Yazı yazmanın en zor kısmı sanırım ilk cümle için kalemi oynatmaktır.

Kafanızda kurduğunuz her şeyi bir kanallar açarak sayfalara aktarırsınız.

O ilk kanal da o ilk cümledir…

*

Aşık olduğunuz kişiye ilan-ı aşk etmenin çeşit türlü yönetimi olsa da yine de en zor kısmı sanırım ilk eylem halidir.

Karşılıklı konuşmak, yazmak, gözlerine bakmak, belki de sadece susmak!

Konuşurken, yazarak, gözlerinizden ve susuşunuzdan açılan bir kanal vardır…

İşte aşk da o kanaldan akar…

*

Yola çıkmanın en zor kısmı kendi yerleşikliğinden kopma ve ilk adımı atabilmedir.

Çünkü yola çıkan kişi, yazarın da dediği gibi yürümek isteyen kişidir.

Yürüyebilmek için de o ilk adımı atmak gerekmektedir.

O ilk adımdan itibaren ne varsa yerleşikliğimizden dağılmaya

Ve ne yoksa varacağımız yerden kurulmaya başlar…

Yani yürümek başlar. Yani şairin dediği gibi

“Yürümek;

yürümeyenleri

arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,

havaları boydan boya yarıp ikiye

bir mavzer gözü gibi

karanlığın gözüne bakarak

yürümek!..”

*

Ve her başlangıcın itici bir gücü vardır.

O güç olmadan ne o ilk cümle kurulabilir,

Ne aşka ne de yola çıkılabilir…

Cüret etmek!

Aşka, yola ve yeni bir sayfaya hayallerimizi döküp, hayatlarımıza serpiştirmek;

gittikçe yersiz-yurtsuzlaşan, geleceksizleştirilen ve yalnızlaşan hayatlarımıza!

Aşka, yürümeye ve yeni bir hayatı kurmaya cüret ediyoruz sadece!

Cüret ediyoruz, çünkü durdurduğumuz sürece yalanlar sarmalı içerisinde kaybolacağız!

Cüret ediyoruz, çünkü hareket etmeyenler zincirlerinin farkına varamazlar!

*

Kıbrıslı Türklerin durumunu en iyi izah eden kelimenin belirsizlik olduğunu söyleyebiliriz.

Ve bu belirsizlik içinde herkes günübirlik çıkarlar peşine düşmekte…

İlişkilerdeki derinlik ve nitelik erimesinin yerini akışkanlık ve saydamlık alıyor.

Bu durum sol siyaset ve mücadelelere ise sürekli bir kısır döngü, yeni ritüellerin oluşması ve gittikçe daralan bir ufuksuzluk olarak yansıyor.

Bir süredir gerek ekonomik, gerek sosyal gerekse de kültürel alanlarda gelişen saldırılara karşı kazanım elde etmek şöyle dursun, sağlam bir mücadele hattı da örülemediğinin herkes farkında.

Fakat kimse kendi bulunduğu mecrayı sorgulamadan, kendi hatalarını veya yanışlarını keşfetmeye çabalamadan, kendi yetersizliklerini ve bayağılıklarını görmeden ya suçun faturasını ‘bencil ve çıkarcı topluma’  kesiyor ya da hiçbir şey olmamış gibi bir sonraki mücadeleye hazırlık yapmaya başlıyor.

*

Artık bir gerçek vardır ki toplumsal muhalefetin sendikalarından partilerine kadar, statükoya karşı mücadele edenler kendi statükolarının rahatlığı içerisinde kaybolmuştur. Toplumsal muhalefet statükosunu en can alıcı damarı da konformizmdir. Sürekli bir ‘mış’ ve ‘muş’ gibi yapıp, verili muhalefet ilişkilerinin rahatlığına yaslanılmaktadır. Günü birlik siyaset, günü birlik yaşamlar ve günü birlik mücadeleler, iktidar arzusu içinde kaybolmalar, bugüne ufkunu ve ütopyasını yitirmiş soldan bir yıkım bıraktı.

Eski kuşakların ölü ruhlarını silkinip üzerimizden atma zamanıdır!

*

Peki ihtiyacını hissettiğimiz şey ne?

Ütopya!

Ütopya kelimesinin popüler anlamı ‘yok ülke’ ‘olmayan ülke’ olarak bilinir. Halbuki daha az bilinen eski Grekçe anlamında ‘eutopia’ iyi yer anlamına gelmektedir.

Yani buradan, şu an yaşadığımız yerden daha iyi bir yer.

Eduardo Galeano’nun unutulmaz bir paragrafı vardır.

“Ütopya ufuktadır… Ben iki adım ilerliyorum, o iki adım uzaklaşıyor, ben on adım ilerliyorum, o on adım geriye gidiyor… Sürekli ilerleyebilirim ama onu asla yakalayamam…. Öyleyse ütopya neye yarar? Yürümeye, yol almaya”

Şimdi ütopyasız bir mücadele, ütopyasız bir toplum, ütopyasız bir birey geleceği nasıl dönüştürebilir? Bugün ütopyasını konformizmin soğuk sularında yitirmiş bir toplumsal muhalefetin geleceğe vereceği şey nedir?

Ufuk çizgisine bakıp da hayal kurmayacağımız bir mücadele mücadele midir?

*

Alternatifsizlik krizi ve belirsizlikler içinde kahramanlar, kurtarıcılar ve tiranlar çıkar.

Bizlerin, gittikçe yersiz-yurtsuzlaştırılan Kıbrıslı Türklerin ihtiyacı olan şey yeni kurtarıcılar ve kahramanlar değil, kahramanlardan ve kurtarıcılardan kurtulmaktır.

Siyasette ve daha da özele inecek olursak sol içinde dengeler hızlıca değişirken, alternatifsizlik krizini aşmanın yolu ütopyaya yeniden sarılmaktan ve yeni bir örgütsel model oluşturmaktan geçmektedir.

Bireyciliğin, rekabetin, daha fazlaya sahip olma istencinin, pespayeliğin, bencilliğin ve daha çok mala sahip olma hırsının ön plana çıkartıldığı toplumsal ilişkiler içerisinde; dayanışmacı, ortaklıklara ve paylaşıma vurgu yapan, iktidar ilişkilerini dağıtmaya ve parçalamaya odaklanmış, insanlığın müştereklerini yeniden kazanmaya yönelik, etik bir sol kültürü öne çıkartmak gerekmektedir.

Alternatifsizlik krizi, ancak somut insan, toplum ve doğal yaşama dokunarak, yatay, katılımcı, çoğulcu ve özyönetimci bir mücadele kültürünün ürünü olacak yeni bir örgütlenme modeli ve kolektif özne ile aşılabilir. Toplumu ve toplumsal ilişkileri yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yani hayatın içinden müşterek bir dayanışma siyasetiyle dönüştürmek için yeni bir sol kültüre, dile ve siyasete ihtiyacımız var…

Bunun için de bir yandan iktidar ve tahakküm ilişkileri içinde gelişen güce meydan okurken öte yandan da geleceğin ütopyasını ateşli bir sabır ile bugünden yaratmamız gerekiyor. Şairin dediği gibi, korkulacak bir şey yoktu, çünkü her şey naylondandı!

Hasan Yıkıcı – dayanismanet.org

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s