Henüz daha bir şok dalgasının etkisini üzerimizde taşırken yeni bir şok dalgasıyla daha karşılaşıyoruz. Suyun özelleştirilmesiyle başlayan sürece, Koordinasyon Ofisi süreci de ekleniyor. Türkiye’nin yıllardır yürüttüğü ekonomik, sosyal ve kültürel dönüşüm ve mühendislik politikaları sadece hızını arttırmıyor, aynı zamanda niteliği ve ağırlığını da kuvvetlendiriyor. Türkiye iktidarları için Kıbrıs’ın kuzeyinde ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda kendi egemen ideolojileri doğrultusunda hegemonya ve iktidar inşa edilmesi söz konusuyken, Kıbrıslı Türkler için ise süreç yavaş yavaş işleyen fakat gittikçe de  derinleşen bir yıkım zeminini şekillendiriyor.

Bu bağlamda on yıllardır tartışıla gelen ‘entegrasyon’ meselesi, doğrudan veya sözde yasal olarak değil, fakat gerek ekonomik, gerek kültürel gerekse de siyasal olarak dolaylı yoldan ve fiilen ciddi anlamda vücut bulmaya doğru evrilmektedir. Kulağa korkutucu gelebilir fakat insanlık tarihi sadece zafer kazanan ulusların, halkların veya yerel kimliklerin tarihi değil aynı zamanda kendi tarihini dönüştürme noktasında başarısız olup, zaman içinde kaybolan veya kültürel-siyasi-ekonomik olarak eriyen yerel kimliklerin, toplumların ve toplulukların da tarihidir. Kıbrıslı Türkler’in bugün içinden geçmekte olduğu eşik, tam da böyle bir gerçekliğe denk gelmektedir. Ekonomik alandaki yoksullaştırma ve özelleştirme, kültürel alanlardaki asimilasyon ve Koordinasyon Ofisi örneğinde olacağı gibi doğrudan müdahale edilerek şekillendirme, siyasal alandaki işbirlikçi ve uzlaşmacı merkez politik odaklar; bunların hepsi bir bütün olarak Kıbrıslı Türkler’in bugünü ve geleceği açısından muazzam bir yoksunlaştırma süreci yaratmaktadır. Bu bağlamda gerek ekonomik yapısal dönüşüm paketlerinin gerekse de kültürel ve sosyal asimilasyon politikalarının orta vadede, özellikle de bir-iki kuşak sonra nasıl bir yıkıma neden olduğunu yaşayarak göreceğiz.

Kurumlarından, ekonomisini şekillendirmekten, kültürünü özgürce yaşamaktan, siyasal alanda bağımsızca kararlar vermekten, üretmekten, geleceğinden ve geçmişinden yoksun bırakılmak! Geleneksel kktc rejiminin en güçlü ve önemli dayanağı, on binlerce asker, polis veya temsili demokrasinin kökleşmiş araçları değildir. Geleneksel kktc rejiminin en güçlü dayanağı 74’den günümüze yaratılan ‘suni refah’ dengesidir. Sendikalarından siyasal partilerine kadar 74’den bugüne şekillenen siyasal ve örgütsel yapılar da bu ‘suni refahın’ dengeleyici ve yeniden kurucu unsurlarıdır. 13. Maaş veya ay başı yaklaştıkça gündeme getirilen ‘maaş kriz’lerinde de bunun en çıplak biçimini görebiliyoruz. En temel haklardan ve emekçilerin yıl boyunca çalışıp da karşılığını almadıkları zamanın karşılığı olan 13.maaşın yıl sonu yaklaştıkça ‘uslu durmazsanız ödemeyik’ ha demesiyle sendikaların suyun özelleştirme sürecinde, özelleştirmesinin kendisini maaşları dert ettiği kadar dert etmemesi de söz konusu ‘suni refah’ düzenini, yani bu sahteliği yeniden üreten çıkışlardır.

Kıbrıslı Türkler’in en büyük trajedisi yaşadığımız trajedinin farkında olmayışı değil; tam tersi farkında olması fakat trajedisi ile uzlaşması, barışık yaşamasıdır.
Neredeyse herkesin kktc düzeninin mağduru olması fakat o mağduriyetle aynı zamanda uzlaşması, herkesin neredeyse her şeyden yakınması, şikayet etmez fakat bu marazi toplum halimizle de aynı zamanda hazcı bir ilişki kurması, herkesin sahtelikten şikayet etmesi fakat aynı zamanda herkesin de kendi içinde bir sahtelik taşıması, bu memleketin bizler tarafından yönetilmiyor olduğunun herkes tarafından bilinmesi fakat bunun bilinmesine rağmen kendi kendimizi kandırmakla barışık yaşamamız. Bu barış her geçen gün bir trajedi olarak bünyemizde büyümektedir lakin.

Bir yandan bolluk, refah ve maddiyat üzerine kurulu bir huzur algısıyla harmanlanan stabil bir toplum düzeni, diğer yandan da bu maddiyata dayalı bu toplum düzenini ciddi anlamda sarsmayacak şekilde kendi yaşamlarımız üzerindeki söz, yetki ve karar mekanizmalarından yoksun bırakılmamız, yani hiçleştirilmemiz. Her şeyin sahteleştiği bir ortamda, hakikatin ‘hiç’ olanda varolduğunu görebilmek ve bunu dönüştürebilmek için önce sahteleşen her şeyle aramıza mesafe koymamız, ondan kopmamız gerekmektedir.  Söz, yetki ve karar hakkımız için bir hesaplaşma söz konusu olacaksa bu elbet bizleri bugüne kadar gerçekten yönetenler ile yönetiyormuş gibi yapan işbirlikçilere yönelik olacak. Fakat bundan önce söz konusu sahtelik ile mundar olmuş benliğimizin özgürleştirecek noktasından virgülüne kadar bir öz hesaplaşmaya da ihtiyacımız vardır.

İhtiyacımız olan şey!

Türkiye’nin önemli aydınlarından Fikret Başkaya, ‘Başka bir uygarlık için manifesto’ kitabında alternatifsizlik krizinin ütopya yoksunluğundan kaynaklandığını ifade ederek şöyle yazmaktadır, “Eğer insan, kendi macerasına anlam katan bir ufuktan yoksunsa, temel insani ve evrensel değerleri önemsemiyorsa, zaten ‘eksik insandır’! Oysa yaratıcı ütopya, kimlik saplanmasını aşmayı, ileriye bakmayı varsayar.”(1) Bu alıntıyı eğer toplumsallık bağlamında düşünürsek, ütopyadan yoksun bir toplum geleceğini kurma ve şekillendirme gücünden ve arzusundan da yoksun demektir. Eğer Kıbrıslı Türkler olarak bizler kendi macerasına anlam katan bir ufuktan yoksun, temel insani ve evrensel değerleri önemsemeyen fakat sadece ‘suni refah’ düzeninin yarattığı sahteliklerle tatmin olmayı sürdürmeye devam edeceksek, ‘eksik toplum’ da olmaya devam edeceğiz. Bunu önleyecek ve değiştirecek olan şey ise köşe çekilerek toplumu kötülemek veya yermek değildir. Tam tersi ihtiyacımız olan şey ütopyacı bir aydınlanma hareketinin önünü açabilecek, sahtelikle hesaplaşabilecek tutarlı ve çoğulcu bir dayanışma hareketini inşa edebilmektir.

Tekçi özneden kolektif özneye

Gaile dergisinin 29 Mayıs 2016 tarihli 373. sayısında Serkan Tansel “Yeni bir paradigma arayışı, Ada’nın kuzey yarısında aklın sol yarısı” isimli yazısında, siyasetin değişen paradigmasına göndermeler yaptıktan sonra yeni bir politik örgütlenme ihtiyacını şöyle ifade ediyor: “Adanın kuzey yarısında siyasete olan güvensizlikten kaynaklanan önemli bir boşluğun olduğu aşikârdır. Bu boşluğu doldurabilmenin birinci koşulu, küreselleşme ile birlikte daha da etkin bir hale gelen neoliberal politikaların kuşatmasından kurtularak; özgürlük, eşitlik ve dayanışma gibi sol tahayyülün evrensel ilkelerinin günümüz dünyasına göre yorumlanmasıdır. Bu yorum, siyasi alanda diğer sağ ve merkezdeki yapılardan farklılaşmaya yol açarak toplumsal düzeydeki “hepsi aynı” algısının önüne geçilmesini sağlayacaktır. Aynı zamanda, siyasete olan güvensizlikten fayda sağlayan ve kendini teknokrasi üzerinden var eden, yeni merkez-sağ oluşumlarından önüne geçilmesine de olanak sağlayacaktır.” Tansel devamla yeni bir sol siyaset anlayışını tesis edebilmek için sağ siyasetin geleneğinde olan yeni tek adamcı liderlere değil, yeni bir politik özneye ihtiyaç olduğunun altını çizmekte.

Serkan’ın tespitlerine katılmakla beraber yeni bir politik özneyle ilgili olarak kısaca şunları ifade etmekte fayda var. Yine Fikret Başkaya’nın yukarda yaptığımız altısındaki kitapta ülkemizin solunu için de geçerli olan bir tespiti paylaşmakta fayda var. Başkaya kitabında şöyle diyor: “Devrimci politik örgütler daha kurulur kurulmaz kitleyle yabancılaşıyorlar ve bu öylece sürüp gidiyor. Bir tarafta halk adına, işçi sınıfı adına siyaset yaptığı varsayılan örgüt (parti), diğer tarafta politik sürecin dışına atılmış, pasif, edilgen kitleler… Örgütün kitleyi temsil ettiği varsayılıyor ama öyle bir şey mümkün değil. (…) temsil denen şey sorunludur ve hiçbir zaman gerçekleşme şansı da yoktur.”(2)
Başkaya devamla iradenin devredilmez olduğunu kaydederek, gerçek özgürleşmenin ve demokrasinin ancak doğrudan demokrasiyi hayata geçirebildiğimiz oranda mümkün kılınacağını yazmakta.

Bu bağlamda özellikle son dönemde Koordinasyon Ofisi’ne karşı gençliğin sergilediği mücadeleden öğrenecek çok şey var. Gözünü iktidarın fethine dikmiş, fakat sonradan iktidar tarafından fethedilen, geleneksel tekçi örgüt yapılarından vazgeçme; ve katılımcı, çoğulcu, yatay örgütlenme anlayışı ile ‘kolektif özneyi’ keşfederek ve inşa etme zamanıdır. İktidarı reddetmeden ama temel hedef olarak da iktidarı ele geçirme amacına saplanmadan iktidar olmadan da yaşamı dönüştürebilecek, yaşamın içinde karşı hegemonya ve iktidar alanları kurarak yayılabilecek yeni bir sol hareket, bizlere nefes aldırabilecektir.

 

 

Referanslar:
(1)Başkaya Fikret, Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto, sayfa: 236
(2) Başkaya Fikret, Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto, sayfa: 245

 

Hasan Yıkıcı – Gaile, 19 Haziran 2016

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s