile örülebilir. Fakat burada altını çizmekte fayda var, CTP’nin üretim odaklı çıkışı, ilk etapta anlamlı ve kulağa hoş gelebilir. Herkes üretmeden var olunamayacağının farkındadır. Fakat burada yine hakikatten kaçış söz konusudur. Kıbrıs’ın kuzeyindeki tahakküm, ekonomi ve mülkiyet ilişkileri sorgulanmaksızın ortaya atılan üretim söylemi, belli bir noktadan sonra retoriğe dönüşmeye mahkûmdur. Kktc gibi bir yapının üretim değil, üretmeme üzerine kurulu olması su götürmez bir gerçek iken; bu yapıyı sorgulamayan ve üretimi karşı hegemonya bağlamında kurgulamayan bir siyaset inandırıcılıktan uzak olacaktır.

Solun parlamenter siyasetin ötesine taşması veya tersten söylersek, parlamenter siyasetin, solun yaşam alanlarında yaratacağı motivasyonun peşinden gelmesi gerekmektedir. Kktc’de sol siyasetin nefes alma ve motivasyon alanının merkezleşme değil, yerelleşme olması gerektiğini düşünmekteyim. Gaile’nin 387. sayısında yazdığım “Yeni Bir Stratejiye Doğru–2” makalesinde solun yeni bir zeminde siyaset üretmesi gerektiğine ve bu zeminin de yerelleşme olabileceğine değinerek, yapılması gerekenlere dair kısaca şunları sıralamıştım:

  1. Emek, dayanışma, üretim-tüketim ve dağıtım ağları oluşturmak, bunların koordinasyonunu ve motivasyonunu sağlayabilecek kooperatifler ağı inşa etmek.
  2. Yine ekonomik alanda müşterekçi bir siyaset güderek, devlet mülkiyeti ile özel mülkiyet dışında, ortak değerler zemininde yeni ekonomik alternatifler inşa etmek.
  3. Yönetimsel alanda, özgürlükçü belediyecilik anlayışı çerçevesinde merkezi iktidara alternatif olarak öz yönetim mekanizmaları inşa etmek.
  4. Parlamentoya girmeyi kökten reddeden değil, fakat siyasetinin merkezin parlamenter mücadele olmayan bir sol inşa etmek.
  5. Geleneksel orta sınıf siyasete sıkışan sol yerine; sendikasızlar, güvencesizler ve işsizler gibi yeni-işçi sınıfı (prekarya) içinde örgütlenmek, bu alanlara dair direniş ve mücadele ağları inşa etmek.

Bunun en doğru reçete olduğuna değil, yeni bir zemin ve mücadele hattı oluşturabileceğine inanmaktayım. Solun, sol kadroların kısa vadeli çözümler veya küçük küçük heveslerle değil, uzun vadeli bir inşa sürecine odaklanması gerekmektedir. Bu da artık Kıbrıs sorunundaki ya da kültürel, ekonomik alanlardaki ezberlenmiş söylemlerden, örgütsel ve bireysel hareket etme alışkanlıklarımızın beslediği konformizmden vb. ciddi bir kopuş iradesini ortaya koyarak gerçekleşebilir. Aksi taktirde “gelecek var mı?” sorusu, gittikçe uğuldayan bir sessizliğe karışıp kaybolacak.

 

Siyasal Üzerine, Chantal Mouffe – İletişim Yayınları.

Bu yazı ilk olarak Gaile Dergisinin 26 Mart tarihli 411. sayısında yayınlandı.

Yıkımın adı: Taş ocakları

Yıkımın adı: Taş ocakları

Son yıllarda gittikçe başat bir faktör haline gelen ekolojik kriz, hem yerel hem de evrensel ölçekte etkiler ve sonuçları barındırmakta. Söz konusu olan sadece iklim değişikliği veya doğanın tahribatı değil, bir bütün olarak içinde yaşadığımız ekosistemin üretim ilişkilerinden, tüketim tarzlarından ve yaşam alışkanlıkların dolayı tahakküm altına alınmasının sonucu olarak artık alarm vermesi, imdat frenine basmasıdır.

Doğanın tahakküm altına alınması, ona sömürülecek, talan edilecek ve insanlığın ilerlemesi için kullanılacak sonsuz bir meta olarak yaklaşılması, bugün artık geri dönüşü olmayan hasarları ve felaketleri hazırladı. İnsanın özellikle de rasyonalite ve modernizmle beraber doğa üzerinde, doğanın hakimi olarak tanımlanması, aklın egemenliğinin şekillenecek olan sistemlerin rehberi haline gelmesi, tarihsel süreç içerisinde insan ile doğa ilişkisini sömüren-sömürülen ilişkisine indirgedi. Özellikle küresel ısınmanın etkilerinin, sera gazı artışlarının araştırıldığı çalışmalara bakıldığında, 1800’lerden başlayan fakat özellikle de 1980’lerle beraber bir önceki döneme gerek hız gerekse de nitelik olarak ciddi farklar atan sürekli bir kötüye gidiş olduğunun farkına varılacaktır.

Ülkemizde de farklı farklı alanlarda doğanın talanı sınırsız bir şekilde yaşanmaktadır. Özellikle inşaat alanında yaşanan plansız, ihtiyaçların çok ötesinde ve aşırı yapılaşmanın yarattığı sonuçlar itibariyle durum iç açıcı değildir. Buradan lafı daha fazla dolandırmadan, üzerinde durmak istediğimiz meseleye, yani taş ocaklarına gelelim.

Yıkımın adı: Taş ocakları!

Hemen her gün taş ocaklarının yarattığı yıkımı kuzey dağlarına her baktığımızda şahit oluruz. Öyle ki, içimizde bir huzursuzluk duyarak, biraz da hayıflayarak tekrar yolumuza devam ederiz. Rahatsızlık duyulsa da neredeyse bu durum artık normalleştirilmiş bir hale geldi. Bugüne kadar hükümet deneyimi de yaşamış tüm partiler, taş ocakları konusunda yapabilecekleri pek çok şey varken, neredeyse hiçbir şey yapmamışlar, göz göre göre bu yıkıma geçit verilmiş ve hala da verilmektedir.

Sol siyasetin en belirgin özelliği ve farkı alternatif siyasetler üreterek, yaşamı dönüştürebilme kapasitesini üretimleri doğrultusunda arttırmaktır. Dayanışma olarak da Kıbrıs’ın kuzeyinde artık böyle bir siyasetin var olmadığı tespiti ile yola çıkmış ve çeşitli atölyelerde üretimler yapmaya başlamıştık. Bu üretimlerin ilk sonucu da Ekoloji-Taş ocakları atölyesinin çalışması olan “Taş ocakları ve alternatifler siyaseti” kitapçığı oldu. Dayanışma olarak hazırladığımız çalışmada, gerek ülkemizdeki ekoloji mücadelesine bir katkı, gerek taş ocakları özelinde dillendirilen pek çok söz ile Dayanışma’nın kendi sözünün kesişim noktalarında derinleştirmek gerekse de yıllar içerisinde yenilenecek ve geliştirilecek taş ocaklarının durumuyla ilgili bilgileri içerecek bir çalışma amaçlanmıştı.  Fakat bunların da yanında taş ocaklarının yarattığı ekolojik yıkım karşısında geleneksel tepkisel çıkışlarla değil, alternatif öneriler ve somut talepleri de ekledik.

Ülkemizde bugün itibariyle aktif 36, pasif 20 toplam 56 taş ocağı ve onların yarattığı sınırsız bir yıkım ve talan vardır. Aşağıda Dayanışma olarak bu konuya dair hazırladığımız kitapta geliştirdiğimiz önerileri özetlemeye çalışacağım.

  1. Kooperatifleşme

Kooperatifleşme başlığı altında doğanın kâr elde edilecek bir meta olmadığı zemininden hareketle iki temel öneri geliştirdik. Burada altının çizilmesi gereken nokta geleneksel siyasetin ötesine geçerek ne özelleştirme ne de devletleştirme noktasında duruldu. Taş ocakları konusunda çözümün katı bir devletleştirme politikası ile katı bir serbestleştirme politikası değil, toplumsal ve ekolojik duyarlılıkları temel alan toplumsallaştırma politikası izlenmesi gerektiğinin altı çizildi. Bu minvalde de temel olarak herhangi bir toplumsal ve ekolojik kaygı gütmeyen özel şirketlerin taş ocağı işletmesinin yasaklanmasını ve bu alanda katılımcı bir kooperatif modelinin hayata geçmesi önerildi. Katılımcılıktan kasıt ise, gerek işçiler, gerek mühendisler, gerek meslek hastalığı uzmanları, gerekse de ekolojistler tarafından kolektif ve katılımcı bir şekilde planlanacak, kriterleri belirlenecek bir yapı ön görüldü. Böyle bir yapısal dönüşüme gidilmeksizin de taş ocaklarına dair geliştirilen diğer önerilerin karşılığı olmayacaktır. Çünkü ne devlet ne de şirketler ekolojik ve toplumsal hassasiyetler üzerinden değil, plansızlık, denetimsizlik, maksimum tüketim ve kâr üzerinden hareket etmektedir.

  1. Planlama

Tüm sektörlerde olduğu gibi taş ocakları alanında da planlama en önemli ve hayati temeli teşkil etmektedir. Ne yazık ki ülkemizdeki plansızlıktan en çok nasibini almakta olan alanlardan biri de ekolojidir. Taş ocaklarının çok yönlü bir planlama olmaksızın işletilmesi günün sonunda kısa zamanda maksimum üretim kaygısı ile yaşanan yıkımı perçinlemektedir. Ekonomik, sosyal, nüfus ve ihtiyaçlar alanında kapsamlı bir planlama yapılmaksızın, taş ocakları alanında bir iyileştirme de söz konusu olmayacaktır. Bu anlamda ihtiyaçların planlanması, ihtiyaçların azaltılması ve sektörel bazda planlama ile gerçekten ne kadar taş ocağına ihtiyaç duyulduğu ve ne kadarından vazgeçilebileceği ortaya çıkacaktır.

  1. Denetim

“Taş Ocakları ve Alternatifler Siyaseti” kitabında denetimin sadece devlete bırakılması değil, katılımcı ve hesap sorma yetkisi olan bir denetim mekanizmasının oluşturulması tespiti yapılmakta. Taş ocaklarını denetleyebilecek somut olarak kamu kurumlarının da içinde olacağı, aynı zamanda konuya müdahil ve uzmanlık alanları olan demokratik kitle örgütlerinin, derneklerin, ilgili odalarının ve birliklerin katılımı ile oluşturulacak bir denetim mekanizması gereklidir.

  1. Beşparmak dağlarının özel çevre koruma bölgesi ilan edilmesi

1990 yılının sonuna kadar Gaziveren-Kumköy kıyı şeridinde açılan taş ocakları, yeraltın sularında aşırı tuzlanmaya neden olduklarından dolayı o tarihten sonra Beşparmak dağlarına alındı. Böylece de Beşparmak dağlarının oyulma süreci de başlamış oldu. 2008 yılı itibarı ile dağın 2,736,000 m3’lük alanını talan etmiştir. Yapılan çalışmalarda Beşparmak dağlarının özel çevre koruma bölgesi ilan edilmesi gerektiği vurgulanırken, taş ocakları ile dağların oyulması devam etmekte. taş ocaklarının ekolojik zararları göz önünde bulundurulduğunda, Girne Dağları’nın bir an önce özel çevre koruma bölgesi olarak ilan edilmesi gereklidir. Bununla birlikte bölgede bulunan taş ocaklarının sayısının azaltılması, etkin/aktif olmayanlarının kapatılması ve rehabilitasyonlarının bir an önce hayata geçirilmesi gereklidir.

  1. Maden mühendisi ihtiyacı

Ülkemizde maden mühendisi ihtiyacı acil bir ihtiyaç olmakla birlikte, bu yönde eğitim alanları ve olanakları yaratılmalı, bu amaçla insan yetiştirilmesi için teşvik olunmalıdır. Maden mühendisi ihtiyacı sadece taş ocaklarında istihdam alanı sağlamayacaktır. Aynı zamanda sağlıklı bir denetim ve planlama süreçlerinde de gerek kamu kuruluşlarının niteliğini gerekse de demokratik kitle örgütlerinin potansiyelini geliştirecektir. Bu da planlama ve denetim süreçlerine olumlu yönde katkı sağlayacaktır.

  1. İş yeri hekimliği ihtiyacı

Taş ocakları özellikle akciğer ve solunum yolu temelli pek çok meslek hastalığına neden olmaktadır. Bu anlamda, önleyici hekimlik ve iş yeri hekimliği uygulamaları hayati önem taşımaktadır. Ülkemizde eksikliği hissedilen iş yeri hekimliği noktasında gerek yasal gerekse de pratik açılımlara gidilmeli ve meslek hastalıklarına dair önleyici bir strateji benimsenmelidir.

  1. Sendikalaşma

Taş ocakları iş kolunda sektörel bir sendikalaşma sürecini başlatacak girişimlerin yapılması ve bu yönde gerek yasal, gerekse de pratik somut adımların atılması şarttır. Taş ocakları alanında çalışan tüm emekçilerin sendikalaşmasının önündeki engeller kaldırılmalıdır. Bu amaçla işverenlerin, Çalışma Bakanlığı ve örgütlü sendikaların hazırlayacağı sektörel bir toplu iş sözleşmesinin hayata geçmesi elzemdir.

8 – Rehabilitasyon zorunluluğu

Taş ocaklarının çevreye ve doğaya yarattığı tahribat ve kirlilikten dolayı, rehabilitasyon zorunluluğu getirilmelidir. Ülkemizde çalışır ve atıl durumda olan taş ocaklarıyla ilgili olarak; rezervlerin kullanım süreleri belirlenip bu alanların rehabilitasyonu ile ilgili yasal mevzuat oluşturulması gerekmektedir.

 9-İnşaat atıklarının geri dönüşümü

İnşaat atıklarının geri dönüşümü ve yeniden kullanımı çevre kirliliğini azaltmak, doğal kaynakların daha uzun ömürlü olmasını sağlamak ve taş ocaklarının çevreye verdiği zararı azaltmak açısından büyük önem taşımaktadır.

İnşaat sektöründe tüketilen malzemelerin başında beton, mermer, asfalt, ahşap, çatı atıkları, alüminyum, demir gibi malzemeler gelmektedir. Talep ve tüketim açısından baktığımızda geri dönüşümün özellikle inşaat alanında yaygın bir şekilde uygulanmasının önemli miktarlarda ekonomik katkı ve hammadde kaynağı sağlayacağı görülebilir.

10 – İhraç faaliyetlerinin yasaklanması

Yeşil Hat Tüzüğü’nün uygulanmaya başlaması ile 2004 yılından sonra, özellikle inşaat sektöründe tuğla ve alçıtaşı ihracatında aşırı artış gözlemlenmektedir. Tuğla ve alçıtaşı ihracatı, öz kaynaklarımızın sömürülmesine yol açmaktadır. Tuğla ve alçıtaşı üretimi esnasında, hız kazanan taş ocakçılığı faaliyetleri plansız ve denetimsiz olmaları ile birlikte ihtiyaç fazlası üretim gerçekleştirmekte, bu da doğal tahribatın boyutunu dramatik bir şekilde artırmaktadır. Özellikle Annan Planı sonrası yaşanan patlamada, taş ocaklarının faaliyetlerinde de inanılmaz artışalar olduğunu bunun bir kısmının da güneye ihraç edilen malzemelerden motivasyon aldığını ekleyebiliriz. Küçük bir ada ülkesinde, bu yönde bir ihracatın yasaklanmalıdır.

11- Alternatif modeller arayışı

Son dönemlerde özellikle ekoköylerde yapımına başlana kerpiç evler, hem Ada kültürünün ve geçmişinin önemli bir sembolü olması bakımından hem mevsimsel uyumluluk hem de ekolojik ve dayanıklılık bakımından önemli bir alternatif modeldir.

Son söz

Tüm bu önerilerin dışında, aynı zamanda toplumsal ve bireysel anlamda da tüketim alışkanlıklarıyla yüzleşebilmesi gerektiği aşikârdır. Bu da bir yanıyla sermayenin, daha fazla kâr elde etme güdüsünün ve büyüme hırsının ekoloji ve sosyal yaşam üzerindeki tahakkümüyle bağlantılı iken diğer bir yanıyla da bireysel ve toplumsal alışkanlıklarımızın ekolojik bir bağlamda sorgulanması ve dönüştürülmesi ile de bağlantılı bir mücadeleyi gerektirmektedir.

Burada var olan sömürü sisteminin devamından yana olanların işaret ettiği gibi ‘daha duyarlı insanlar olursak çevre sorunları da azalmaya başlar’ tarzı liberal bir yaklaşımdan bahsetmiyoruz. Sermayenin tahakküm ilişkilerine ve ekolojik yıkıma karşı mücadelenin bir sistem sorunu olduğu ve sistemi dönüştürmeden söz konusu ilişkilerin de dönüşmeyeceği, iyileşmeyeceği ortadadır.  Fakat bunu yaparken de sistemin bünyemize kodladığı etik ve kültürel alışkanlıklarla da baş edebilmenin, dönüştürebilmenin ve ekolojik bir toplumun değerlerini gündelik hayatlarımız ve ilişkilerimiz içerisinde türetebilmeliyiz.

Kaynak: Taş Ocakları ve Alternatifler Siyaseti

Bu yazı ilk olarak 29 Ocak 2017 tarihli Gaile dergisinin 402. sayısında yayınlandı.