Son zamanlarda hem Türkiye’de hem de ülkemizde meydana gelen ana akım tabirle ‘iş kazaları’ fakat esas tabirler ise ‘iş cinayetleri’ gündeme damgasını vuran olaylar arasında yer aldı.

Türkiye’de Soma faciası ve geçtiğimiz gün meydana gelen inşaattaki asansörün çöküp yere vurması sonucunda hayatını kaybeden işçiler, ülkemizde ise geçen aylarda bir taş ocağındaki ölüm ve geçen hafta inşaattan düşerek can veren 19 yaşındaki gencin ölümü bir kez daha herkesi yaşadığımız, pardon, öldüğümüz sistemi sorgulamaya itiyor.

Burada dikkat çekilmesi bir durum ise gerek geçtiğimiz hafta Kıbrıs’ın kuzeyinde gerekse de İstanbul’daki iş cinayeti olsun her ikisinde de demokratik kitle örgütleri kaza olabileceği ve sonucunun da ağır olacağı uyarısında bulunmuştu. Fakat uyarılar herhangi bir karşılık bulamamıştı. Kar, sadece kendi sesini dinlemekte.

İş kazası ile iş cinayeti arasındaki anlam farkının aslında aynı zamanda örtüştüğü de bir nokta vardır. Nasıl mı? İş cinayetlerine kaza süsü verilerek! Ana akım medyanın ‘iş kazası’ demesi, yöneticilerin ısrarla ‘kaza’ üzerinde durması, ‘ölüm bu işin fıtratında var’ algısını kuvvetlendirmek, normalleştirmek için kullanılmaktadır. Hayır, ölüm hayatı emeğiyle kazanmanın fıtratında değil, ölüm kapitalizmin fıtratında vardır!

Sistemden kaynaklı kar hırsı, sermaye birikimi, hız ve yayılmacılık doğallığında güvencesizliği, sigortasızlığı, tedbirsizliği ve umursamazlığı getirir. Çünkü patronlar için esas mesele kar etmek ve sermaye birikimini yoğunlaştırmaktır. Bu koşullar ve arzular içinde de işçinin ne durumda olduğu, emekçiye nasıl koşullar sunulduğu erk sahibinin umurunda olmaz. Bu bağlamda masumane bir kazadan bahsetmek mümkün değildir. ‘Kaza’ söylemi yapıştırılmış bir cinayettir söz konusu olan. Göz göre göre hem de… Çünkü yaşadığımız  sistem cinayet kapitalizmidir!

Ülkemizde özellikle Annan Planı sonrası inşaat sektörünün hızlanması ile birlikte tedbirsizlik ve ihmaller de yaygınlaşmaya başladı. Hızla yayılan gözü dönmüş inşaat sermeyesi beraberinde hızla yaygınlaşan iş cinayetlerini de getirdi. İş cinayetlerinin son yıllarda artması tarihsel bir tesadüf değil, tam tersi sermayenin ülkemizdeki tarihsel çıkartmasıyla ilgilidir. Hali hazırda yaygın olan denetimsizlik, ihmaller ve tedbirsizlik; yasalarla garanti altına alınmasına rağmen yasa tanımazlığın taban yaparak güvencesiz, sigortasız ve hatta kaçak işçi çalıştırma, Annan Planı sonrası hat safhaya ulaşmıştı.

Bugün hala Annan Planı sonrası kuzey koşullarında kapitalizmin gelişimi emekçiler açısından bu düzlemde devam etmekte ve sonuç olarak ortaya korkutucu bir manzara çıkmaktadır. Ucuz ve güvencesiz emek gücü sermayedarların gözünü parlatırken, pek çok emekçinin ise hayatını karartmakta. Üstüne üstlük bu durum ölümlerle de doruğa çıkmakta.

Kıbrıs’ın kuzeyinde cinayet kapitalizmi gittikçe hızlanarak can almakta. Çünkü bir yandan özelleştirmeler, neoliberal yasalar hızla geçip hayat bulurken diğer yandan da buna paralel olarak acımasız bir çark gittikçe hızlanarak dönmekte. Bunun bedelini ise yoksullar ve giderek yoksullaşanlar ödemekte. Cinayet kapitalizmi kurbanlar yaratırken diğer yandan da cellatlar da yaratmaktadır. Bugün bu koşullardan sorumlu tüm taşeron hükümetler ve yöneticiler bu çarkın birer dişlileridir.

***

Avrupa’da kapitalizm yok mu diye bir soru duyar gibiyim. Evet Avrupa özellikle son 50 yıldır çalışma güvenliği ve işçi hakları konusunda ileri adımlar attı. Bugün sadece Almanya’da istihdam edilen 100 bin kişi başına ölümlü iş kazası oranı 2010 itibariyle %1.2 ilen buna karşılık olarak nüfus olarak da en çok örtüşen ülke olan Türkiye’de ise bu oran %14.3’dür. Bu rakam Avrupa çapında ise %2.1’dir.   Kıbrıs’ın kuzeyi için rakam bilinmezken, güney söz konusu olunca %4.6 olarak belirlenmekte. Buradan çıkartacağımız sonuç kesinlikle Avrupa’da güzel kapitalizm var, buralarda ise her şeyde olduğu gibi kötü kapitalizm var değildir! Avrupa meselenin standardına göre yürümesi on yıllardır verilen işçi mücadeleleri sonucunda olmuştur. Avrupa sınıf mücadeleleri geleneği bugün hala bu kavgayı sürdürmekte ve emekçilerin koşullarını geriletme, haklarını gasp etmek saldırılarına karşı direnişlerini sürdürmektedir. Dolayısıyla kimse hakların altın tepside sunulduğu yanılgısına kapılmasın, haklar ve Avrupa ülkeleri için bu durum yüz yıllardır devam eden işçi mücadeleleri sonucunda kazanılmıştır.

OK

Kaynak: Kaynak: Eurostat

Söz konusu Kıbrıs’ın kuzeyi olunca gerek nesnel koşullarından ve emekçi sınıfın parçalı, bütün halinde olmayan ve sürekli değişkenlik gösteren durumundan ötürü, gerekse de bir sınıf mücadeleleri geleneğinin olmamasından kaynaklı olarak emeğin durumu içler acısıdır.

Gerek egemenlerin parçalama ve emeği örgütsüzleştirme politikalarından dolayı, gerekse, sendikal hareketin atılım yapamayarak çok geniş oranda kamu sektörüne sıkışıp kalması, gerekse de emekçi kesimlerin çoğunun Türkiye’den gelip adadaki varlıkları bile patronların iki dudağının arasında olması bir emek hareketinin kuruluşunu neredeyse imkansıza soktu. (Bu konular başka makalelerde uzun uzadıya incelenmesi gereken başlıklardır. Burada bunların ayrıntısına giremiyoruz.)

Hal böyle olunca, son işçi direnişleri Sanayi Holding ve Cyprufexs direnişleri olarak geleceğe pratik olarak aktarılamayan, süreklilik arz edemeyen direnişler olarak kaldı. Bu durumdan Kıbrıslı Türklerin büyük oranda üretimden koparılması da söz konusu oldu.  Çünkü özellikle de Sanayi Holding direnişleri politize olmuş bir işçi sınıfını oluşturamasa da, bu kendi için sınıf olmak anlamında bir başlangıç, önemli bir mesaj idi.

Emek eksenli bir hareketin ülkemizde çeşitli nedenlerden dolayı oluşamaması doğallığında kapitalizmin de önünde sınıfsal bir engel görmeden bir vahşice gelişmesine imkan verdi. Emeğin hakkını patronlar savunamayacağına göre ve onların karşısında da sınıfsal bir güç olmadığı için ‘kim takar yasaları’ kuralı geçerli oldu ve tek yasa yasa tanımamazlık olarak yürürlüğe girdi. Ki kaldı ki yasalardaki verili emekçi hakları kapitalizmin ve patronların uyum standartları içinde yer almaktadır.

Bundandır ki bugün iş cinayetleri bir kaç haberin dışına çıkamamakta ve o herkesin dilinden düşürmediği aslında olmayan da ‘hesap sorma’ mekanizmaları işlememektedir, işleyememektedir. Çünkü bir mekanizmayı işletecek olan onu kullanacak olan öznelerdir. Öznesiz bir sınıf sınıf olamamış bir gürültüdür. Her iş cinayetinden sonra da o gürültü dışına çıkmak isteyenin ama kendi gürültüsü içinde de hapsolmuş olanın vicdan sızlamalarından öte bir şey olamamakta.

Bu yazı ilk olarak 9-9-2014 tarihinde ankaradeğillefkoşa.org sitesinde yayınlandı.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s