Seçim, Statükoyla Uzlaşı ve Restorasyon – Hasan Yıkıcı

Seçim, Statükoyla Uzlaşı ve Restorasyon – Hasan Yıkıcı

Siyasi partilerin hazırlıkları, müesses nizamın kırmızıçizgilerine ve sınır hatlarına dokunmaksızın tüm heybetli kofluğu ile devam ediyor. Şimdiye dek adayların CV’lerinin, aday profillerinin ve dedikodularının haricinde konuşulan herhangi bir politik veya siyasi argüman, ilke yok. Sadece içi boş, apolitik ve ifade edildiğinde dahi aslında ne denilmek istendiğinin anlaşılmadığı banal sloganlar var. Fazla uzatmadan bu minvalde gelişen belli başlı noktaları notlar halinde ortaya serelim.

  • CTP her zaman sol kesimler için tartışmalı bir mesele oldu. Öyle ki solun çeşitli kesimleri için CTP eleştirisi, zaman zaman önerdikleri kurucu politik argümanların önüne dahi geçti. Diğer yandan ise geleneksel CTP tabanında yerleşen pek çok alışkanlık ve ezber de CTP’nin ‘sol bir parti’ olduğu algısını (daha doğrusu yanılsamasını) diri tutmaktadır. Fakat bu durum CTP’nin, gerek hükümette gerekse de muhalefet etme bağlamında on yıllardır sürdürmekte olduğu merkezin solundan, merkeze dair olan evrimini görünmez kılmaktadır. Öyle ki CTP’nin Fikri Toros’u aday yapması birden bire pek çok kesimde ve CTP tabanının bir kesiminde de şaşkınlık ve öfkeyle karşılanabiliyor. Bu tepki bence hala CTP’nin sol bir parti olduğu içgüdüsüyle ve yanılsamasıyla gelişmekte. Bir dostumun söylediği gibi, Fikri Toros’un CTP’den aday olmasını tartışırken kendimize sormamız gereken soru Fikri Toros’lu CTP ile Fikri Toros’un olmadığı CTP arasında bir farkın olup olmayacağıdır. Her iki durumda da hem ekonomi-politik anlamında sınıfsal hem de tahakküm ilişkileri anlamında dönüştürücü bir siyasetten yoksun bir tablo ortaya çıkar. Bununla birlikte CTP’deki değişim ve fiziki gençleşmeyle beraber partinin merkez ile kaynaşma durumu da pekişmektedir. Artık adını koymakta tereddüt etmemeli, CTP liberal demokrat bir partidir ve sol politika adına CTP’den pek bir şey beklenmemelidir.
    Bu kuşkusuz parti içindeki sol liberal kesimler ile daha şahin liberalizm savunucusu kesimler arasında çekişmelerin olmayacağı anlamına gelmez. Ama bu çekişmelerin de sol politik değerlerden ziyade küçük iktidar ve statü kavgaları kapsamında şekillendiğini ve ileride de bu bağlamda devam edeceğini akıldan çıkartmamak lazım. Ne demiştik, yeni CTP’nin kendisini bulacağı yer, liberal demokrasinin içi boş, derinliksiz ve müesses nizama karşı masumları oynayan bir merkez olacaktır.
  • Seçim süreciyle birlikte aynı zamanda ortaya apaçık bir uzlaşı da çıkmakta. Nedir bu uzlaşı? Müesses nizam ile ilgili her hangi bir kelam veya itiraz ortaya koymama uzlaşısı. Müesses nizam kim? Türkiye’nin ve onun nezdinde uluslararası emperyal güçlerin buradaki temsilciliğine soyunan askeri-sivil ve buna bir yenisini ekleyecek olursak dini bürokrasisi! Bu kesimin Kıbrıslı Türklere sunduğu özgürlük alanı içinde, bu alanın sınırlarına dokunmadan, sadece soyut ve içi boş sloganlar üreterek ‘iktidarı’ hedefleyen partiler, verili iktidar ve tahakküm ilişkilerini yeniden üretmekten ve aynı zamanda bunları görünmez kılmaktan başka bir şey yapmamaktadırlar. Hayır! Bir şey daha yapmaktadırlar. Artık toplumun geniş kesimlerinin güvenini yitirdiği, meşruluğunu kaybettiği ve yozlaşmış maddi ilişkiler bağlamında hayatını sürdürebilen kktc sistemini yenilemeye, kısacası restore etmeye de kalkışmaktadırlar. Bu anlamda, kuruluşundan beridir yeni sağ bir parti olan HP’nin kktc’nin restorasyonuna yönelik amacı, artık CTP’si ile TDP’si ile tüm partileri de içine almış durumdadır. Kıbrıs sorunundaki son gelişmelerle birlikte merkez siyasetin doğrultusunun ‘evimizin önünü süpürelim’ noktasına kaymasının politik anlamı, artık işlemeyen kktc denen yapının restorasyonudur. İşte tam bu noktada açık bir uzlaşı olduğu ve bu uzlaşının da Türkiye’nin adanın kuzey yarısındaki tahakküm ilişkilerine dokunmaksızın hatta bunu daha da derinleştirerek ilerleyeceği gerçeği, şimdiden çok bariz bir şekilde karşımızdadır. Ne demiştik, ‘birlikte başaracağız’, ‘bu sistemi değiştireceğiz’ gibi derinliği ve politik altyapısı olmayan seçim sloganları, aynı zamanda yeni kktc’nin de habercisi sloganlardır!
  • Seçim sonuçları ciddi kırılmaları ortaya çıkartacak. Fakat bu kırılmaların bir üstteki paragrafta çizmeye çalıştığım bağlam içerisinde okunması gerektiğini düşünmekteyim. Merkezde ciddi bir dönüşüm olacağı aşikâr. Fakat açık olan şey, solun olmadığı bir seçime girildiği ve seçimin sonucunda da sol anlamda herhangi olumlu bir sonucun çıkamayacağıdır. Bize sunulan, merkezde uzlaşan, sağın alternatifi olarak yine sağ ve liberal partilerdir! Bu alternatifsizlik başka bir yazının konusu olsun fakat ortada bariz bir kaç nokta var. Bunlar arasında kısaca radikal-devrimci solun siyasal özne olarak alternatif yaratamamasını, 2011’den sonra gelişen tepkisel muhalif dalganın sönmesini ve genel bir geri çekilme durumunun söz konusu olduğunu ifade edebiliriz. Bu anlamda seçimlere dair merkez partileri ve iktidarı, gücü elinde bulunduranları eleştirirken ve onlardan bahsederken, aynı zamanda kendi güçsüzlüğümüzden ve potansiyelsizliğimizden de bahsetmekteyiz. Farkında olsak da olmasak da… Dolayısıyla önümüzdeki restorasyon zamanlarında sol değerlere sadık bir şekilde kurucu ve dönüştürücü bir siyasal hat örme ihtiyacı, kendisini bir boşluk olarak ciddi bir şekilde hissettirmektedir. Ne demiştik, her yenilginin ve başarısızlığın ardından tekrar başlayabilmeliyiz!
  • “Sandığı gitmek mi; yoksa boykot mu?” meselesine gelince. Açıkçası hayatın her alanına mücadele, hegemonya ve toplumsal-bireysel dönüşüm alanı olarak yaklaşılması gerektiğini düşünmekteyim. Seçimlere de hayatın akışının dışında ve hayata aşkın bir şey olarak yaklaşılmamalı. Bu hem seçimlere pozitif anlam yükleyenler için hem de negatif anlam yükleyenler için geçerli… İnsanları oy vermeye çağıran bir aday “Sandıktan kopmak hayattan kopmaktır” diyerek, hayatın esası olarak sandığı merkeze koymaktadır. Öte yandan sandığa gitmeyecek biri de sandığa gidildiği takdirde sistemin meşrulaştırılacağını ifade ederek yine sandığı hayatın merkezine koymaktadır. Fakat ne sandığa gidilmediğinde hayattan kopulur ne de sandığa gidildiğinde sistem meşrulaştırılır. Buradaki esas sorun sandığa yüklenen negatif ve pozitif anlamların aşkınlığı ve sandığın hayatın merkezi mertebesine yerleştirerek, ona mesihvari bir anlam yüklenmesidir. Hâlbuki esas olan hayattır ve o hayatın neresinde konumlandığımız, iktidarın yapılarına karşı alternatif kurucu yapılar inşa edip edemediğimiz, tahakküm ilişkilerini ne ölçüde sarsabildiğimizdir. Boykot böyle bir potansiyeli taşıyor mu? Ona bu potansiyeli verecek olan bunu savunan odaklar, öznelerdir. Çünkü her politik önerme aynı zamanda kurucu bir potansiyeli de bünyesinde taşımalıdır. Fakat ortada ne bir boykot örgütlenmesi var, ne de bunu yapabilecek güçler ve kolektif odaklar… Kaldı ki YKP’nin yıllardır savunduğu boykot politikasının da sol anlamında dönüştürücü ve kalıcı bir etkisinin olmadığı aşikâr. Boykot elbette mutlak anlamda reddedilecek bir yöntem değil, toplumsal mücadelelerin ve hareketlerin seyrine göre uygulanabilecek ve doğru zamanda uygulandığında da ciddi sonuçlar doğurabilecek bir mücadele taktiğidir. Örgütlü bir kampanya haline gelirse işe yarar. Aksi “taktirde” sadece vicdani bir duruş olmanın ötesine geçmez. Ki buna da saygı duymaktayım. Peki ya sandığa gidip oy vermek? Neye ivme katacak? Sadece restorasyon hareketine!

Fakat benim durduğum nokta her ikisi de kederli duygular üretecek olan oy vermek mi, boykot mu meselesinden çok güçsüzlüğümüz ve potansiyelsizliğimizle ilgili olarak neler yapabileceğimiz, sol anlamda aleyhimize olan bu durumu nasıl lehimize çevirebileceğimiz, bu döngüden çıkış için kaçış çizgileri yaratabilip yaratamayacağımızdır.

Seçimlerden sonra yeni şeyleri tartışıyor olacağız. Bu seçim körlüğü ve yanılsamalar zinciri içerişinde tekin tartışmalar yapılabileceğine inanmıyorum. Daha fazla hınç, daha fazla çekişme-rekabet ve daha fazla iktidar arzusu ile yanıp tutuşan insanlar göreceğiz. Deleuze bir keresinde iktidarın insanlara yapabilme/eyleyebilme potansiyellerinin çok ötesinde hedefler ve istekler göstererek kendi kendisini var edebileceğini yazmıştı. Yani iktidar bizleri kendi potansiyellerimizden ayırarak da işlemektedir. İktidar potansiyellerimizden öte, potansiyelsizliklerimiz üzerinden çalışır. Burada da sanırım sol anlamda yeniden bir kuruluşun temeli bu döngüyü parçalamak olmalıdır. Spinoza’nın sorduğu temel bir soruya başvurmak gerekirse, “Ne yapmalıyım?” değil, “Ne yapabilirim?” sorusunu kovalamak lazım!

Bu yazı ilk olarak 19.11.2017 tarihli Gaile dergisinde yayınlandı.

Ayrıca: 

Restorasyon ve II. Cumhuriyet, 16.11.2017

Seçim ve bir arzu olarak iktidar, 22.10.2017

II. Cumhuriyete Doğru mu?, 13.7.2017

 

 

 

Advertisements

Restorasyon ve II. Cumhuriyet – Hasan Yıkıcı

Restorasyon ve II. Cumhuriyet – Hasan Yıkıcı

Restorasyon genellikle mimari literatürde kullanılan bir kavramdır. Kısaca yıkılmaya yüz tutmuş bir yapıyı onarmak anlamına gelmektedir. Kelime Latince restaurāre “(yıkılmış bir şeyi) yeniden ayağa kaldırmak” kökünden gelir. Fiil olarak evrimi ise Fransızca restaurer “onarmak, yenilemek” kavramıdır. Fakat restorasyonun olmazsa olmazları arasında sadece yeniden ayağa kaldırmak veya onarmak-yenilmek yoktur. Restorasyon aynı zamanda bir yapının aslına ve eski şekline zarar vermeksizin girişilen bir yeniden inşa ve yeniden ayağa kaldırma girişimidir. Dolayısıyla restorasyon yıkılmaya yüz tutmuş bir yapıyı aslına sadık kalınarak tekrardan ayağa kaldırmak, onarmak veya ıslah etmek olarak okumalıyız.

Önümüzdeki seçimlerin diğer seçimlerden ayırt edici noktalarından birinin de bu seçimin artık yıkılmaya yüz tutmuş, yozlaşmış ve çürümüş bir yapı olarak kktcnin tekrardan ayağa kaldırılması, onarılması ve ıslah edilmesine yönelik bir seçim olmasıdır. Özellikle Crans Montana çöküşünden sonra tüm merkez siyasetin üzerinde uzlaştığı nokta kktc olarak yolumuza devam edeceğiz noktasıdır. Fakat yine UBP-DP gibi partilerin dışında merkezdeki diğer partilerin de (CTP-TDP-HP) üzerinde uzlaştığı bir nokta daha var. O da kktcnin bu haliyle devam edemeyeceği. Bence seçimlerin esas ekseni de burada şekillenmekte. Tüm kesimlerde kktc üzerinde bir uzlaşı. Ayrım sadece eski usullerle mi gidileceği yoksa yıkılmış bir şeyi yeniden ayağa kaldırarak, onu yenileyerek mi? Bundan bir yıl önce söylemsel olarak HP’de cisimleşen restorasyon eğilimi bugün içerisine TDP-CTP gibi geleneksel merkez liberal-demokrat partileri de almış bulunmaktadır. Seçim gündeminin patlak vermesiyle birlikte restorasyon hareketi bağlamında saflaşmalar, eğilimler ve konum almalar daha netleşmekte ve bu hareket ivme kazanmaktadır. Üzerinde adı konulmamış bir uzlaşı ve görünmez bir ittifak var: kktcyi yeniden ayağa kaldıracağız, ‘birlikte çalışarak’, ‘hep birlikte’, ‘değiştirerek’!

Fakat yukarıda ne demiştik. Restorasyon sadece ayağa kaldırmak, yenilemek veya onarmak değil, aynı zamanda aslına-özüne veya bir yapıyı yapı haline getiren tarihsel değerlere sadık kalınarak yapılan bir ayağa kaldırma, ıslah etme girişimidir. İşte tam da bu noktada gelişmeleri değişim-dönüşüm potansiyeli olarak değil restorasyon hareketi olarak tanımlamak en anlamlısıdır. Çünkü ne HP, ne TDP ne de CTP –söylemlerinin apolitik olması bir yana- hiçbir suretle bu yapının özüne ve tarihsel hakikatlerine dair eleştirel bir tavır takınmamakta hatta onlara sadık kalacağı doğrultusunda adımlar da atmaktadır. Bu hakikatler nedir? Türkiye’nin askeri-sivil ve artık dini bürokrasisinin ada üzerindeki tahakküm düzeni ve çıkar ilişkileri.* Tam da bu noktada bu adı geçen partiler özenli bir sanatçı edasıyla yıkılmaya yüz tutmuş bu yapıyı, özüne sadık kalarak ince dokunuşlarla ıslah etmeye ve yeniden ayağa kaldırmaya söz vermektedir. Fakat gözden kaçan bir şey var. Sorun yapının yüzeyinde değil, tam da yapıyı içten içe çürüten tarihsel gerçeklerinde. Her ne kadar birbirlerinden farklılaşmaya çalışsalar da HP-TDP-CTP merkezde buluşan, restorasyon hareketinin üç farklı ayağını sembolize etmektedirler.

Önümüzdeki seçimler yeni kktc’nin ayni II. Cumhuriyetin fiili olarak şekillenmeye başlayacağı bir eşik olabilir. Her halükarda müesses nizamın kazanacağı ve dengeleri yerinden etmeden fakat yeniden şekillendirerek gelişecek süreçler bizi beklemektedir. Bu dengelere müdahale edebilecek, yerinden edecek veya dönüştürecek potansiyeller ne yazık ki etkin bir siyasal güç olarak kendilerini var edebilmiş değiller. Seçimlerde ise temsilleri yok ne yazık ki yok! Solun, emek güçlerinin ve bahsi geçen dengelere müdahaleyi hedeflemiş güçlerin olmadığı bir seçime gidiliyor. Sol anlamda seçimlerden bir şey beklememeli. Merkez partilerin restorasyon hareketi ile atak yaptığı, toplumsal muhalefet potansiyelinin geri çekilme eğilimi gösterdiği böylesi bir dönemde ne yapılabilir? Şimdilik sadece bu soruyu burada bırakalım. Belki de kendimize yönelik bu soruları çoğaltarak işe başlayabiliriz.

EK okuma:

II. Cumhuriyet’e doğru mu? – 13-Temmuz-2017

 

 

 

Kronstadt 1921 – Hasan Yıkıcı

Kronstadt 1921 – Hasan Yıkıcı

Kronstadt 1921 – Bütün iktidar Sovyetlere, partilere değil*

20.yy’a yön veren ve büyük ölçüde bu yüzyılda meydana gelen olayların kaderini belirleyen 1917 Ekim devrimi, tam 100 yıl sonra bizler için, özellikle de gözünü yeni toplumsal hareketlerin içinde açan genç kuşaklar için ne anlam ifade edebilir? Ekim Devrimi’nin 100. yılını ona methiyeler düzerek ve Bolşevikleri mitleştirerek ‘kutlamanın’ bugün için bir anlamı var mı? Kaldı ki 20.yy resmi Sovyet ve resmi komünizm tarihi de stalinizm ile harmanlanmış totaliter Bolşevik mitleri üzerinden yazıldı ve okundu. Bunun siyasal-kültürel yansımaları bugün pek çok muhalif akım içerisinde mevcut. Bugün bile sadece stalinizmin lanetinden kurtulmak için ne yazık ki olağan üstü efor sarf etmemiz gerekebiliyor. Kaldı ki açıkça ifade etmek gerekirse stalinizm örtüsünü kaldırsak bile 1917’den sonra gelişen ve açığa çıkan Bolşevik anlayış da iktidar zehirlenmesinin dışında bir miras bırakmadığının farkına varabiliriz. Dolayısıyla tarihe dair kutsayıcı bir bakış açısı beraberinde mitleri, dogmaları ve efsaneleri yeniden ve yeni biçimleriyle şekillendirecektir. Fakat öte yandan tarihteki olaylara müzelik bir gezinti gibi, nostaljik bir içerikte yaklaşmak da insanın ruhunu okşayacak veya onu dehşete düşürecek duygulanımlar uyandırmanın ötesine geçmeyecektir.

 

Peki 1917 Ekim devrimi gibi kendi akışını değiştiremeyen fakat tarihin akışını değiştiren büyük bir olay 100 yıl sonra bizler için ne anlam ifade edebilir? Bunun için tarihi biraz kaşımak lazım.

*

“Bütün iktidar Sovyetlere!” 1917 Ekim devriminin sadece temel sloganlarından biri değil aynı zamanda politik ve stratejik olarak Ekim devriminin yönü, yeni bir toplumsal düzenin parolası idi. Sovyetler, yani işçilerin ve emekçi halkın oluşturacağı öz yönetim konseyleri! 1917 Ekim’inde Petrograd işçileri ve Kronstadt bahriyelileri Çarlık Rusyası’nın son duvarlarını da al aşağı ederken, aynı zamanda söz, yetki, karar ve iktidar mekanizmalarını kendi oluşturacakları öz yönetim organları yani Sovyetler ile gerçekleştirecekleri düşünü kurmakta, coşkusunu yaşamaktaydı. Bolşevikler 1917’den önce izledikleri taktik ve stratejileriyle hem halkın güvenini kazandılar hem de devrimin kaderine yön vererek muzaffer olmasını sağladılar. Fakat 1917’nin coşkusu ve yeni bir toplum yaratma düşü, çok kısa süre içerisinde yerini işçiler ve köylüler içerisinde hayal kırıklığına ve karamsarlığa, Bolşevik iktidar içerisinde ise devrimin ruhundan ve taleplerinden yabancılaşmaya, kendi içinde yozlaşmaya ve gittikçe otoriterleşmeye bırakacaktı. 1920’lere gelindiğinde Bolşeviklerin Ekim devriminin temel potansiyelinden yabancılaştığını ve onun yerine gittikçe bürokratikleşen ve merkezileşen bir iktidar mekanizmasının inşa edildiği görürüz. Devrim’in ardından patlak veren iç savaştan çıkıldığında Bolşevikler sadece iç savaşı değil, devrimi yaratanları ve onun yaratıcı potansiyelini de bastıracaklardı. 1921 Kronstadt ayaklanması bunun sadece en bariz örneği değil, aynı zamanda ileride yaşanacakların da trajik bir örneğidir.

İşçiler grevde!

1921 yılına gelindiğinde Sovyetler iç savaştan çıkmış fakat iç savaş boyunca uygulanan merkezi ve katı politikalar hala devam etmekteydi. ‘Savaş Komünizmi’ olarak tanımlanan ve 1918 yılında uygulamaya konulan bu politikaların temel dayanak noktalarını iç savaştaki Kızıl Ordu’ya yiyecek sağlamak amacıyla köylülerin fazla ürünlerine zorla el koymak, çalışma hayatının ve emeğin askeri disipline göre yeniden organizasyonu, grevlerin yasaklanması ve iktidar mekanizmalarının gittikçe merkezleşmesi-otoriterleşmesi olarak sıralayabiliriz. Tüm bu politikalar günün sonunda bir yandan Ekim Devrimi’nin temel sloganlarından uzaklaşmaya diğer yandan da gerek köylülük içinde gerekse de demir disiplin ile yönetilen işçi sınıfı içerisinde huzursuzluklara ve Bolşevik iktidarı sorgulanmasına yol açtı.

Köylülüğün ürünlerine zorla el koymalar pek çok noktada iç savaştan bağımsız olarak Bolşeviklere karşı küçük direnişlere neden oldu. Özellikle Troçki’nin savunduğu “emeğin militarizasyonu” ise fabrikalarda işçi deneyimi ve yönetiminin Bolşevik iktidar tarafından atanan tek adam demir disiplinine bıraktı. Tarihçi Paul Avrich Kronstadt 1921 isimli kitabında bu durumu şöyle örnekliyordu: “Üstelik işçilere bu acı ilacı yutturmaya kalkışan, güvenlerini kazanmış ve kendileri adına iktidar eden bir hükümetti. 1920-1921 kışında, ekonomik ve sosyal karışıklığın kritik bir noktaya ulaştığı bir zamanda, işten atılma ve tayınını kaybetme tehditlerinin bile artık huzursuzluk mırıltılarını bastıramaması şaşırtıcı değildir. İş yerindeki toplantılarda konuşmacıların sanayinin militarizasyon ve bürokratizasyonunu şiddetle suçlamaları, Bolşevik memur ve görevlilerinin konfor ve ayrıcalıklarından eleştirerek söz etmeleri, dinleyicilerin öfkeli bağırışmalarıyla onaylanıyordu.”*

Tüm bu koşullar sadece köylerdeki irili ufaklı direnişleri değil aynı zamanda özellikle Moskova ve Petrograd’ta yaşanan huzursuzluğun işçi sınıfı içerisinde eyleme dökülmesine de neden oldu. İlk ciddi olay Moskova’da işçilerin kendiliğinden fabrika toplantıları yaparak Savaş Komünizmine son verilmesi, emeğin militarizsyonu yerine “özgür emek” sisteminin konması taleplerini yükseltmeye başladılar. Bu toplantılar Beyaz Ruslar’ın veya karşı devrimci odakların değil, bizzat devrimi yaratan kitleler içerisinde gerçekleşmesi Bolşevikleri oldukça rahatsız etmekteydi. Toplantıları yatıştırmak için Bolşevik iktidar fabrikalara ekipler gönderiyor fakat işçileri ikna edemiyorlardı. Kısa süre içerisinde toplantılar grevlere dönüştü. Bolşevikler bu kez karşılarına iş sınıfını almıştı. Moskova’daki grevler sokak çatışmalarına dönüştüğünde grev dalgası Ekim devriminin diğer bir kalesi olan Petrograd’a sıçramıştı.

23 Şubat günü şehrin en büyük metal üreten fabrikası olan Trubochny fabrikasında toplanan işçiler, yiyecek tayınlarının arttırılması, ayrıcalıklı tayın sistemine son verilmesi ve kışlık giyeceklerin dağıtılmasını talep eden bir bildirge yayınlar. Ertesi gün ise 24 Şubat’ta işçiler iş bırakarak büyük bir kitle mitingi yapmak için yürüyüşe geçtiler. Yürüyüş sırasında kendilerine katılan işçilerle birlikte 2000 kişiyi aşkın bir kalabalık ortaya çıkar. Bolşevik Partisi’nin Petrograd Başkanı Zinovyev, subay okulu öğrencilerinden oluşan askeri birliği işçilerin üzerine sevk eder ve olaylar bastırılır.

Bolşevikler olayları ‘karşı devrimci tezgah’ olarak yaftaladı. Grevlerin patlak verdiği fabrikaları ya kapattılar ya da lokavt ilan ettiler. Şehirde baskı ve disiplini arttırdılar. Fakat olayların yatışmasına değil daha da yayılmasına neden oldular. Grev dalgası küçük fabrikalardan 6000 kişilik dev Putilov fabrikasına kadar ulaştı. Kısa süre sonra şehir tam bir askeri üsse dönüştürüldü. Sokaklarda çatışmalar patlak verdi, Rusya genelinde sayıları 5000’i bulan Menşevikler tutuklandı, özellikle grevlerin patlak verdiği Petrograd’da pek çok anarşist ve muhalif devrimci içeri alındı. Olaylar ve grevler Mart başında durulmaya başlar ve fabrikalar yavaş yavaş işlemeye başlar. Fakat Bolşevik iktidarı için olayların seyri artık yeni bir boyut kazanır.

Yeniden “Bütün İktidar Sovyetlere”

Petrograd grevleri kendiliğinden başladığı gibi zaman içerisinde kendiliğinden (Bolşevik iktidarın baskısıyla) sona erdi, söndü. Grevlerin herhangi stratejisi veya ayaklanmacı bir amacı yoktu. Grevcilerin iktidarı ele geçirme gibi bir niyetleri olmadığı gibi, Bolşeviklerin iddia ettikleri gibi karşı devrimci bir güdülenme ile hareket de etmemişlerdi. Fakat Petrograd’ta ateşlenen fitil, kentin yaklaşık 20 mil batısındaki bahriyelilerin-denizcilerin kenti Kronstadt’da alevler halinde yükselecekti.

1917 Ekim devriminde belirleyici bir rol oynayan ve devrimin başarılı olmasındaki rolü yadsınamaz olan Kronstadt bu kez 1921’in Mart ayında Bolşevik iktidara karşı ayaklandı. İç savaş süresince Bolşeviklere destek vermekten geri durmayan Kronstadt bahriyelileri, 1918 yılının başından itibaren Bolşevik yönetimin keyfi ve bürokratik uygulamalarını eleştirmeye başladı. Artık devrimin ihanete uğradığına inanan denizcilerin bu inancı, Brest-Litovsk anlaşmasıyla daha da güçlendi. Anlaşmayı Alman emperyalizmine teslim olmak ve dünya devriminden vazgeçmek olarak yorumlayan denizcilerin saflarında sol komünistler, anarşistler ve Ekim devrimine sadık çeşitli gruplar da vardı. Bu gruplar ve denizciler ilk olarak 1918’de bir ayaklanma çağrısı yaptılar. Fakat bu çağrı pek çok devrimcinin tutuklanmasından başka bir sonuç verdi. Bunun ardından ise Petrograt donanma üssünde bir kitle mitingi yapılarak denizciler Brest- Litovsk barışını tanımamayı ve Bolşevik iktidar tekeline karşı mücadele etme kararı aldı. Denizciler ayrıca anarşist ve muhalif sosyalistlerin baskı altına alınmasını kınayarak çeşitli sol partilerin Sovyetlerde daha geniş ölçüde temsil edilebilmesi için özgür seçimlerin yapılması çağrısında bulundular.

Kendiliğinden gelişen bu hareket ve huzursuzluklar, Bolşevik iktidarın girişimleri ve askeri birliklerin bahriyelileri hizaya sokması ile yatıştırıldı. Fakat 1918’de yaşananlar 1921 yılının haberciliğini yapıyordu. 1920 yılına gelindiğinde Kronstadt’daki Bolşevik üyeleri bile donanmada yükselen muhalefetten etkilenmiş ve partiden istifa etmeye başlamışlardı. 1921 yılının başında 5000 Baltık Bahriyelisi Komünist Parti’yi terk etti. Ağustos 1920 ile Mart 1921 arasında Kronstadt parti örgütü 4000 üyesinin yarısını kaybetti.

Açlık, Bolşevik iktidarın gittikçe bürokratikleşmesi ve otoriterleşmesi, devrime sadık muhaliflerin özgürlüklerinin gittikçe kısıtlanması ve iktidarın Kronstadt’da donanmayı yeniden yapılandırmaya kalkışması 1921 Mart’ındaki ayaklanmanın alt yapısını oluşturan temel etkenlerdi. 26 Şubat’ta Kronstadt’daki Petropavlovsk ve Sevastopol gemilerinin mürettebatı acil bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantı Kronstadt isyanının temel ilkelerinin kabul edilmesiyle sona erer. O dönemki tüm Rusya halkının huzursuzluğunu dile getiren bu ilkeler aynı zamanda Ekim devriminin ruhuna da sadık olunduğunun bir göstergesi idi. Kronstadt isyanının 15 ilkesi şöyledir:

  1. Şimdiki Sovyetlerin işçi ve köylülerin ifadesini yansıtmadığı ve ifade etmediği göz önüne alarak, Sovyetlerin gizli oyla yeniden seçimimi örgütlemek kaçınılmazdır. Köylü ve işçi yığınlarının dürüstçe bilgilendirilmesi için özgür bir seçim kampanyası sürdürülmelidir.
  2. İşçiler ve köylüler, anarşistler ve sol sosyalistler için basın ve ifade özgürlüğü.
  3. Köylü örgütleri ve işçi sendikaları için toplantı özgürlüğü.
  4. 10 Mart 1921’den önce Petersburg ve Kronstadt bahriyelileri, kızıl askerleri ve işçileri genel toplantısı çağrısı.
  5. Çeşitli halk hareketleri sonucunda tutuklanmış bütün bahriyeli, kızıl asker, köylüler ve işçilerle, sosyalist siyasi tutukluların serbest bırakılması.
  6. Tutukluların ve toplama kamplarına tıkılmış insanların durumun incelemekle görevli bir komisyonun oluşturulması.
  7. Bundan böyle hiçbir parti ideolojik propaganda yapma imtiyazına sahip olmamalıdır. Hiçbir parti bu propaganda için hükümetten sübvansiyon alamamalıdır. Biz her şehirde devlet tarafından finanse edilen eğitim ve kültür komisyonlarının seçimini öneriyoruz.
  8. Bütün askeri önlemlerin derhal kaldırılması.
  9. Çok ağır işlerde çalışanlar dışında, bütün çalışanlara eşit miktarda günlük yiyecek dağıtılması.
  10. Bütün maden ocaklarında ve fabrikalarda komünist muhafızların ve bütün askeri birimlerdeki sürgünlerin sona ermesi. Başka yere atamaların askerler tarafından belirlenmesi, aynı şekilde muhafızların askerlerce seçimi.
  11. Köylülerin kendi öz topraklarında hareket ve başka ücretli çalıştırmaksızın işlerini yaptığı sürece hayvan yetiştirme hakkı.
  12. Bütün askeri birimleri ve askeri okullardaki bütün yoldaşları bizimle dayanışmaya çağırıyoruz.
  13. Bu kararların basında yayınlanmasını istiyoruz.
  14. Bu yayını kontrol etmek için gezginci bir grup oluşturuyoruz.
  15. Evde çalışmanın serbest bırakılmasını istiyoruz.

Tarihe Petropavlovsk kararları olarak geçen bu ilkeler oy birliği ile kabul edilir. Bundan sonra olaylar hızla gelişir. 1 Mart’ta Kronstandt’daki Çapa Meydanı’nda büyük bir gösteri yapılır. Mitinge Bolşevikleri temsilen Kuzmin ve Kalinin katılır. Her ikisi de durumu kurtarmak ve yatıştırmak için oradaydı. Kalinin’in konuşmasına kalabalık izin vermez. Kuzmin ise konuşmak için çıktığı kürsüden öfkeli kalabalığa şu sözlerle seslenir: “İşçiler, davaya ihanet edenleri daima kurşuna dizerler ve gelecekte de böyle yapmaya devam edeceklerdir.” Bunun üzerine konuşması kesilen Kuzmin, son olarak Petropavlovsk kararlarını karşı devrimci olarak ilan ederek, bu hareketin ezileceğini haykırır. Kuzmin de Kalinin de mitingin olduğu alandan uzaklaştırılır.

Ertesi gün 2 Mart’ta yine gergin bir havada Kronstandt Sovyeti’nin yeni seçimini düzenlemek için bir toplantı yapılır. Toplantıda Bolşeviklerin Krosntandt’daki başkaldırıyı ezmek için silahlı birlikleri harekete geçirdiği söylentileri ile daha da huzursuzlaşır. Bunun üzerine yeni bir seçim yapılmaz fakat ‘Geçici İhtilalci Komite’ olarak isimlendirilen, ayaklanmanın koordinasyon merkezi oluşturulur. Artık Kronstandt için geri dönüş diye bir şey söz konusu değildi. Kısa süre içerisinde tüm şehir isyancılar tarafından ele geçirilir. 3 Mart’ta yayınlanan İzvestiia Vremennogo Revoliutsionnogo Komiteta Marrosov, Krasnoarmeitsvi Rabohikk gor Kronshtadta (Kornstandt Şehri İşçi, Asker ve Bahriyelilerinin Geçici İhtilalci Komitesi’nden Haberler) isimli gazete şu sütunlarla çıkar: “Yoldaşlar ve vatandaşlar, Geçici Komite tek bir damla kanın dökülmemesinde kararlıdır. Geçici İhtilalci Komite’nin görevi, dostça ve elbirliğiyle şehirlerde ve müstahkem mevkilerde organizasyonu ve yeni Sovyet seçimlerinin adil bir şekilde yapılma koşullarını sağlamaktır. VE BÖYLECE YOLDAŞLAR, BÜTÜN EMEKÇİ HALKIN REFAHINI GÜVENCE ALTINA ALAN YENİ VE SALAM BİR SOSYALİST YAPI, DÜZEN, SÜKÜNET VE SEBATKARLIKLA SAĞLANMIŞ OLACAKTIR.” Aynı gün şehirdeki üç Bolşevik yetkilisi tutuklanır. Kronstadt isyancıları ile Bolşevik hükümet artık karşı karşıyadır.

İsyancı İzvestiia gazetesi daha sonraki bir sayısında “Bütün iktidar Sovyetlere, partilere değil” diye başlık atacak, Petropavlovsk radyosu ise 6 Mart’ta “Bizim davamız emekçi temsilcilerinin özgürce seçildiği Sovyet iktidarıdır, parti iktidarı değil” diye açıklama yapacaktı. Kronstandt ayaklanması açık bir şekilde tek parti diktatörlüğü ile halkın emekçi iktidarı arasındaki çatışmanın doruk noktasıydı. Ekim Devrimi’nin ruhunu ifade eden “Bütün iktidar Sovyetlere” sloganı, 1921 yılında Kronstandt’da “Bütün iktidar Sovyetlere, partilere değil” sloganıyla yeniden nefes buldu. Fakat trajik bir sonla beraber.

Bolşeviklerin ‘zaferi’

Bolşeviklerin zaman kaybetme lüksü yoktu. Kronstandt şehrinin etrafı buzlalarla kaplıydı ve Mart ayında olunmasından dolayı kısa süre içinde buzlar erimeye yüz tutacaktı. 5 Mart günü Troçki bir ültimatom yayınlayarak isyancıların derhal ve koşulsuz teslim olmasını emretti. 7 Mart günü Bolşevik iktidar ilk saldırısını düzenledi. Şehir önce top ateşine, ardından 8 Mart sabahı ise Kızıl birliklerin ilerlemesiyle karşı karşıya kaldı. Bu ilk çatışmada Kızıl Ordu beş yüz ölü ve iki bine yakın yaralı verdi. Murray Bookchin’in** anlatımına göre, yer yer buzların kırılmasıyla pek çok Kızıl Ordu askeri denize düşerek buzlar altında can verdi.

İkinci saldırı 10 Mart günü gerçekleşti. Ve o saldırı da Krosntandt isyancıları tarafından geri püskürtüldü.

Buzların erimeye başladığını fark eden Bolşevik komutan Tukhaçevski, korkunç bir ordu oluşturarak 16 Mart günü son saldırının komutunu verir. Uçaklar, ağır silahlar, en becerikli subaylar, askeri öğrenciler ve Çekacılar’dan oluşan toplan 50.000 kişilik ordu, 15.000 nüfuzlu Kronstandt’a son saldırısını düzenler. 18 Mart günü, -tarihin cilvesi, Paris Komünü’nün 50. Yıl dönümüne denk gelen bir tarihte- Bolşevikler Kronstandt isyanını bastırır. Kızıl Ordu hiçbir isyancıyı tutsak almadı, ele geçirilenler hemen idam edildi.

Ve devrimden eser kalmaz

Kronstandt ayaklanması Komünist Parti’nin 10. Kongresi’ne denk gelir. Ayaklanmanın bastırılmasının ardından, Kronstandt isyancılarının demokratikleşme ve öz yönetim odaklı taleplerinin kabul edilmesi bir yana, Bolşevikler daha da otoriter bir yol izleyerek parti içindeki tüm muhalefeti yasakladılar. Ülke içinde ise sol-sosyalist ve anarşist muhalefete yönelik inanılmaz bir baskı ve tutuklama operasyonu başlattılar. Tarih 1921 Mayıs’ını gösterdiğinde ülkede her türlü yasal muhalefet yasaklanmıştı. Böylece Kronstandt ayaklanmasına son kez tarih sahnesine çıkan Ekim devriminin potansiyeli Sovyet Rusya için bir daha geri gelmemek üzere bizzat devrimi yapanlar tarafından buzlu sularda boğuldu. Bu tarihsel kıyımda daha sonra bizzat iktidar mekanizmalarından dışlanacak ve Sovyet bürokrasisine-tek ülkede sosyalizm pratiğine karşı amansız bir mücadeleye girecek olan Troçki’nin de rolü oldukça güçlü bir şekilde vardır. Bolşevikler önce devrimin tabanını ortadan kaldırdı, ardından ise bizzat kendi kedilerini yok ettiler. 1924’de parti içinde başlayan iktidar kavgası, 1938 Moskova duruşmaları Kronstandt ayaklanmasının bastırılmasıyla ayrı düşünülemez. Bolşevikler günün sonunda kendi kendini yiyen bir canavara dönüşürken, Ekim devriminin bütün özgürleştirici potansiyelini de ortadan kaldırırlar. Ne gariptir Troçki yıllar sonra Stalinizmi yenmenin ve Sovyetlerin gerçek anlamda komünist bir rejime dönüşmesini işçi sınıfının yeni bir ayaklanmasıyla gerçekleşebileceğini yazar. Fakat Kronstandt’da tam da bu potansiyeli ortadan kaldıran kişilerden biri de Troçki’nin ta kendisiydi. Kronstandt’lıları karşı-devrimci olarak suçlayan Troçki yıllar sonra kendisi iktidarı eline geçirenler tarafından karşı-devrimci diye suçlanacaktı. Günün sonunda devrim kendisini yaratanları teker teker yedi.

1917-2017

Ekim devrimi 100 yıl sonra bugün bizler için ne anlam ifade edebilir? Belki de bunun için ayrı bir makale yazılabilir. Fakat fazla uzatmadan Kronstandt ayaklanmasını yakından takip eden, Bolşeviklere ilk başlarda güvenen fakat sonra hayal kırıklığına uğrayan Emma Goldman’in ‘Değerlerin yeniden değerlendirilmesi’ başlıklı makalesinden bir alıntı ile bu yazıyı bitirelim:

“Rus Devrimi’nin Devrim’e katılan insani ve toplumsal değerleri bütünüyle görmezden gelirken, sadece kurumları ve koşulları değiştirmeye kalkışmış olması, onun aynı anda hem büyük başarısızlığı hem de büyük trajedisidir. Daha da kötüsü, Komünist Devlet o çılgın iktidar tutkusu içinde, Devrimin yıkmaya geldiği bütün fikirleri ve kavramları, güçlendirmeye ve derinleştirmeye bile çalıştı. En kötü anti-sosyal niteliklerin hepsini destekledi ve teşvik etti ve çoktan uyanmış olan yeni devrimci değerler kavramını sistematik bir şekilde yok etti. Komünist Devlet, adalet ve eşitlik duygusunu, özgürlük ve insanca kardeşlik aşkını –toplumun gerçek dirilişinin temellerini- kökünden kurtarana kadar baskı altına aldı. (…) Temel değerlerin bu korkunç çarpıtılması kendi içinde yıkım tohumlarını doğurdu. Devrimin sadece politik iktidarı güvence altına alma aracı olduğu anlayışıyla birlikte, nedeniyle bütün devrimci değerlerin Sosyalist Devletin ihtiyaçlarına tabii kılınması kaçınılmazdı; aslında bütün devrimci değerler yeni kazanılmış devlet iktidarının güvenliğinin arttırılması için kullanıldı.

(…)

Etik değerlerin bu çarpıtılması çok geçmeden Komünist Parti’nin her şeye egemen sloganında billurlaştı: Amaç bütün araçları haklı çıkartır…. Bu slogan yalan, hile, iki yüzlülük, ihanet ve açık-gizli cinayet takip etti.

(…)

Devrimi ilerletmek için kullanılan araçlar, ruhu ve gidişatıyla ulaşılacak hedeflerle aynı olmadığı sürece hiçbir devrim bir özgürleşme momenti olarak başarıya ulaşamaz. Devrim var olanın inkarıdır, içerdiği bin bir esaretle insanın insana karşı acımasızlığına karşı şiddetli bir protestodur. Karmaşık bir adaletsizlik, baskı ve günah sisteminin cehalet ve gaddarlıkla üzerine kurduğu hakim değerlerin yok edicisidir. İnsanın insanla, insanın toplumlu temel ilişkilerinin dönüşümüne eşlik eden yeni değerlerin habercisidir.”***

*Kronstandt 1921, Paul Avrich, Versus Yayınları

** Devrimci Halk Hareketleri Cilt 2, Murray Bookchin – Dipnot

*** Anarşizm, Robert Graham – Versus Yayınları

Kaynakça:

Kronstandt ayaklanmasıyla ilgili geniş çaplı bir çalışma için Paul Avrich’in Kronstandt 1921 isimli çalışması konuyla ilgili temel eserlerdendir. Ayrıca İda Mett’in Kronstandt isimli kitabı da mutlaka okunması gereken kitaplar arasındadır. Bunun dışında Troçki-Lenin mektupları ve makalelerinden oluşan ayrıca Vigtor Serge’nin de yazılarının bulunduğu Kronstantd isimli kitap da Bolşevikler’in gözünden ayaklanmanın nasıl algılandığının güzel bir örneğini sunmaktadır. Murray Bookchin’in üç ciltlik Devrimci Halk Hareketleri kitabının ikinci cildinde ayaklanmaya yer verilmiştir. Editörlüğünü Robert Graham’ın yaptığı Anarşizm kitabında da konuya değinilmiştir. Devrimci Komite’nin yayın organı İzvesita’nın sayılarını şu linkte bulabilirsiniz: https://www.marxists.org/history/ussr/events/kronstadt/izvestia/index.htm

*Bu yazı ilk olarak 5 Kasım 2017 tarihinde Gaile dergisinde yayınlandı.

Ekim Devrimi’nin 100. Yılında 10 Kitap

Ekim Devrimi’nin 100. Yılında 10 Kitap
  1. Sovyet Yüzyılı, Moshe Lewin – İletişim

 

Moshe Lewin Sovyet Yüzyılı’nda, yakın zamana kadar girilemeyen arşivlerdeki belgeler üzerinde ayrıntılı bir araştırma yaparak, tüm karmaşıklığıyla bu tarihin izini sürüyor. Lewin, demografi, ekonomi, kültür ve politik baskı gibi hayati unsurları öne çıkararak, bugüne kadar bütünüyle anlaşılması mümkün olmamış bir sistemin işleyişini bizlere sunuyor. Sovyet Yüzyılı, basit ve çizgisel bir hikâyeden yola çıkarak bu hikâyenin sürekliliklerini, kopuş noktalarını Ekim 1917’deki başlangıcından, 1980’lerdeki çöküş sürecine kadar, Stalinist diktatörlük ve Kruşçev’in imkânsız reformlarıyla geçen yılları da resmederek ayrıntılarıyla ele alıyor.

 

  1. Rus Devriminin Tarihi, 3 Cilt, Lev Troçki – Yazın Yayıncılık

 

Ekim Devriminin önderlerinden Troçki’nin sürgün yıllarında kaleme aldığı üç ciltlik eser gerek çap, gerek güç ve gerekse ihtilal konusunda yazarın fikirlerini bütünlüklü bir şekilde okuyucuya sunuyor. ‘Şubat Devrimi, Çarlığın Devrilmesi’, ‘Ekim Devrimi, Sovyetlerin Zaferi’ ve ‘Başarısız Karşı Devrim’ başlıklarıyla üç ciltten oluşan kitap, bugünün 100 yıl sonra devrim sürecini anlamak isteyenler için “içerden” bir kaynak.

 

  1. 1905’den 1917’ye Rus Devrimleri – Murray Bookchin, Dipnot Kitabevi

 

Murray Bookchin’in tarihten dersler çıkartma amacıyla kaleme aldığı Devrimci Halk Hareketleri Tarihi kitabının üçüncü cildini oluşturan 1905’den 1917’ye Rus Devrimleri kitabı, eleştirel bir perspektiften devrimlerin gelişimini, sonuçlarını ve iktidar ilişkilerini ele alıyor. Özellikle 1917’den itibaren Bolşevik iktidara dair ciddi eleştirilerin yer aldığı kitap, es geçilmemesi gereken bir kaynak.

 

  1. Bolşevik Tarihi, 3 Cilt, E.H.Carr – Metis

 

İngiliz tarihçi E.H. Carr’ın Bolşevik Devrimi tarih yazımında gerçekleştirilmiş en büyük yapıtlardan biri olma özelliğini sürdürüyor. Konusunda bir klasik haline gelen bu başyapıt, Sovyet tarihi üstüne yapılan başka birçok araştırmaya da esin ve başvuru kaynağı olmuştur. Bolşevik Devrimi’nin bu ilk cildi, Bolşevizm’in doğuşunu ve gelişmesini, 1905 ve 1917 devrimlerini ve Sovyet iktidarını içeriyor.

 

  1. Devrime Doğru, Bolşevikler İktidara Geliyor, Bolşevikler İktidarda, Alexander Rabinowitch – Yordam Kitap

 

Alexander Rabinowitch, uzun yıllarını 1917 Sovyet Devrimi’ni incelemeye adamış ABD’li bir tarih profesörüdür. Yazar, tarihin en büyük dönüm noktalarından birini oluşturan 1917 Sovyet Devrimi üzerine yürüttüğü yoğun çalışmanın sonuçlarını üç kitapta toplamıştır. Bu üç kitaplık dizi, çoğu yorumcu tarafından 1917 Rus/Sovyet Devrimi üzerine yapılmış en kapsamlı ve en başarılı çalışma olarak değerlendiriliyor. 1917 Ekimi öncesi ve sonrasında geçen iki yıldan daha kısa ancak son derece yoğun ve hareketli geçen bir zaman kesitini mercek altına alan yazar, kitaplarını bir belge yığınına dönüştürmeden zengin verileri başarılı ve akıcı bir kurgu içinde sunmayı başarıyor.

 

  1. Kendi Belgeleriyle Rus Devriminde Anarşistler, Paul Avrich – Metis

 

1917’den önce Rus Devrimci hareketi oldukça zengin ve çeşitli akımlardan oluşuyordu. Ekim devriminin sadece Bolşevik liderlikten ve iktidardan ibaretmiş gibi sunan resmi Sovyet tarih yazımına rağmen, özellikle anarşistler devrimci hareketin içerisinde önemli bir yer tutmaktaydı.

Bu kitap da Rus devriminden mağlup çıkan bir siyasal hareketin, Anarşistlerin kendi belgelerinin bir derlemesi.

Anarşist düşüncenin, Rusya’daki devrim süreci içindeki gelişimini, eylemlerini ve Bolşevikler’den ayrımlarını tanıtan bu belgelerin okura, Sovyet devrimini daha iyi tanımak için yeni bir bakış açısının ipuçlarını sunmaktadır.

 

  1. Bir Devrimin Kaderi, Victor Serge – Pencere Yayınları

 

Ekim Devrimi’nin ve ardından Bolşevik İktidarın geçirdiği yozlaşma sürecini bire bir gözlem ve deneyimlerle kaleme alan Victor Serge’nin Bir Devrimin Kaderi kitabı, devrimin dönüşümüyle ilgili samimi bir kaynak.

“Siyasi düzende Sovyetler, sendikalar, kooperatifler, komünist parti birlikte kayboldular. Bunlardan geriye oldukça pahalı ve can sıkıcı tabelalardan, kırtasiyeci memurlar ordusundan, laflardan başka bir nesne kalmadı. Sovyetlerin seçimlerinde, müzik başta, eller oy birliğiyle havaya kalkmış olarak, topluca oy verilecek; ya da oylama iş saati içinde, fabrikada bütün kapılar kapalı halde yapılacaktı. Bunları kimin seçtiğini hiç kimse bilmiyor, bununla hiç kimse ilgilenmiyor. Sendika aidatları alıyor, bunları aktif elemanlar arasında paylaştırıyorlar, yani yazlıkta oturanlar ve tiyatrolar için ayrıcalıklı biletler edinme düzenine uygun düşünce sahipleri fabrikada kalabalık bir bürokrasi oluşturuyorlar.”

 

  1. Dünya’yı Sarsan On Gün, John Reed – Yordam

 

Dünyayı Sarsan On Gün, 1917 Sovyet Devrimi’ni olanca canlılığıyla yansıtan bir anlatıdır. Devrimi günbegün izleyen Amerikalı gazeteci John Reed bir tarihçi titizliğiyle, belgelere dayanarak kurar yapıtını. Bu kitabı eşsiz kılan, başkaldırının açığa çıkardığı yaratıcı enerjiyle kaleme alınmış olmasıdır. Öyle ki baş döndürücü bir ivmeyle gelişen onca olay; gazete haberleri, polemikler, telgraflar, çağrılar ve bildiriler bir solukta okunmaktadır.

 

  1. Nisan Tezleri, Lenin – Agora

 

Lenin’in 1917 başında Rusya’ya döndükten sonra yayınladığı ve Devrim için öngördüğü tezlerden oluşan kitabı. Tezler ilk yayınlandığında yakın çevresi de dahil olmak üzere Lenin’e pek çok kişi ‘deli’ gözüyle bakmıştı. Fakat kısa süre sonra Nisan tezleri devrimin gelişimine ve başarısına ışık tutacaktı. Devrimci teori ile devrimci pratik birbirini Nisan tezleri ile sonrasında yaşanan süreçte sınayacak ve bir devrim başarıya doğru evrilecekti.

 

 

  1. Rus Devrimi, Bolşevik Zaferin Kökleri, Aşamaları ve Anlamı, Marcel Liebman – Ayrıntı Yayınları

 

Yazar, devrimin hemen bütün yönleri ve tarihsel ortamıyla ilgili çok büyük miktarda temel bilgileri, az bir yerde özetlemeyi başarmış; olayların derli toplu, canlı ve meraklı bir hikâyesini ortaya koymuştur. Hâdiseleri layık olduğu ciddilikle anlatmakta, fakat bunu tatlı ve hareketli bir tarzda yapmaktadır. Gerçekten de, konuya ilişkin bilgilerin günümüzdeki durumunu, rahat ve anlaşılır bir tarzda özetleyebilmiştir. Liebman olayları örnek bir içtenlik ve objektiflikle anlatıp çözümlemektedir.

<<<BONUS>>>

 

  1. Kronstadt 1921, Paul Avrich – Versus

 

Bu kitap sadece tarihsel olayların seyrine ışık tutman anlamında değil aynı zamanda Bolşevik iktidarın daha ilk yıllarında, Lenin’in de hayatta iken geçirdiği yozlaşma ve otoriterleşme sürecinin anlaşılması için de ‘neslen ve objektif’ diyebileceğimiz eserlerden en önemlisidir. 1921 yılında Bolşevik iktidara karşı Ekim devrimine sadık Kronstadt denizcilerinin ayaklanmasını, uluslara arası karşı devrimin fırsatçılığını ve Bolşeviklerin ayaklanmayı bastırışını anlatan kitap tarihsel bir mukayese için mutlaka okunması gereken kitaplar arasındadır

 

  1. İhanete Uğrayan Devrim, Troçki – Alef Yayınları

 

1936 Ekim’inde yayınlana ve sadece Troçki’nin değil aynı zamanda 20.yy Marksist yazınını da en önemli eserleri arasında bulunan İhanete Uğrayan Devrim, Sovyetler birliğindeki yozlaşmayı, bürokratikleşmeyi ve devrimin bir tek adam diktatörlüğüne dönüşmesini açıklamaktadır. İhanete Uğrayan Devrim, Sovyetler Birliğini anlayabilmek için en temel kitaplardan biridir.

 

Hazırlayan: Hasan Yıkıcı

Bu yazı ilk olarak 5 Kasım 2017 tarihinde Gaile dergisinde yayınlandı.

 

 

Seçim ve Bir Arzu Olarak İktidar – Hasan Yıkıcı

Seçim ve Bir Arzu Olarak İktidar – Hasan Yıkıcı

Pavlov’un köpeği misali seçim zilinin çalmasıyla birlikte kurtuluşu seçimlerde ve ‘iktidar’ olmakta görenler kuyruklarını sallamaya başladılar. Seçim kokusunun yayılmasıyla birlikte sosyal medyada seçim tarihi ‘afalanmaları’ üzerinden erkeklik patlaması bile yaşandı.

İktidarın ve iktidar mücadelesinin verildiği zeminlerden biri olan seçim meselesinin zehirleyici bir etkisi olduğu bilinen bir gerçek. Fakat sadece seçim olma ihtimalinin, ihtimali tarihi üzerinden bile böyle bir ‘erkeklik patlaması’, vakanın ne derece korkunç boyutlarda olduğunu gözler önüne sermekte.

İktidarı dışsal bir olgu olarak değil, içsel bir oluş olarak değerlendirecek olursak – ki böyle değerlendirmede fayda var – bunun adına kısaca iktidar zehirlenmesi diyebiliriz. Bizzat bire bir veya toplumsal ilişkilerimizde şekillenen sadece mağduru olduğumuz değil aynı zamanda da bizzat salgılayıcısı olduğumuz bir tür zehirlenme. Öyle ki bunun için illa siyasal iktidara sembolik olarak sahip olmak gerekmiyor, (ki kktc gerçekliğinde bu semboliklikten de öteye geçebilmiş değil) zaten onun kültürü, ideolojisi ve davranış kalıpları gündelik hayatın içerisine ve kişinin kimlik kodlarına sirayet etmiş durumda. Hayattaki tek derdi küçük küçük iktidar yapılanmaları içerisinde kendisine yer edinme olan ve seçimi de yapısal olana dokunmadan bu düzenden kurtuluşun adresi olarak tasarlayanlar, sürekli olarak aynı trajediyi yaşamaya mahkûmdur. Fakat bu trajedi tekrar ettikçe, trajedinin özneleri, üzüntü duyulacak kişiler değil, komik ve acınası bir hal almaktalar. Burada olan da bir iktidar arzusu değil, bir arzu olarak iktidar mefhumunu hayatın içerisinde sürekli kılınmasıdır. En küçük ve dar ilişkilerden, en büyük ve geniş ilişkilere kadar gelişen bir arzu! İktidar zehirlenmesiyle hesaplaşmaya niyeti olmayan kesimlerin sistemi değiştireceğiz çıkışları da, anlık seçim ‘afalanmaları’ içerisinde gülünç kalmakta. Öyle ki bu kesimlerin siyaseti de ülkedeki bariz veya gizli yapısal iktidar ve tahakküm ilişkilerine dokunmadan, yaratılan ‘serbest alan’ içerisinde küçük küçük iktidar oyunları ile avunmaktan öteye geçmiyor.

***

Şimdi çok teferruata girmeden bir kaç noktanın altını çizmekte fayda var:

  • Merkez muhalefet açısından –özellikle CTP ve HP- önümüzdeki seçim sürecinin temel dayanaklarından biri uzunca bir süredir şekillendirdikleri ahlaki bağlamda şekillenecek. Nedir bu ahlaki bağlam? Aslında çok net, kötüler gidecek iyiler gelecek ve sorunlar bitecek! HP de, onun popülist söylemi ve siyasetinden rol çalan CTP de kötüleri, hırsızları, kötü yöneticileri ve gelecek hırsızlarını iktidardan kovduktan sonra, iyilerin, halkçıların, iyi yöneticilerin ve üreterek yok olmayacakların iktidarı ile sistemi değiştireceklerini ve iyi bir yönetim ile halkın iktidarını tesis edeceklerini söylemektedirler. Bunca yıldır bizi yöneten kötülerden iyilerin hesap sorması!* Klasik biz ve onlar ayrımı ile karşıtlık üzerinden söylem üretme. Böylece hiçbir toplumsal çelişkiye, tahakküm ilişkisine ve memleketteki gerçek iktidar ilişkilerine dokunmadan, siyaset tamamen ahlaki bir zemine kaydırılmaktadır. Aslında yapılan çok net: siyaseti, ahlakın bulanık sularında boğmak ve toplumu da o suya dalmaya çağırmak. Bu taktik aslında 21.yy popülizminin klasik taktiği olup HP’den sonra anlaşılan CTP’de de benimsenmiştir. CTP liderliği merkezde barınabilmenin yolunun popülizmin taktiklerinden faydalanmaktan geçtiğini kavramış bulunmakta anlaşılan. Fakat her iki kesimin de sunduğu ahlaki reçete yüzeysel olmakla beraber, aynı zamanda dönüştürücü bir potansiyel de barındırmamaktadır. Kendilerini iyi-temiz ve kurtarıcı olarak gösterenler ile aslında kötü-yozlaşmış ve gelecek hırsızı olarak ilan ettikleriyle aynı kültürel ve ideolojik bağlam içerisinde hareket etmekteler. Bu ahlaki perspektifin sunacağı şey en iyi ihtimalle sistemin alt üst edilmesi değil, restorasyonu olur. Dolayısıyla bu seçim aynı zamanda popülizmler seçimi olacak.

 

  • İkinci noktaya gelecek olursak, tabii bu ahlaki varoluşu sembolize edecek, onun söylemsel icracılığını yapacak ‘liderlere’ ihtiyaç var. Bu liderler de ‘hoca’ vasfıyla ortaya çıktı. CTP’nin Tufan hocası, HP’nin Kudret hocası ve son zamanlarda eskiye nazaran sık sık karşımıza çıkan TDP’nin Asım hocası! Yukarıda saydığımız ahlaki çerçevenin kendisine uygun bedenlerde somutlaşması herhalde kaçınılmazdı. Dolayısıyla ‘hoca’ figürü, ahlaki bağlamın bedenselleşeceği, iyi, temiz, bilgili, güvenilir ve lider vasıflar karşılamaktadır. ‘Hoca’lar sadece ahlaki söylemlerin somutlaştığı bedenler değil, aynı zamanda geleneksel siyasetin figürlerinden farklı olarak, elitist bir lider kültünün de yaratılmasını sağlamaktadır. Çünkü buzlukçudan, hayvancıya, köylüden, şehirliye kadar siyasal figürlerin tümü toplumdaki konumları anlamında güvenilirliği ve inandırıcılıklarını yitirmiş durumdalar. Bu yeni ‘hoca’ kültü ile ise siyasetçiye dair toplumda tükenen güven ve inanç duygularını yeniden canlandırmaya çalışılmaktadır. Dolayısıyla önümüzdeki seçimler sadece popülizmler yarışı değil aynı zamanda da ‘Hocalar’ yarışı olarak da siyaset tarihimize geçecek.

 

  • Daha fazla uzatmadan üçüncü ve son uğrağımıza da uğrayalım. Bu ahlaki ve hoca imajı arkasında kocaman bir yalan durmaktadır. Ya da daha farklı söylemek gerekirse, bir yalanı kocaman ahlaki kalıplar ve imajlar arkasına saklayarak muhafaza edebilirsiniz veya ettiğinizi sanırsınız. Bu durumda da yarattığınız tek şey sadece bir algı yönetimi veya manipülasyon olur. Toplumu, yanlış hayatı doğru yaşamaya çağırırsınız.  Halbuki yanlış hayat doğru yaşanmaz. kktc denen mekanizma bir yönetim mekanizması değil, yönetilememe mekanizmasıdır. Türkiye’nin tahakküm ilişkilerini, o ilişkilerin burada yarattığı kolonyal siyasal-kültürel açmazları ve merkez siyasetin çıkmaz sokaklarını hangi ahlaki söylem veya pratik örtebilir? Bu olağan üstü yapıyı ve süregiden olağan üstü hali, olağan olarak kabul etmemizin istenmesi hangi ahlaki kritere sığar? Veya bu yapının yönetimine talip olmanın bir yalanı pişirip tekrar önümüze koymaktan ne farkı var?

Tam da burada kktc’de siyasetin ne işlevi var sorusu ortaya çıkmaktadır. Aslında bir pazarlama kampanyasından da farksız olan tüketime açılan ‘yeni’ler çürümüş ve geleneksel siyasetin ana hattını farklı sözcükler ve imgelerle doldurmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Dolayısıyla da bu seçimler yeninin sahneye çıktığı değil, eskinin yeni yüzüyle sahnede arz-ı endam ettiği bir süreç olacak! İşte tam da burada mesele siyasete iyi, güzel ve erdemli bir yaşamı sağlama aracı olarak başvururken bunu aynı zamanda hakikatten koparmadan yapabilmektir. Hiçbir siyasal ve toplumsal oluş hakikate ve onun çizdiği sınırlara rağmen var olmaz. Bundan dolayı bu seçim aynı zamanda merkez tarafından siyasetin bir ahlak siyasetine batırılacağı bir seçim olacak.

Ama sadece bu kadarla da değil. kktc denen ilişkiler bütünü, bireylerden ve toplumsal ilişkilerden bağımsız ve onlara aşkın bir şeymiş gibi ‘iktidar olununca değiştirilecek’ bir yapı değildir. O aynı zamanda bire bir ilişkilerden tutun da toplumsal alışkanlıklar ve davranış kalıplarımıza kadar sirayet eden içsel bir olgudur da. “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” fakat toplumsal olarak o yanlış ile uyum içerisinde olduğunuz sürece de hakiki bir yaşamın yolunu bulamayacağız. Dolayısıyla iyi ‘hocalar’ ve ekipleri iktidara gelecek ve ‘biz sistemi değiştireceğiz’ demek en büyük yalandır. Sistemi değiştirmek için önce onunla mücadeleye girişecek potansiyelleri harekete geçirmek ve alternatifler inşa etmek gerekmektedir. Bu ülkenin yazgısı yozlaşma ve yönetilememe olan kurumlarını ve devletini aşacak potansiyellerle sistem değişir.

Bu yazıya getirilebilecek en haklı eleştiri, makro düzeyde bir yazı olması olabilir. Fakat makro ile mikro veya bütün ile parça arasına çizgi çekmek artık o kadar da anlamlı değil. Çünkü hepsi tek bir bedende iç içe geçmiş durumda. kktc dediğimizde sadece parlamentosu olan ve talimatları Türkiye’den alan bir yapı değil, bu yapıyı da içinde barındıran toplumsal-organik bir makineden bahsedilmelidir. İşte seçim mefhumunu ve mücadeleyi de bu bağlamda tekrar düşünmenin sırasıdır! Ya bu olağan dışı hali yönetirmiş gibi yaparak yalan hayatlarda seçim kılarsınız ya da seçimi sistemle bir hesaplaşma alanına çevirir, yeni, alternatif kurucu potansiyelleri geliştirerek-inşa ederek normalleşen bu sürekli kriz halini derinleştirmeye ve çıplak hale getirmeye çalışarak hakiki bir hayatın izini sürersiniz. Aslında mesele çok açık: Yolu bulmak için yoldan çıkmak lazım!

*Özellikle CTP geçmişiyle hesaplaşmak veya inandırıcı bir özeleştiri vermek yerine geçmişi unutturmak ve yeni bir geçmiş inşa etmek çabasında olduğu çok bariz. Sadece biz onlar karşıtlığında kurduğu söylem bile sadece 2-3 yıl öncesini hatırlayacak olursak (UBP ile koalisyon) ne kadar samimiyetsiz bir söylem olduğu anlaşılır. Dolayısıyla önümüzdeki süreç aynı zamanda hafızayı diri tutmanın ve hatırlamanın da önemiyle geçecek bir süreç olacak.

 

Bu yazı ilk olarak gaile dergisinde, 22.10.2017 tarihinde yayınlandı.

 

Adı konulmamış entegrasyon – Hasan Yıkıcı

Adı konulmamış entegrasyon – Hasan Yıkıcı

Türkiye Başbakan Yardımcısı Recep Aktağ geçtiğimiz günlerde kktcyi ziyaret etti. Akdağ’ın ziyaretleri, AK Parti KKTC temsilciliğinin açılması ve Türkiye seçmenlerin sayısını vermesi çeşitli tepkilere neden oldu. Fakat bence en fazla dikkat çeken nokta, Yapısal Dönüşüm Programı II. Gözden Geçirme Toplantısı’nda –ki buna neoliberal uyum programı da diyebilirisiniz- yaptığı konuşmada kullandığı dildi. Bilindiği gibi dil, zihin dünyamızdakileri ifade etme aracıdır. Fakat dilin işlevi sadece bundan ibaret değildir, dil ile ilişkileri şekillendiririz, anlamlar yaratırız, dil ile yeni dünyalar yaratırız, dil ile özgürleşir veya tahakküm bağlamlarını inşa ederiz.

Akdağ’ın basında da ön plana çıkan cümleleri şöyle: “Mesafe almışız ama çok daha hızlı ve etkin bir şekilde ilerlememiz gerekiyor”, “”Ortaya bir hedef koymuşsak, herkes görevlerini yapmak zorunda. Yapmayacaksak hedef koymamalıyız”, “Çok daha hızlı ve etkin olmalıyız”, “22 faaliyette ilerleme sağlamışız ancak 46 faaliyette henüz arzu edilen ilerlemeyi sağlayamamışız”, “Yapısal reform ve alt yapı yatırımları devam edecek. Ocak 2018’de yapılacak değerlendirmede çok daha iyi bir noktaya ulaşacağımıza inanıyorum. Suyun ulaşamadığı her yere ulaşmasını ve sulama projesinin tamamlanmasını önemsiyorum. Sağlık yatırımlarını ve hastaneleri önemsiyorum. Elektrik getirilmesini ziyadesiyle önemli görüyorum.”

Tüm bu cümlelerde doğrudan ifade edilen ve verilmek istenen mesajların dışında bir de dolaylı olarak ifade edilen ve doğrudan verilmek istenen mesajın çok daha ötesinde ve çok daha geniş anlamıyla başka bir mesaj daha vardır. Akdağ, oldukça naif bir kibirle figüranlarına hangi noktalarda başarılı olup olmadıklarını ifade ederken aynı zamanda kamuoyuna, esasta siyasal erkin kimin elinde olduğunu, bu memlekette esasen kimin sözünün geçtiğini de kayıtlara düşmekteydi.

Bir yandan da Akdağ, parlamentoya talip ve bu ülkeyi iyi yöneteceğine dair sözler veren siyasal odaklara, bu rejimin kırmızı çizgilerini, sınırlarını hatırlattı. İşte tam da bu bağlamda “biz iktidara geldiğimizde”, “üreten yok olmaz”, “iyi yöneticilerle iyi yönetim” vb. ile başlayan muhalefet serzenişleri yaşadığımız gerçekliğin üzerini örtemeyecek kadar basiretsiz kalmaktadır. Örneğin Birikim Özgür’ün geçen hafta Aysu Basri’nin programında “Türkiye’nin dayatması yoktur” demesi ile Halkın Partisi’nin “Türkiye ile eşit ilişkiler” söylemi, Akdağ’ın “Mesafe almışız ama çok daha hızlı ve etkin bir şekilde ilerlememiz gerekiyor” cümlesi veya “Yapısal reform ve alt yapı yatırımları devam edecek. Ocak 2018’de yapılacak değerlendirmede çok daha iyi bir noktaya ulaşacağımıza inanıyorum” beklentisi içinde eriyip gitmektedir.

Meclis açılıyor, herkes seçimlere odaklanmış durumda. Sırf sahte bir iktidarın koltuklarına oturmak için, hakikatin yadsınması veya o yokmuş gibi davranılması, ortaya konan siyasal hedef ve söylemlerin de ne kadar değişken ve duruma göre eğilip bükülebilir olduğunun bir göstergesidir. Eğilip bükülmelere, apolitik sloganlara, yeni bir ulus yaratma tahayyüllerine çokça rastlayacağız. Yalanlara, pişkinliklere, iki yüzlülüklere, sırf bir dönem daha milletvekilliği yapabilmek için hiç olmadık itici şirinliklere rastlayacağız.

Belirsizliğin belirgin olduğu, müesses nizamın sabit kaldığı ve onun önünde dizilenlerin de gülücükler dağıttığı bir döneme giriyoruz ki, sık sık konuşulmayanı konuşmaktan, yazılmayanı yazmaktan ve eylenmeyeni eğlemekten başka hiçbir şansızım yok!

Ada’nın kuzey yarısında adı konulmamış entegrasyon koşullarının olduğunu herkes biliyor. Türkiye kktcyi ne resmi anlamda kendisine entegre eder ne de kktcden elini ayağını çeker ve burada ‘bağımsız bir Türk Devleti’nin kuruluşunu ister! kktc Türkiye için uluslararası arenada ciddi bir koz, coğrafi anlamda ise kültürel, politik ve stratejik olarak ‘anlamlı’ bir periferidir. Türkiye’nin daha da ötesinde uluslararası güçler de burada kontrolsüz bir belirsizliği değil, kontrollü bir belirsizliği tercih ederler.

Fakat kimse bunu kamusal anlamda ifade etmiyor veya siyasetini-hedeflerini-strateji ve taktiklerini bu hakikat üzerinden şekillendirmiyor. Hakikatin bilinmemesi veya farkına varılmaması veya bu yönde bir çabasının olmaması siyasal olarak yanılsamalara, etik olarak da kötü bir yaşama yol açabilir. Fakat hakikatin farkında olunması ama sanki de o yokmuş gibi davranılması, yani sürekli olarak onu unutmaya ve unutturmaya dair bir çaba ise en basit ve hafif bir manayla, sefil bir varoluş biçimidir. Bize de sunulan bu sefillik içerisinde tercihlerde bulunarak, demokratik vazifemizi yerine getirmek, kendi kendimizi yönettiğimiz sanrısına kapılmak ve susmak! Siyasal, bireysel ve toplumsal konformizmlerle tatmin olmak!

Bu rejimin sınırlarını kendisine dert edinmeyen, kırmızı çizgilerde gezinmeyi ve o çizgileri aşındırmayı çabalamayan herhangi bir siyaset, ürettiğini zannederek yok olur veya evin önünü süpürürken yan kapıdan gelen kirlerle ne yapacağını düşünür. Her zaman Türkiye’nin gölgesinde, ezik bir siyaset üretir. Tahakküm ilişkileri ile baş etmeye çalışmaktansa, kendi küçük yalan dünyası ile baş etmeyi tercih eder. Küstahlık, bu yalanın kurtuluş yolu olduğunu söylemekte, basiretsizlik ise bu yalanın karşısına hakiki bir varoluş seti örememekte. Yani hep küstah hem basiretsiz. Küstah bir basiretsizlik bizi nereye kadar götürebilir ki?

Peki ne yapmak lazım? Bunun bir reçetesi yok, en azından bu satırların yazarında yok. Gerek sol siyaset gerekse de Kıbrıslı Türklerin geleceği açısından odaklanılabilecek noktaların bugüne kadar keşfedilmemiş veya keşfedildiyse de iktidarlar bağlamında şekillendirilmeye çalışılan içsel potansiyellerin yeniden keşfedilerek inşa edilmesi, öz yönetim odaklı yeni yaşam, paylaşım ve varoluş alanları yaratmak olabileceğini düşünebiliriz.* Bu da beraberinde bugüne dek sorun etmediğimiz bazı şeyleri artık sorun etmemizi gerekliliğini getirir, mesela ulus devlet gibi, mesela parlamentonun işlevi gibi veya siyasal ve kültürel konformizmimiz, temsili demokrasi ve geleneksel siyasal özneler gibi! Ayrıca sürekli marazi, şikayet eden ve hüzün üreten alışkanlıklarımızın yerine, böyle bir keşif coşku, sevinç ve motivasyon gibi yaratıcı güçleri de devreye sokacaktır.

Eğer adı konulmamış entegrasyona karşı mücadele edeceksek yeni bir paradigmaya ihtiyaç duyuyoruz demektir. Yeni bir paradigmayı de merkez ve geleneksel siyasetlerin alışkanlıklarıyla değil, kendi içkin potansiyellerimizi ve özgünlüklerimizi yeniden keşfederek yaratabiliriz.

 

*Mesela ülkenin en güçlü eğitim sendikalarından olan KTÖS, laiklik vurgusunu Dr. Küçük’ün mezarına çiçek bırakarak yapmakta. Fakat hiçbir şekilde din kursları olsun veya olmasın, belli aralıklarla-düzenli olarak alternatif özgür eğitim kolektifleri kurmak için çaba göstermez. Kendilerine solcu diyen belediyeler, küçük küçük iktidarlar ve imparatorluklar yaratmaktansa, halkın doğrudan kararlar üretebileceği ademi merkezi, katılımcı ve temsili demokrasiye alternatif olabilecek yatay halk meclisleri oluşturmak için veya ekolojik alanlar yaratmak için çaba harcamazlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dr. Küçük bizi kurtarır mı? – Hasan Yıkıcı

Dr. Küçük bizi kurtarır mı? – Hasan Yıkıcı

Siyasal ve pratik anlamda bir çıkmaza düştüğünüzde veya hareket etme, kitleleri ikna edebilme kabiliyetinizi yitirdiğinizi fark ettiğinizde çeşitli alternatifler, araçlar veya ifade kanalları yaratmaya çalışırsınız.

Bunlar öz eleştirel bir sürece girme, içe dönme gibi tercihler de olabilir, yeni bir söylem ve pratik geliştirme gibi yeni mücadele araçları yaratma çabası da.

Veya bunların her ikisi de denenebilir ve günün sonunda artık karşılığı olmayan ifadeler ve pratikler yerine bunların yeniden yaratılması sürecine girilebilir. Ve bunların dışında daha pek çok yöntem ve yol da izlenebilir. Fakat bunların en kötüsü -ve zaman zaman sizi gülünç, hedef kitlenizin gözünden düşürecek kadar da tehlikeli olabilecek- geçmişe dönüp oradan kendinize bir lider seçmek ve onu yeniden anlamlandırarak, bugünün sorunlarına cevap üretmesini ummaktır. Bu kötünün de ötesinde, politik ufuksuzluğun bir göstergesi, tarihin inkarı ve çoğu noktada da o tarihsel figürü günahlarından aklamayı doğurabilecek sonuçları getirir. Ne yazık ki KTÖS’ün Toplumsal Direniş başlatıyoruz diyerek, sayıları 50’yi bile bulmayan insanlarla Dr. Fazıl Küçük’ün anıt mezarında toplanması, son zamanlarda KTÖS yetkililerinin sık sık Dr. Küçük’ün laikliğinden vurgu yapması, bir yandan politik anlamda dar görüşlülüğün bir ifadesi fakat öte yandan da bir hareketin gelebileceği en aciz noktanın da göstergesidir.

Bir tarihsel figürü veya bir kişiyi iyi yönleri ve kötü yönleri olarak ayıramazsınız. Bugün Dr. Küçük’ün laik tarafını alıp, solcu düşmanı, işbirlikçi, ayrılıkçı ve anti-komünist tarafını görmezden gelmek demek, tarihsel olarak o figürü aklamak demektir. Hele hele bunu çözüm ve federasyon yanlısı bir sendika liderliği yapıyorsa, bunun politik sonuçları açıklanamaz olabilir.

Sol cenah çok iyi biliyor, Dr. Küçük de Denktaş da Kıbrıslı Türk liderliğinin iki temel ve güçlü figürü idi. Her ikisi de emperyalizmin ve Türkiye’nin kontrolünde, yönlendirilmesindeki figürlerdi. Ayrılıkçı, milliyetçi ve bu adanın birleşmesini istemeyen kişilerdi. Fakat daha da ötesi, Dr. Küçük de Denktaş gibi solcu düşmanı, anti-komünist çizgilerinden asla taviz vermeyen liderlerdi. Dr. Küçük’ün gazetesi, Halkın Sesi tüm işlevlerinin yanında aynı zamanda da komünistlere karşı örgütlenmiş bir mekanizmanın sadece bir parçasıydı. Dr. Küçük de Denktaş gibi Kıbrıslı Türkler içindeki solcuların yok edilmesi için elinden geleni yapmış, emperyalistlerin ve Türkiye yöneticilerinin sadık bir temsilcileriydi. Fakat bunlarla birlikte her iki isim de Kıbrıslı Türkler içerisinde bugünkü kktc zihniyetinin milli ve taksimci tohumlarını atan ve ömürleri yettiğince de büyüten kişilerdi. Yani sözün kısası bugünkü karabasan ve yaşadığımız ceberrut zamanlar, Denktaş kadar Dr. Küçük’ün emeklerinin de bir ürünüdür. Ve tabii onları himaye edenlerin de.

Türkiye’de CHP yıllardır Kemalist bir sevda ile siyasal islama karşı mücadele etmeye çalışıyor, en azından öyle sanıyor. Siyasal islamın karşısına mitleştirilen bir Atatürk yerleştirilerek başarı elde edeceklerini zannediyorlar. KTÖS’ün Dr. Küçük’ü yeniden keşfetmesi ve ona dair bir laiklik anlamı yüklemesi CHP’nin yıllardır ürettiği bu başarısızlığı anımsatmakta. Dr. Küçük, anti-komünist, işbirlikçi, ayrılıkçı, taksimci ve millici duruşu yanında aynı zamanda laik de biri olabilirdi. Açıkçası Denktaş da öyle biriydi. Halkın içinden, kitapçıya yürüyerek giden, fotoğraf makinesiyle çarşı pazar dolaşan bir insandı. Fakat tüm bunlar Denktaş’ı Kıbrıslı Türkler’in başına gelmiş en büyük kötülüklerden biri olduğu gerçeğini değiştirmez. Aynı şekilde Dr. Küçük’ün laik olması, bu kötülüklerin bir ucundan da onun tuttuğu gerçeğini değiştirmez.

Siyasal islama karşı, tarihteki figürlere yeni anlamlar yükleyerek, onları aklayarak veya mitleştirerek mücadele veremeyiz. Kaldı ki geleneksel laiklik kavramı da çoğu zaman ve haklı olarak elitist, yukardan dayatılan bir iktidar değeri olarak algılanmakta. Dr. Küçük’e sarılanacağına belki işe laikliği yeniden tanımlamaktan ve halkın gerçek, can yakan, gündelik hayatta yaşadığı sıkıntılarını örgütlemeye çalışarak başlanabilir. Aksi taktirde tarihi, tarih dışı bir okumanın kimseye faydası yoktur, tam tersi çok tehlikeli de sonuçları doğur.

Kıbrıs’ta yaşayanlar ne çektiyse kurtarıcılarından çekti. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulamadığımız sürece de çekmeye devam edeceğiz. Bizlerin eski-yeni veya eskiyi yenileyerek yaratacağımız kurtarıcılarımıza ihtiyacımız yok. Kurtarıcılarımızdan kurtulmaya ihtiyacımız var.

Şimdi sormak lazım, Dr. Küçük bizi kurtarır mı?

*Bu yazı ilk olarak 16.09.2017 tarihli Afrika gazetesinde yayınlandı.

Fotoğraf: TAK