John Berger siyasal düş kırıklıklarının siyasal sabırsızlıklardan kaynaklandığını* yazar ve şöyle devam eder, “Siyasal olarak sabırsızsak, hayal kırıklığı uzakta değil. Mücadele her daimdir. Mücadelenin sonu yoktur.”

Eğer siyaset yapmayı ve mücadeleyi sadece sosyal medyadan en keskin ve öfkeli cümleler yazıp paylaşmak, sonra da Kıbrıs sorunu çözülmediğinde bunalıma girip karalar bağlamak olarak algılıyorsak, yukarıdaki alıntının hiçbir manası kalmaz. Kendisini mikro ve makro iktidar ilişkilerinde sürekli galip gelmek, güç kazanmak ve iktidara sahip olmak üzere konumlandıranlar için de mücadelenin daimiliğine dair her hangi bir anlam beklemek nafile. Çünkü ilkinin pasif bir nihilizme ikincisinin ise iktidar zehirlenmesine kadar yolu vardır. Ki ekseriyetle de öyledir. Arada rollerin karışması ise kaçınılmazdır. Fakat burada ortaklaşılan başka bir husus vardır. O da ufuksuzluk!

Yine John Berger’e başvuracak olursak, bu yılın başında kaybettiğimiz yazar Sanatla Direniş isimli kitabında şöyle demekte: “Öncelikle bir ufuk keşfetmek lazım. Bunun için de umudu tekrar bulmalıyız – yeni düzenin önümüze çıkarttığı ya da çıkartır gibi yaptığı bütün engellemelere rağmen.”**

Bu ufkun öncelikle rahatsız edici bir yanı olmalı. Sadece egemen iktidar ilişkilerini ve o ilişkiler içerisinde fink atan arkası boş maskeleri değil, aynı zamanda kendi gündelik yaşantılarımızı, kendi kendimize yarattığımız mikro iktidar ilişkilerini de sarsacak, dönüştürecek bir ufuk. Yeni bir yaşamın ufkunu keşfetmek, yoldan vazgeçmemekle olacak, deneyimlerle karşılaşmalardan kaçmadan, belki sıfır noktasına dönüp dönüp, yeniden başlayarak ama vazgeçmeyerek.

Milyonuncu kez karşılayarak, kişinin kendisini, deneyimini, en yeni başlangıcını, en eskisini unutmadan. Çükü yaşamak biraz da yeniden ve yeniden başlamaktır. Önceden bize verilmiş bir vicdanımız, bir bilincimiz veya varoluşumuz yoktur. Yaratılmamış uğraklar ve anlamlar vardır. James Joyce’un Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nde ifade ettiği gibi, “Ey yaşam, hoş geldin! Milyonuncu kez gidiyorum karşılamaya deneyimin gerçekliğini, ve dövmeye ruhumun örsünde soyumun yaratılmamış vicdanını.”

Bir dönem çürürken, yenisinin de henüz doğmadığı bir zamanda yaşıyoruz. Gramsci yaşadığı dönemde buna benzer bir cümle kurmuştu, Rollo May’in Yarama Cesareti isimli kitabının açılış cümlesi de aşağı yukarı böyle bir cümleydi. Gramsci’ye 1930’ların çöküşü, Rollo May’e ise 1970’lerin çöküşü bu cümleyi kurdurttu. Buna bir eşik veya geçiş dönemi de diyebiliriz. Belirsizliklerin hakim olduğu zamanlarda kötücül bir nihilizme de, anlamların içinin tek tek oyulduğu aciz bir karamsarlığa da varılabilir. Bunun adına ‘yaşama sevincinin yitimi’ diyebiliriz. Yaşama sevincini yitirmiş kişi, mücadele edemez duruma gelir.

Çağdaşımız John Berger ise umuttan ve ufuk keşfetmekten bahsediyor. Solun yeni kavramlara, yeni stratejilere ve yeni örgütlenme ve mücadele yöntemlerine ihtiyacı olduğu kesin. Dayanışma tam da bu ihtiyaçlardan kalkarak hareket eden fakat günün sonunda geleneksel tavır ve alışkanlıklarla büyük ölçüde yara alan bir hareket oldu. Son bir yıllık süreç olumlulukları olduğu kadar pek çok yanlış ve olumsuzlukla da öğretici ve ders çıkarıcı bir deneyimler bütünü oldu. Solun sadece sınıf mücadelesi, kimlik politikaları veya iktidar ilişkileri bağlamında değil, aynı zamanda ontolojik-varoluşsal olarak da yüzleşmesi ve aşması gereken bir yığın sorunu olduğunu gözlemledik. Dayanışma bir yıla aşkın bir süreyi geride bırakırken, aynı zamanda değişip dönüşmeye de devam ediyor. Kendi yolumuzu yeniden bularak. Sarter Sinekler kitabında hayatın umutsuzluğun öbür yanında başladığını yazar.

Berger’in bahsettiği umuda sıkı sıkı sarılırken ama aynı zamanda Terry Eagleton’ın da altını çizdiği umudun iyimserlik göstergesi değil tam da şu anın, yaşadığımız dönemim karamsarlığı ve kötümserliği içerisinden konuşabilmek olduğunun idrakına vararak. Sadece geleceğin ‘iyimser’ tasvirine dayanıp bugünden ve şu andan uzaklaşarak değil, şu anın karamsarlığında söz ve eylem üreterek.

Hem tregatya hem komedya üreten hayatlar yaşıyoruz. Ne kendimizi ne de sahip olduğumuzu sandığımız şeyleri çok büyütmemeliyiz. Toplumsal makinenin birer parçalarıyız. Her iş gününe o makinenin tamamlayıcıları olarak uyanıyoruz. Her tatil gününe ise bakım ünitesinde uyanıyoruz. “Ben Daniel Blake” isimli Ken Loach filminde haksız yere işsiz kalan Daniel Blake isimli işçi, sistemin tüm alçaklıklarına karşı kendi öz saygısını ve benliğini yitirmeden yaşamak için mücadele eder. John Berger, Prag’da 1969 baharında katıldığı bir konuşmada, pek çok kişinin Batı Avrupa’daki deneyimlerden söz ettikten sonra, söz alan Praglı bir öğrencinin konuşmasından ne kadar çok etkilendiğini anlattığı İstanbul’dan Gelen Telefon isimli kitabında, öğrencinin söylediklerini şöyle aktarıyor: “Buraya kadar geldiğiniz için hepinize teşekkür ederiz. Ancak derin bir uykudasınız. Size iyi uykular diliyoruz. Bize gelince, bizim meselemiz önümüzdeki 24 saati azami özsaygı ve haysiyetle ve asgari tavizle yaşamayı becermek. Bizim tek derdimiz özsaygımız, haysiyetimizi yitirmeden yaşamak.” Berger daha sonra yazdığı her şeyin bu sözlerle bağlantılı olduğunu söyleyerek ne kadar etkilendiğini ifade eder.

Özsaygı, haysiyet, asgari taviz…

*

Kimsenin oynamadığı, herkesin seyrettiği ve sadece söylendiği bir oyun. İçi boş imajlar, bedensiz giysiler ve anlamı kaybedilmiş kavramlar. Bellek diye bir şey neredeyse kalmadı. İktidarın dili, iktidarın hafızası, iktidarın kültürü tüm alışkanlıklarımızı belirlemekte. Yeni bir hayat mücadelesi, bir ufuk keşfetmek için önce kendimizden vazgeçmeliyiz.

John Berger’i çok andık, bir kez daha analım: “Gizli bir yetimler ittifakı öneririm. Birbirimize göz kırparız. Hiyerarşiyi reddederiz. Her türlü hiyerarşiyi. Dünyanın pisliğini olduğu gibi kabullenir, buna rağmen nasıl hayatta kaldığımıza dair hikayeleri paylaşırız. Münasebetsiziz biz, kopuğuz. Evrendeki yıldızların yarısından fazlası hiçbir takım yıldıza ait olmayan yetim yıldızlardır. Takımyıldızlarının hepsinden daha fazla ışık verirler.”****

Berger’in önerisine var mısınız?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

*İstanbul’dan Gelen Telefon – Metis

** Sanatla Direniş – Metis

**** Hoşbeş – Metis

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s