CİNAYET KAPİTALİZMİ VE SOL – 2

Bu yazının ilki Girne’deki iş cinayetinden sonra kaleme alınmıştı. Fakat ne yazı ki şu an okumakta olduğunuz ikincisi de Mutluyaka’da gerçekleşen iş cinayetinin ardından yazılmaktadır. Ve ne yazık ki, aynen bir önceki cinayette olduğu gibi iş cinayetleri konusunda solda dahi herhangi bir kamuoyu tepkisi oluşamamakta.

Trafik kazaları, kadın istismarı veya kadına şiddet, LGBT bireylerle ilgili ayrımcılık, nefret söylemleri, ekoloji meselesi veya insan hak ve özgürlükleri konu olduğunda başta demokrat, ilerici ve farklı geleneklerden gelme sol yapılar olmak üzere toplumun geniş kesimleri tepki vermekte; harekete geçerek tepkiyi eyleme hatta kampanyaya da dökmektedir. Fakat söz konusu mesele asgari ücret konusu, işçi hakları veya özellikle de son dönemde yaşanan iş cinayetleri olunca söz konusu tepki, en iyi ihtimalle bir basın açıklamasından öteye geçmez. Devrimci mücadele veren yapılar da dahil olmak üzere solun tümünün bu noktada hareketsiz kalması üzerine düşünülmesi gereken bir durumdur. Bu yazıda da daha çok kendi kendime konuşurken kafamda yürüyen fikirleri paylaşacağım.

Öncelikle herhangi bir sınıfsal kaygı gütmeyen ve emekçi sınıftan ve ideolojisinden kaçışını tamamlayarak tamamen liberalizmi kucaklayan ‘sol’ ile ilgili olarak bu konuda herhangi bir refleks veya örgütlü tepki göstermesini beklemek içten bile değil artık.  Fakat burada bunun öznelinden bahsetmeyeceğiz.  Başını CTP’nin çektiği liberal sol ve liberaller için bu konularda politik duyarlılık geliştirmemeleri artık şaşılası bile değildir. Burada genel olarak Kıbrıslı Türk solunun ve devrimci hareketinin bu konuda bu denli sessiz kalışının nedenlerini düşüneceğiz.

Bu noktada akla ilk olarak Kıbrıslı Türklerin sosyo ekonomik durumu gelmekte. Yani sınıfsal varoluşu! Kıbrıslı Türkler ekonomik dayanakları orta sınıftır. Kamu sektörü odaklı gelişim de bunun zeminin oluşturmaktadır.  Ganimet, suni refah gibi olgular ise orta sınıf özellikler yanında Kıbrıslı Türklerin kültürel olarak küçük burjuva özellikler taşımasında etkili olmuştur. Genel olarak orta sınıf, küçük burjuva ve küçük burjuva karakter özellikleri baskın olan bir toplumuz. Bunun çeşitli nedenleri var, burada uzun uzadıya saymaya yer yok. Ama bunların en başında üretimden koparılarak üretmeyen hale gelmiş, buna rağmen de üretmeden kendisi için suni bir refah ve zenginlik yaratıldığını sayabiliriz.  Ve elbette ganimet üzerinden zenginleşme!

Kendi kaderi sadece politik olarak değil aynı zamanda ekonomik olarak da elinde olmayan ve bir yandan ganimete bir yandan da hazıra alışan bir toplumsallığın karakter özellikleri ister istemez o toplumun bağrında yeşeren sol ve devrimci akımları da etkiler, etkilemekten de öte bu özellikleri zaten içinde taşır. Daha başındayken altını çizmekte fayda var. Burada küçük burjuvalık ve orta sınıf, sol içi bir hakaret veya negatifleme anlamında kullanılmamaktadır. Burada toplumsal, sınıfsal olarak hangi ekonomik kesime tabii olunduğunu ve onun kültürünü ifade etmek için kullanılmaktadır. Yani Kıbrıs’ın kuzeyinde devrimci solun da dahil olmak üzere solun toplumsal anlamda sınıf dayanağı orta sınıf – küçük burjuvadır.  Devrimci dinamikleri barındıran yapılardaki kişilerin ezici çoğunluğu tam da yukarıda değindiğimiz  üretimden koparılmışlıktan kaynaklı, suni refahın getirisi olan kültürel, ekonomik ve varoluşsal kodlarla yetişe kişilerdir. Buna bu satırları yazanın kendisi de dahildir. Burada bir yandan bu kodlamalara ve algıya karşı savaşırken diğer yandan da an an toplumsal dayanak noktasının ağır basması sonucu oluşan ideolojik-politik gerilim söz konusudur. İdeoloji-politik olarak bir iş cinayeti karşısında verilmesi gereken tepki ve yapılması gereken tavır ve söz açık ve net iken, toplumsal dayanağımız değil harekete geçmeyi, bir iş cinayeti karşısında bazen empati bile kuramamayı sağlayabilmekte.

Fakat bu solun kültürelci ve sadece kimlik politikalarına ses çıkaran bir sol olduğunu göstermez. Elbet azımsanmayacak kapsamda böyle de bir sol mevcuttur. Fakat öte yandan söz konusu kendi toplumsal kesimine yönelik yine sınıf eksenli saldırılar olduğunda, geniş kesimler harekete geçebilmektedir. Bunların en güzel örneği ise belki de Kıbrıs’ın kuzeyinin en büyük neo-liberal saldırılarından biri olan Göç Yasası’na karşı gösterilen tepkiler idi. Ve bu tepkiler bugün hala diri tutulmaya çalışarak, bir toplumsal muhalefet yükseltilmeye çalışılmaktadır. Burada altını çizmek gerek ki, Göç Yasası orta vadede toplumsal kesimleri yoksullaştıracak, proleterleştirecek, emeği değersizleştirecek bir projenin parçasıdır. Kısacası bunu kötülemek anlamında değil, olanın adı anlamında kullanıyorum, Kıbrıslı Türklerin orta sınıf ekonomik karakterine bir darbedir Göç Yasası. Kıbrıslı Türkler kendi sınıfsal konumlarından kaynaklı ekonomik kazanım ve haklarına bir müdahalede, saldırıda güçlü bir tepki gösterebiliyor. Çünkü toplum bir yandan Göç Yasası söz konusu olduğunda kendinden bir şey gittiğinin farkında olabilir veya hissederken, bir emekçinin iş cinayetine kurban gitmesi kendine dair bir şey olarak da hissedilmeye biliniyor. Bir diğer ifade ile orta sınıf bir emekçi ile alt sınıftan bir emekçi arasında politik bağ kurulamamaktadır.

*

Buraya kadar yazılanalar madalyonun bir yüzü. Bu noktada sınıf çıkarlarının savunulması ve bunun mücadelesi çok büyük oranda kamu sektörüne dayalı sınıfsal kazanımların ve suni refah koşullarının savunusu olarak şekillenmektedir. Ne emek sömürüsünün doruk  noktada olduğu özel sektörde ne de göçmen işçilerin emeklerini sattığı alanlarda bir mücadele söz konusudur! Bunun için de ne sendikalardan ne de soldan taraf bir hamle veya çaba varıdr!

Madalyonun diğer yüzü ise emekçi kesimlerin durumuyla ilgilidir. Ki bu da bir ucuyla neoliberal sisteme dokunmakta bir ucuyla da Kıbrıs’ın kuzeyinde yaratılan ucuz iş gücü pazarı gerçeğin!

Kıbrıs’ın kuzeyinde klasik anlamda bir işçi sınıfı yoktur. Fakat bu durum özellikle inşaat sektöründe çalışan emekçi kesimlerin sayısını küçümsemeye neden olmamalıdır. En ağır, en pis ve en zor işi yapan kişilerin Türkiye’den gelen göçmenler olduğu bilinmekte. Ve özellikle inşaat sektörünün patlamasıyla birlikte son 5 yıldır inşaatlarda Arap ülkelerinden ve Afrika’dan da gelen işçilerin giderek artmakta olduğuna şahit olmaktayız. Özellikle bu alanda ama göçmen işçilerin çalıştığı her alanda bir sirkülasyon söz konusudur. Sürekli bir işçi akışı, değişimi ve yenilenmesi söz konusu. Sendikalaşmanın ve örgütlenmenin hali hazırda zor olduğu koşullarda, emekçilerin gelip geçici olması, çoğunun kaçak veya kayıtsız çalıştırılması ve patronun iki dudağı arasına sıkışıp kalmış kaderi, bu alanda örgütlenmeyi zorlaştıran, önünü tıkayan bir başka husustur. Bu alandaki devamsızlık, kopuşlar ve durmaksızın devam eden sirkülasyon göçmenlerin alışıla geldik anlamda örgütlenmelerini ve hareket etmelerini engellemektedir.

Göçmenlik meselesine tekrar döneceğiz. Fakat bu durumun yanında neoliberal döneme özgü, özellikle orta sınıf ve alt sınıfa doğru seyreden, özel sektörde part-time veya full time, güvencesiz ve pek çok sosyal haktan mahrum şekilde çalışan yeni bir toplumsal kesimin oluşuyor olmasının da üzerinde durulmalı. Kamu sektörü karakteri baskın olan toplumsal yapımız bir yandan da yeni bir işçi sınıfının doğum sancılarını çekmekte. Solun ve sendikaların geniş kesimleri henüz bu gerçekliği idrak edebilmiş durumda değil.

Özellikle parti ve sendikaları oluşturan kadrolar kamu sektörü odaklı politika ve mücadele yürütmeyi alışkanlık haline getiren, suni refah dönemi sendikacılık ve particilik algısından kurtulamaması bunun en önemli nedenidir. Kıbrıslı Türklerin içinde gelişen henüz baskın olmasa da bu gidişle önümüzdeki 10 sene içinde baskın olabilecek yeni işçi sınıfı olgusuyla barışmaz ve mücadele anlayışını değiştirmezse, sendikaların da sınıf körü partilerin de kökü sallanmaya başlayacak. Özellikle tam da yeni-işçi sınıfıyla bire bir bağlı olan asgari ücret tespiti süresince sendikaların tek yaptığı şeyin ‘en sert basın açıklaması’ yayınlamak olması,  solun neredeyse tamamının ise sanki de öyle bir şey yokmuş gibi davranması bir yandan Kıbrıslı Türklerin değişmekte olan sınıfsal yapısını henüz idrak edememekle diğer yandan da bu değişimi yaşayanların henüz mücadele sahnesine politik bir özne olarak çıkmaması ve varolanların da bu duruma uyum sağlayamaması tartışılması gereken bir konudur. Sendikal kriz, doğallığında alt sınıf emekçi kesimlerin sorunlarına da duyarsızlaşma ve politik bir atılım gerçekleştirememeyi beraberinde getirmektedir.  İş cinayetlerine sessiz kalınıyor olmasının önemli bir nedeni de sendikal krizdir!

*

Göçmenlere geri dönecek olursak!  Solun içinde dahi yer yer ırkçılığa kadar varan göçmen düşmanlığı olduğu bilinen bir gerçek. Her ne kadar son zamanlarda göçmenlere yönelik ırkçı tepkiler azalsa da her hangi bir kriminal olay ile birlikte yeniden hortlamakta, politik olarak sol içinde de hala semptomlarla kendisini yenilemektedir. Hal böyle olunca bir işçi cinayetinde ölen kişiyi kendinden görmeyen, ona ait hissetmeyen, ona yönelik politik bir hak savunusu çıkışı yapmakta da zorlanabiliyor. Yani Kıbrıslı Türklerin, örgütlerinin, sendikalarının iş cinayetlerine ve emekçi kesimlerin yaşam koşullarına karşı duyarsız, sessiz ve çıkışsız kalması sınıfsal, politik olduğu gibi aynı zamanda da ufaktan bir göçmen ötekileştirmesine de dayanmaktadır.

*

Kıbrıslı Türklerin sınıfsal olarak alt kesimlerden olmaması, ekonomik olarak orta sınıf mensubu  oluşu, Kıbrıslı Türk solunu oluşturan öğelerin de aynı durumda olması proleter kesimlerin yaşadığı zorluk, zülüm ve insanlık durumlarını politik bir söze ve pratiğe taşınmasına engel olmaktadır.  Böyle bir durumda yapılan şey en fazla vicdanların sızlaması ve basın açıklamaları ile günü kurtarma olmaktadır. Tüm bunlar solun da sınıfsal karakterini ve aynı zamanda “sınıf intiharını” gerçekleştirmediğinin nesnel göstergeleridir. Sol “sınıf intiharını” gerçekleştirememiş olabilir ama kapitalizm solu da etkileyen orta sınıf olgusunu gittikçe daraltmakta, şu anki varlığını yok etmektedir.

Kıbrıslı Türklerin gittikçe proleterleşmesi ve yoksullaşması beraberinde şu an ki mücadele anlayışı ve sınıfsal özellikleri de etkileyecektir. Proleterleşen, yoksullaşan ve emeği değersizleşen Kıbrıslı Türkler ve bu coğrafyada hayatını sürdüren göçmenler açısından sınıfsal temellerde verilecek bir mücadeleden başka bir şans ve politik çıkış yoktur.

Talihsiz bir coğrafyada yaşadığımız aşikar. Fakat bu kendi talihsizliğimizin farkında olmayla sınırlı kalmamalı. Bunu ters çevirmek de bizim elimizde. Bir yandan devrimci ve sol hareketler kendi kalıplaşmış, toplumun yüklediği alışkanlıklar ve kültürle boğuşacak bir yandan da  kendi kültürünü de mücadele içerisinde yaratacaktır. Elbet bir program veya mücadele stratejisi önemlidir. Fakat esas belirleyici olan da sokaklarda ve hayatın içinde kurulan ‘başka’ bir yaşamın pratiği, yani devrimci praksisdir.

Bu yazı ilk olarak 18-9-2014 tarihinde ankaradeğillefkosa.org sitesinde yayınlanmıştır.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s