Yıkımın adı: Taş ocakları

Yıkımın adı: Taş ocakları

Son yıllarda gittikçe başat bir faktör haline gelen ekolojik kriz, hem yerel hem de evrensel ölçekte etkiler ve sonuçları barındırmakta. Söz konusu olan sadece iklim değişikliği veya doğanın tahribatı değil, bir bütün olarak içinde yaşadığımız ekosistemin üretim ilişkilerinden, tüketim tarzlarından ve yaşam alışkanlıkların dolayı tahakküm altına alınmasının sonucu olarak artık alarm vermesi, imdat frenine basmasıdır.

Doğanın tahakküm altına alınması, ona sömürülecek, talan edilecek ve insanlığın ilerlemesi için kullanılacak sonsuz bir meta olarak yaklaşılması, bugün artık geri dönüşü olmayan hasarları ve felaketleri hazırladı. İnsanın özellikle de rasyonalite ve modernizmle beraber doğa üzerinde, doğanın hakimi olarak tanımlanması, aklın egemenliğinin şekillenecek olan sistemlerin rehberi haline gelmesi, tarihsel süreç içerisinde insan ile doğa ilişkisini sömüren-sömürülen ilişkisine indirgedi. Özellikle küresel ısınmanın etkilerinin, sera gazı artışlarının araştırıldığı çalışmalara bakıldığında, 1800’lerden başlayan fakat özellikle de 1980’lerle beraber bir önceki döneme gerek hız gerekse de nitelik olarak ciddi farklar atan sürekli bir kötüye gidiş olduğunun farkına varılacaktır.

Ülkemizde de farklı farklı alanlarda doğanın talanı sınırsız bir şekilde yaşanmaktadır. Özellikle inşaat alanında yaşanan plansız, ihtiyaçların çok ötesinde ve aşırı yapılaşmanın yarattığı sonuçlar itibariyle durum iç açıcı değildir. Buradan lafı daha fazla dolandırmadan, üzerinde durmak istediğimiz meseleye, yani taş ocaklarına gelelim.

Yıkımın adı: Taş ocakları!

Hemen her gün taş ocaklarının yarattığı yıkımı kuzey dağlarına her baktığımızda şahit oluruz. Öyle ki, içimizde bir huzursuzluk duyarak, biraz da hayıflayarak tekrar yolumuza devam ederiz. Rahatsızlık duyulsa da neredeyse bu durum artık normalleştirilmiş bir hale geldi. Bugüne kadar hükümet deneyimi de yaşamış tüm partiler, taş ocakları konusunda yapabilecekleri pek çok şey varken, neredeyse hiçbir şey yapmamışlar, göz göre göre bu yıkıma geçit verilmiş ve hala da verilmektedir.

Sol siyasetin en belirgin özelliği ve farkı alternatif siyasetler üreterek, yaşamı dönüştürebilme kapasitesini üretimleri doğrultusunda arttırmaktır. Dayanışma olarak da Kıbrıs’ın kuzeyinde artık böyle bir siyasetin var olmadığı tespiti ile yola çıkmış ve çeşitli atölyelerde üretimler yapmaya başlamıştık. Bu üretimlerin ilk sonucu da Ekoloji-Taş ocakları atölyesinin çalışması olan “Taş ocakları ve alternatifler siyaseti” kitapçığı oldu. Dayanışma olarak hazırladığımız çalışmada, gerek ülkemizdeki ekoloji mücadelesine bir katkı, gerek taş ocakları özelinde dillendirilen pek çok söz ile Dayanışma’nın kendi sözünün kesişim noktalarında derinleştirmek gerekse de yıllar içerisinde yenilenecek ve geliştirilecek taş ocaklarının durumuyla ilgili bilgileri içerecek bir çalışma amaçlanmıştı.  Fakat bunların da yanında taş ocaklarının yarattığı ekolojik yıkım karşısında geleneksel tepkisel çıkışlarla değil, alternatif öneriler ve somut talepleri de ekledik.

Ülkemizde bugün itibariyle aktif 36, pasif 20 toplam 56 taş ocağı ve onların yarattığı sınırsız bir yıkım ve talan vardır. Aşağıda Dayanışma olarak bu konuya dair hazırladığımız kitapta geliştirdiğimiz önerileri özetlemeye çalışacağım.

  1. Kooperatifleşme

Kooperatifleşme başlığı altında doğanın kâr elde edilecek bir meta olmadığı zemininden hareketle iki temel öneri geliştirdik. Burada altının çizilmesi gereken nokta geleneksel siyasetin ötesine geçerek ne özelleştirme ne de devletleştirme noktasında duruldu. Taş ocakları konusunda çözümün katı bir devletleştirme politikası ile katı bir serbestleştirme politikası değil, toplumsal ve ekolojik duyarlılıkları temel alan toplumsallaştırma politikası izlenmesi gerektiğinin altı çizildi. Bu minvalde de temel olarak herhangi bir toplumsal ve ekolojik kaygı gütmeyen özel şirketlerin taş ocağı işletmesinin yasaklanmasını ve bu alanda katılımcı bir kooperatif modelinin hayata geçmesi önerildi. Katılımcılıktan kasıt ise, gerek işçiler, gerek mühendisler, gerek meslek hastalığı uzmanları, gerekse de ekolojistler tarafından kolektif ve katılımcı bir şekilde planlanacak, kriterleri belirlenecek bir yapı ön görüldü. Böyle bir yapısal dönüşüme gidilmeksizin de taş ocaklarına dair geliştirilen diğer önerilerin karşılığı olmayacaktır. Çünkü ne devlet ne de şirketler ekolojik ve toplumsal hassasiyetler üzerinden değil, plansızlık, denetimsizlik, maksimum tüketim ve kâr üzerinden hareket etmektedir.

  1. Planlama

Tüm sektörlerde olduğu gibi taş ocakları alanında da planlama en önemli ve hayati temeli teşkil etmektedir. Ne yazık ki ülkemizdeki plansızlıktan en çok nasibini almakta olan alanlardan biri de ekolojidir. Taş ocaklarının çok yönlü bir planlama olmaksızın işletilmesi günün sonunda kısa zamanda maksimum üretim kaygısı ile yaşanan yıkımı perçinlemektedir. Ekonomik, sosyal, nüfus ve ihtiyaçlar alanında kapsamlı bir planlama yapılmaksızın, taş ocakları alanında bir iyileştirme de söz konusu olmayacaktır. Bu anlamda ihtiyaçların planlanması, ihtiyaçların azaltılması ve sektörel bazda planlama ile gerçekten ne kadar taş ocağına ihtiyaç duyulduğu ve ne kadarından vazgeçilebileceği ortaya çıkacaktır.

  1. Denetim

“Taş Ocakları ve Alternatifler Siyaseti” kitabında denetimin sadece devlete bırakılması değil, katılımcı ve hesap sorma yetkisi olan bir denetim mekanizmasının oluşturulması tespiti yapılmakta. Taş ocaklarını denetleyebilecek somut olarak kamu kurumlarının da içinde olacağı, aynı zamanda konuya müdahil ve uzmanlık alanları olan demokratik kitle örgütlerinin, derneklerin, ilgili odalarının ve birliklerin katılımı ile oluşturulacak bir denetim mekanizması gereklidir.

  1. Beşparmak dağlarının özel çevre koruma bölgesi ilan edilmesi

1990 yılının sonuna kadar Gaziveren-Kumköy kıyı şeridinde açılan taş ocakları, yeraltın sularında aşırı tuzlanmaya neden olduklarından dolayı o tarihten sonra Beşparmak dağlarına alındı. Böylece de Beşparmak dağlarının oyulma süreci de başlamış oldu. 2008 yılı itibarı ile dağın 2,736,000 m3’lük alanını talan etmiştir. Yapılan çalışmalarda Beşparmak dağlarının özel çevre koruma bölgesi ilan edilmesi gerektiği vurgulanırken, taş ocakları ile dağların oyulması devam etmekte. taş ocaklarının ekolojik zararları göz önünde bulundurulduğunda, Girne Dağları’nın bir an önce özel çevre koruma bölgesi olarak ilan edilmesi gereklidir. Bununla birlikte bölgede bulunan taş ocaklarının sayısının azaltılması, etkin/aktif olmayanlarının kapatılması ve rehabilitasyonlarının bir an önce hayata geçirilmesi gereklidir.

  1. Maden mühendisi ihtiyacı

Ülkemizde maden mühendisi ihtiyacı acil bir ihtiyaç olmakla birlikte, bu yönde eğitim alanları ve olanakları yaratılmalı, bu amaçla insan yetiştirilmesi için teşvik olunmalıdır. Maden mühendisi ihtiyacı sadece taş ocaklarında istihdam alanı sağlamayacaktır. Aynı zamanda sağlıklı bir denetim ve planlama süreçlerinde de gerek kamu kuruluşlarının niteliğini gerekse de demokratik kitle örgütlerinin potansiyelini geliştirecektir. Bu da planlama ve denetim süreçlerine olumlu yönde katkı sağlayacaktır.

  1. İş yeri hekimliği ihtiyacı

Taş ocakları özellikle akciğer ve solunum yolu temelli pek çok meslek hastalığına neden olmaktadır. Bu anlamda, önleyici hekimlik ve iş yeri hekimliği uygulamaları hayati önem taşımaktadır. Ülkemizde eksikliği hissedilen iş yeri hekimliği noktasında gerek yasal gerekse de pratik açılımlara gidilmeli ve meslek hastalıklarına dair önleyici bir strateji benimsenmelidir.

  1. Sendikalaşma

Taş ocakları iş kolunda sektörel bir sendikalaşma sürecini başlatacak girişimlerin yapılması ve bu yönde gerek yasal, gerekse de pratik somut adımların atılması şarttır. Taş ocakları alanında çalışan tüm emekçilerin sendikalaşmasının önündeki engeller kaldırılmalıdır. Bu amaçla işverenlerin, Çalışma Bakanlığı ve örgütlü sendikaların hazırlayacağı sektörel bir toplu iş sözleşmesinin hayata geçmesi elzemdir.

8 – Rehabilitasyon zorunluluğu

Taş ocaklarının çevreye ve doğaya yarattığı tahribat ve kirlilikten dolayı, rehabilitasyon zorunluluğu getirilmelidir. Ülkemizde çalışır ve atıl durumda olan taş ocaklarıyla ilgili olarak; rezervlerin kullanım süreleri belirlenip bu alanların rehabilitasyonu ile ilgili yasal mevzuat oluşturulması gerekmektedir.

 9-İnşaat atıklarının geri dönüşümü

İnşaat atıklarının geri dönüşümü ve yeniden kullanımı çevre kirliliğini azaltmak, doğal kaynakların daha uzun ömürlü olmasını sağlamak ve taş ocaklarının çevreye verdiği zararı azaltmak açısından büyük önem taşımaktadır.

İnşaat sektöründe tüketilen malzemelerin başında beton, mermer, asfalt, ahşap, çatı atıkları, alüminyum, demir gibi malzemeler gelmektedir. Talep ve tüketim açısından baktığımızda geri dönüşümün özellikle inşaat alanında yaygın bir şekilde uygulanmasının önemli miktarlarda ekonomik katkı ve hammadde kaynağı sağlayacağı görülebilir.

10 – İhraç faaliyetlerinin yasaklanması

Yeşil Hat Tüzüğü’nün uygulanmaya başlaması ile 2004 yılından sonra, özellikle inşaat sektöründe tuğla ve alçıtaşı ihracatında aşırı artış gözlemlenmektedir. Tuğla ve alçıtaşı ihracatı, öz kaynaklarımızın sömürülmesine yol açmaktadır. Tuğla ve alçıtaşı üretimi esnasında, hız kazanan taş ocakçılığı faaliyetleri plansız ve denetimsiz olmaları ile birlikte ihtiyaç fazlası üretim gerçekleştirmekte, bu da doğal tahribatın boyutunu dramatik bir şekilde artırmaktadır. Özellikle Annan Planı sonrası yaşanan patlamada, taş ocaklarının faaliyetlerinde de inanılmaz artışalar olduğunu bunun bir kısmının da güneye ihraç edilen malzemelerden motivasyon aldığını ekleyebiliriz. Küçük bir ada ülkesinde, bu yönde bir ihracatın yasaklanmalıdır.

11- Alternatif modeller arayışı

Son dönemlerde özellikle ekoköylerde yapımına başlana kerpiç evler, hem Ada kültürünün ve geçmişinin önemli bir sembolü olması bakımından hem mevsimsel uyumluluk hem de ekolojik ve dayanıklılık bakımından önemli bir alternatif modeldir.

Son söz

Tüm bu önerilerin dışında, aynı zamanda toplumsal ve bireysel anlamda da tüketim alışkanlıklarıyla yüzleşebilmesi gerektiği aşikârdır. Bu da bir yanıyla sermayenin, daha fazla kâr elde etme güdüsünün ve büyüme hırsının ekoloji ve sosyal yaşam üzerindeki tahakkümüyle bağlantılı iken diğer bir yanıyla da bireysel ve toplumsal alışkanlıklarımızın ekolojik bir bağlamda sorgulanması ve dönüştürülmesi ile de bağlantılı bir mücadeleyi gerektirmektedir.

Burada var olan sömürü sisteminin devamından yana olanların işaret ettiği gibi ‘daha duyarlı insanlar olursak çevre sorunları da azalmaya başlar’ tarzı liberal bir yaklaşımdan bahsetmiyoruz. Sermayenin tahakküm ilişkilerine ve ekolojik yıkıma karşı mücadelenin bir sistem sorunu olduğu ve sistemi dönüştürmeden söz konusu ilişkilerin de dönüşmeyeceği, iyileşmeyeceği ortadadır.  Fakat bunu yaparken de sistemin bünyemize kodladığı etik ve kültürel alışkanlıklarla da baş edebilmenin, dönüştürebilmenin ve ekolojik bir toplumun değerlerini gündelik hayatlarımız ve ilişkilerimiz içerisinde türetebilmeliyiz.

Kaynak: Taş Ocakları ve Alternatifler Siyaseti

Bu yazı ilk olarak 29 Ocak 2017 tarihli Gaile dergisinin 402. sayısında yayınlandı.

İŞ CİNAYETLERİNE NEDEN SESSİZ KALIYORUZ?

İŞ CİNAYETLERİNE NEDEN SESSİZ KALIYORUZ?

CİNAYET KAPİTALİZMİ VE SOL – 2

Bu yazının ilki Girne’deki iş cinayetinden sonra kaleme alınmıştı. Fakat ne yazı ki şu an okumakta olduğunuz ikincisi de Mutluyaka’da gerçekleşen iş cinayetinin ardından yazılmaktadır. Ve ne yazık ki, aynen bir önceki cinayette olduğu gibi iş cinayetleri konusunda solda dahi herhangi bir kamuoyu tepkisi oluşamamakta.

Trafik kazaları, kadın istismarı veya kadına şiddet, LGBT bireylerle ilgili ayrımcılık, nefret söylemleri, ekoloji meselesi veya insan hak ve özgürlükleri konu olduğunda başta demokrat, ilerici ve farklı geleneklerden gelme sol yapılar olmak üzere toplumun geniş kesimleri tepki vermekte; harekete geçerek tepkiyi eyleme hatta kampanyaya da dökmektedir. Fakat söz konusu mesele asgari ücret konusu, işçi hakları veya özellikle de son dönemde yaşanan iş cinayetleri olunca söz konusu tepki, en iyi ihtimalle bir basın açıklamasından öteye geçmez. Devrimci mücadele veren yapılar da dahil olmak üzere solun tümünün bu noktada hareketsiz kalması üzerine düşünülmesi gereken bir durumdur. Bu yazıda da daha çok kendi kendime konuşurken kafamda yürüyen fikirleri paylaşacağım.

Öncelikle herhangi bir sınıfsal kaygı gütmeyen ve emekçi sınıftan ve ideolojisinden kaçışını tamamlayarak tamamen liberalizmi kucaklayan ‘sol’ ile ilgili olarak bu konuda herhangi bir refleks veya örgütlü tepki göstermesini beklemek içten bile değil artık.  Fakat burada bunun öznelinden bahsetmeyeceğiz.  Başını CTP’nin çektiği liberal sol ve liberaller için bu konularda politik duyarlılık geliştirmemeleri artık şaşılası bile değildir. Burada genel olarak Kıbrıslı Türk solunun ve devrimci hareketinin bu konuda bu denli sessiz kalışının nedenlerini düşüneceğiz.

Bu noktada akla ilk olarak Kıbrıslı Türklerin sosyo ekonomik durumu gelmekte. Yani sınıfsal varoluşu! Kıbrıslı Türkler ekonomik dayanakları orta sınıftır. Kamu sektörü odaklı gelişim de bunun zeminin oluşturmaktadır.  Ganimet, suni refah gibi olgular ise orta sınıf özellikler yanında Kıbrıslı Türklerin kültürel olarak küçük burjuva özellikler taşımasında etkili olmuştur. Genel olarak orta sınıf, küçük burjuva ve küçük burjuva karakter özellikleri baskın olan bir toplumuz. Bunun çeşitli nedenleri var, burada uzun uzadıya saymaya yer yok. Ama bunların en başında üretimden koparılarak üretmeyen hale gelmiş, buna rağmen de üretmeden kendisi için suni bir refah ve zenginlik yaratıldığını sayabiliriz.  Ve elbette ganimet üzerinden zenginleşme!

Kendi kaderi sadece politik olarak değil aynı zamanda ekonomik olarak da elinde olmayan ve bir yandan ganimete bir yandan da hazıra alışan bir toplumsallığın karakter özellikleri ister istemez o toplumun bağrında yeşeren sol ve devrimci akımları da etkiler, etkilemekten de öte bu özellikleri zaten içinde taşır. Daha başındayken altını çizmekte fayda var. Burada küçük burjuvalık ve orta sınıf, sol içi bir hakaret veya negatifleme anlamında kullanılmamaktadır. Burada toplumsal, sınıfsal olarak hangi ekonomik kesime tabii olunduğunu ve onun kültürünü ifade etmek için kullanılmaktadır. Yani Kıbrıs’ın kuzeyinde devrimci solun da dahil olmak üzere solun toplumsal anlamda sınıf dayanağı orta sınıf – küçük burjuvadır.  Devrimci dinamikleri barındıran yapılardaki kişilerin ezici çoğunluğu tam da yukarıda değindiğimiz  üretimden koparılmışlıktan kaynaklı, suni refahın getirisi olan kültürel, ekonomik ve varoluşsal kodlarla yetişe kişilerdir. Buna bu satırları yazanın kendisi de dahildir. Burada bir yandan bu kodlamalara ve algıya karşı savaşırken diğer yandan da an an toplumsal dayanak noktasının ağır basması sonucu oluşan ideolojik-politik gerilim söz konusudur. İdeoloji-politik olarak bir iş cinayeti karşısında verilmesi gereken tepki ve yapılması gereken tavır ve söz açık ve net iken, toplumsal dayanağımız değil harekete geçmeyi, bir iş cinayeti karşısında bazen empati bile kuramamayı sağlayabilmekte.

Fakat bu solun kültürelci ve sadece kimlik politikalarına ses çıkaran bir sol olduğunu göstermez. Elbet azımsanmayacak kapsamda böyle de bir sol mevcuttur. Fakat öte yandan söz konusu kendi toplumsal kesimine yönelik yine sınıf eksenli saldırılar olduğunda, geniş kesimler harekete geçebilmektedir. Bunların en güzel örneği ise belki de Kıbrıs’ın kuzeyinin en büyük neo-liberal saldırılarından biri olan Göç Yasası’na karşı gösterilen tepkiler idi. Ve bu tepkiler bugün hala diri tutulmaya çalışarak, bir toplumsal muhalefet yükseltilmeye çalışılmaktadır. Burada altını çizmek gerek ki, Göç Yasası orta vadede toplumsal kesimleri yoksullaştıracak, proleterleştirecek, emeği değersizleştirecek bir projenin parçasıdır. Kısacası bunu kötülemek anlamında değil, olanın adı anlamında kullanıyorum, Kıbrıslı Türklerin orta sınıf ekonomik karakterine bir darbedir Göç Yasası. Kıbrıslı Türkler kendi sınıfsal konumlarından kaynaklı ekonomik kazanım ve haklarına bir müdahalede, saldırıda güçlü bir tepki gösterebiliyor. Çünkü toplum bir yandan Göç Yasası söz konusu olduğunda kendinden bir şey gittiğinin farkında olabilir veya hissederken, bir emekçinin iş cinayetine kurban gitmesi kendine dair bir şey olarak da hissedilmeye biliniyor. Bir diğer ifade ile orta sınıf bir emekçi ile alt sınıftan bir emekçi arasında politik bağ kurulamamaktadır.

*

Buraya kadar yazılanalar madalyonun bir yüzü. Bu noktada sınıf çıkarlarının savunulması ve bunun mücadelesi çok büyük oranda kamu sektörüne dayalı sınıfsal kazanımların ve suni refah koşullarının savunusu olarak şekillenmektedir. Ne emek sömürüsünün doruk  noktada olduğu özel sektörde ne de göçmen işçilerin emeklerini sattığı alanlarda bir mücadele söz konusudur! Bunun için de ne sendikalardan ne de soldan taraf bir hamle veya çaba varıdr!

Madalyonun diğer yüzü ise emekçi kesimlerin durumuyla ilgilidir. Ki bu da bir ucuyla neoliberal sisteme dokunmakta bir ucuyla da Kıbrıs’ın kuzeyinde yaratılan ucuz iş gücü pazarı gerçeğin!

Kıbrıs’ın kuzeyinde klasik anlamda bir işçi sınıfı yoktur. Fakat bu durum özellikle inşaat sektöründe çalışan emekçi kesimlerin sayısını küçümsemeye neden olmamalıdır. En ağır, en pis ve en zor işi yapan kişilerin Türkiye’den gelen göçmenler olduğu bilinmekte. Ve özellikle inşaat sektörünün patlamasıyla birlikte son 5 yıldır inşaatlarda Arap ülkelerinden ve Afrika’dan da gelen işçilerin giderek artmakta olduğuna şahit olmaktayız. Özellikle bu alanda ama göçmen işçilerin çalıştığı her alanda bir sirkülasyon söz konusudur. Sürekli bir işçi akışı, değişimi ve yenilenmesi söz konusu. Sendikalaşmanın ve örgütlenmenin hali hazırda zor olduğu koşullarda, emekçilerin gelip geçici olması, çoğunun kaçak veya kayıtsız çalıştırılması ve patronun iki dudağı arasına sıkışıp kalmış kaderi, bu alanda örgütlenmeyi zorlaştıran, önünü tıkayan bir başka husustur. Bu alandaki devamsızlık, kopuşlar ve durmaksızın devam eden sirkülasyon göçmenlerin alışıla geldik anlamda örgütlenmelerini ve hareket etmelerini engellemektedir.

Göçmenlik meselesine tekrar döneceğiz. Fakat bu durumun yanında neoliberal döneme özgü, özellikle orta sınıf ve alt sınıfa doğru seyreden, özel sektörde part-time veya full time, güvencesiz ve pek çok sosyal haktan mahrum şekilde çalışan yeni bir toplumsal kesimin oluşuyor olmasının da üzerinde durulmalı. Kamu sektörü karakteri baskın olan toplumsal yapımız bir yandan da yeni bir işçi sınıfının doğum sancılarını çekmekte. Solun ve sendikaların geniş kesimleri henüz bu gerçekliği idrak edebilmiş durumda değil.

Özellikle parti ve sendikaları oluşturan kadrolar kamu sektörü odaklı politika ve mücadele yürütmeyi alışkanlık haline getiren, suni refah dönemi sendikacılık ve particilik algısından kurtulamaması bunun en önemli nedenidir. Kıbrıslı Türklerin içinde gelişen henüz baskın olmasa da bu gidişle önümüzdeki 10 sene içinde baskın olabilecek yeni işçi sınıfı olgusuyla barışmaz ve mücadele anlayışını değiştirmezse, sendikaların da sınıf körü partilerin de kökü sallanmaya başlayacak. Özellikle tam da yeni-işçi sınıfıyla bire bir bağlı olan asgari ücret tespiti süresince sendikaların tek yaptığı şeyin ‘en sert basın açıklaması’ yayınlamak olması,  solun neredeyse tamamının ise sanki de öyle bir şey yokmuş gibi davranması bir yandan Kıbrıslı Türklerin değişmekte olan sınıfsal yapısını henüz idrak edememekle diğer yandan da bu değişimi yaşayanların henüz mücadele sahnesine politik bir özne olarak çıkmaması ve varolanların da bu duruma uyum sağlayamaması tartışılması gereken bir konudur. Sendikal kriz, doğallığında alt sınıf emekçi kesimlerin sorunlarına da duyarsızlaşma ve politik bir atılım gerçekleştirememeyi beraberinde getirmektedir.  İş cinayetlerine sessiz kalınıyor olmasının önemli bir nedeni de sendikal krizdir!

*

Göçmenlere geri dönecek olursak!  Solun içinde dahi yer yer ırkçılığa kadar varan göçmen düşmanlığı olduğu bilinen bir gerçek. Her ne kadar son zamanlarda göçmenlere yönelik ırkçı tepkiler azalsa da her hangi bir kriminal olay ile birlikte yeniden hortlamakta, politik olarak sol içinde de hala semptomlarla kendisini yenilemektedir. Hal böyle olunca bir işçi cinayetinde ölen kişiyi kendinden görmeyen, ona ait hissetmeyen, ona yönelik politik bir hak savunusu çıkışı yapmakta da zorlanabiliyor. Yani Kıbrıslı Türklerin, örgütlerinin, sendikalarının iş cinayetlerine ve emekçi kesimlerin yaşam koşullarına karşı duyarsız, sessiz ve çıkışsız kalması sınıfsal, politik olduğu gibi aynı zamanda da ufaktan bir göçmen ötekileştirmesine de dayanmaktadır.

*

Kıbrıslı Türklerin sınıfsal olarak alt kesimlerden olmaması, ekonomik olarak orta sınıf mensubu  oluşu, Kıbrıslı Türk solunu oluşturan öğelerin de aynı durumda olması proleter kesimlerin yaşadığı zorluk, zülüm ve insanlık durumlarını politik bir söze ve pratiğe taşınmasına engel olmaktadır.  Böyle bir durumda yapılan şey en fazla vicdanların sızlaması ve basın açıklamaları ile günü kurtarma olmaktadır. Tüm bunlar solun da sınıfsal karakterini ve aynı zamanda “sınıf intiharını” gerçekleştirmediğinin nesnel göstergeleridir. Sol “sınıf intiharını” gerçekleştirememiş olabilir ama kapitalizm solu da etkileyen orta sınıf olgusunu gittikçe daraltmakta, şu anki varlığını yok etmektedir.

Kıbrıslı Türklerin gittikçe proleterleşmesi ve yoksullaşması beraberinde şu an ki mücadele anlayışı ve sınıfsal özellikleri de etkileyecektir. Proleterleşen, yoksullaşan ve emeği değersizleşen Kıbrıslı Türkler ve bu coğrafyada hayatını sürdüren göçmenler açısından sınıfsal temellerde verilecek bir mücadeleden başka bir şans ve politik çıkış yoktur.

Talihsiz bir coğrafyada yaşadığımız aşikar. Fakat bu kendi talihsizliğimizin farkında olmayla sınırlı kalmamalı. Bunu ters çevirmek de bizim elimizde. Bir yandan devrimci ve sol hareketler kendi kalıplaşmış, toplumun yüklediği alışkanlıklar ve kültürle boğuşacak bir yandan da  kendi kültürünü de mücadele içerisinde yaratacaktır. Elbet bir program veya mücadele stratejisi önemlidir. Fakat esas belirleyici olan da sokaklarda ve hayatın içinde kurulan ‘başka’ bir yaşamın pratiği, yani devrimci praksisdir.

Bu yazı ilk olarak 18-9-2014 tarihinde ankaradeğillefkosa.org sitesinde yayınlanmıştır.

Yaşadığımız felaket

Yaşadığımız felaket

Şimdi haberler:
Küresel ısınma en çok yoksulları etkiliyor

Oxfam’ın raporuna göre, dünyadaki karbon emisyonunun yarısına dünya nüfusunun en zengin yüzde 10’luk dilimi yol açmasına rağmen, küresel ısınmadan en çok etkilenenleri yoksullar oluşturuyor.
Uluslararası yardım kuruluşu Oxfam, dünyanın karbon emisyonunun yarısını, dünya nüfusunun en zengin yüzde 10’luk diliminin ürettiğini açıkladı.
Dünya nüfusunun en zengin yüzde 1’lik kısmının, en yoksul yüzde 10’luk kesime göre 175 kat fazla karbon salınımına neden olduğu ifade edilen raporda, en yoksul yüzde 50’lik nüfusun ise karbon salınımının sadece yüzde 10’una yol açtığına işaret edildi.
Dünyadaki toplam karbon emisyonunun yarısını dünya nüfusunun en zengin yüzde 10’luk diliminin ürettiği vurgulanan raporda, buna karşın, küresel ısınmadan en çok etkilenen kesimin yoksullar olduğuna dikkat çekildi. (TRTTÜRK, 2 Aralık Çarşamba)
Modern tarihin en sıcak yılını yaşıyoruz

Dünya’da Kasım ayında sıcaklılarda yine bir rekor kırıldı. ABD’li bilim insanları, devam eden ısınma trendi ışığında 2015’in modern tarihin en sıcak yılı olacağını söyledi.
Geçen ay, son 136 yılın en sıcak Kasım ayı yaşandı. Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi (NOAA), böylece yedi ay arka arkaya sıcaklık rekoru kırıldığını kaydetti.
Kasım ayında karada ve okyanus yüzeyinde kaydedilen sıcaklık 20’nci yüzyıl ortalamasından 0.97 santigrat derece daha fazla çıktı.
Bilim insanları, bu trendi insanlar tarafından sebep olunan iklim değişikliğine bağlıyor. Fosil yakıtların kullanımı sonucu sera gazı atmosfere yayılıp orada ısıyı tutuyor. (Ajanslar, 18 Aralık 2015)

Filipinler’de ulusal alarm verildi

Filipinler’in doğusunda ve orta kesiminde hafta sonundan bu yana etkili olan Melor Tayfunu nedeniyle ülkede “ulusal felaket” ilan edildi.
Filipinler Atmosfer, Jeofizik ve Astronomi Müdürlüğü yetkilileri söz konusu tayfunun ülkenin 27 eyaletinden 23’ünde etkili olduğunu belirtti.
Filipinler hükümeti, son bir haftadır ülkenin büyük bölümünde etkisini gösteren tayfun nedeniyle “ulusal felaket” ilan ederken, tayfunun etkili olduğu bölgelerde halk sel ve heyelana karşı uyarıldı. (Ajanslar, 19 Aralık 2015)

NASA’dan İstanbul için korkutan uyarı!

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi, (NASA) çevre kirliliğine ilişkin uydu haritalarını yayınladı. Son 10 yılda İstanbul’daki kontrolsüz büyüme ile havadaki solunumu kirleten azot dioksit oranının yüzde 50 oranında arttığını tespit etti. (Ajanslar, 20 Aralık 2015)

Doğaya ihanetin bedeli!

Girne bölgesi dün şiddetli yağmura uyandı, birçok ev ve iş yerini su bastı. Uzun bir süreden sonra aşırı yağmur nedeniyle Girne ve çevresinde sel felaketi yaşandı. Bir gün boyunca süren yağmur ve Edremit Deresi’nin taşması nedeniyle sular bölgede hayatı felç etti. Yağmurun yanı sıra fırtınanın etkisiyle de bazı evler hasar görürken, bazı atıklar etrafa saçıldı, Edremit ve Karaman’daki toprak alanlardaki taşlar yola döküldü. Özellikle Karaoğlanoğlu bölgesinde bazı evler ve işyerleri suya teslim olurken, Edremit Deresinden gelen sel suları 3 arabanın sürüklenmesine neden oldu.  Yollar sular altında kalırken, bazı vatandaşlar kendi önlemini kendisi aldı. Girne Kaymakamlığı, Girne Belediyesi, Sivil Savunma ve İtfaiye ekipleri yollarda çalışma yaparken, selden mağdur olan vatandaşların yardımına koştu. (Yenidüzen, 18 Aralık 2015)
Yukarıda okuduğunuz haberler sadece geçtiğimiz haftalarda gazetelerde yayınlanan ve göze çarpan gelişmeler. Bu ve buna benzer olaylar masum bir öngörü olarak 1980’lerin sonunda uluslararası iklim camiasında, iklimbilimciler dillendirdiğinde, iklim değişimi hakikati ile yüzleşmekten kaçınan neo-liberal elitler tarafından en basit biçimiyle huzur bozan felaket tellalları olarak damgalanıyordu. Bugün ise felaketin kendisi yaşadığımız gerçeklik haline dönüştü.

Aralık ayı başında Paris’te BM İklim Değişikliği 21. Taraflar Konferansı (COP21) toplandı. Toplantı sonucunda 195 ülke ortak bir anlaşma imzalayarak, uluslararası camiada başını ABD’nin çektiği bir ‘başarı öyküsü’ dillendirilmeye başladı.

Peki tarihe Paris Anlaşması diye geçen ortak mutabakat neyi içeriyor ve bu anlaşmanın anlamı ne? Gerçekten iklim değişikliğine karşı mücadelede nitelikli bir adım mı, yoksa iklim değişikliğinin doğrudan sorumluluğunu omuzlarında taşıyan neoliberal sistemin elitlerinin ihtiyacı olan bir ‘başarı öyküsü’ mü?

Kıbrıslı Türkler’in pek gündeminde olmasa da dünya denen gezegenin bir parçası olmamızdan ve Kıbrıs Sorunu’ndan daha yaşamsal olduğundan ötürü (çünkü temelde Kıbrıs Sorunu’nun çözümü üzerinde yaşanabilecek bir gezegen olukça mümkün olacaktır) küresel iklim değişikliği ve buna yönelik iklim adaleti mücadelesi doğrudan bizi de ilgilendiriyor.

Paris’ten çıkan sonuç: Küresel bir kandırmaca oyunu!

Paris’te 195 ülkenin vardığı anlaşma sanayi devriminden günümüze kadar gerçekleşen ortalama sıcaklık artışını 1.5 ile 2 C arasında sınırlandırılmasını öngörüyor.
Anlaşmayla birlikte ayrıca karbon salınımlarının azaltılması ve sera gazı emisyonunun düşürülmesi ile ilgili ülkesel çaptaki planların beş yılda bir gözden geçirilmesini ve gelişmekte olan ülkelere bu yönde yılda 100 milyar dolar fon aktarılmasını öngörüyor.
Paris Anlaşmasına 195 devlet de imza attı. Fakat ilk etapta kulağa hoş gelen bu ifadeler ne karbon emisyonlarını azaltacak ne de sıcaklığı bilim insanlarının ifade ettiği bilimsel düzeyde tutacak.

Anlaşma süslü ifadelerle kamuoyu ile paylaşıldı. Fakat anlaşmanın kilit noktasını süslü ifadeler değil, süslü ifadelerin arkasına saklanan gerçekler oluşturmakta. Kısaca ifade etmek gerekirse;

• Anlaşma herhangi bir somut içeriği barındırmıyor. Karbon salınımlarının azaltılması, sera gazı emisyonunun düşürülmesi ve küresel sıcaklığın arzu edilen dereceler arasında tutulmasına dair somut herhangi bir içerik yok.
• 195 ülkenin imza atmasına rağmen, imza atılan maddelerin herhangi bir bağlayıcılığı ve tazmini yok. Anlaşma aslında bir niyet beyanı ve gönüllülüğe dayanıyor. Uluslararası hukuk anlamında herhangi bir bağlayıcılığı yok!
• İklim Bilimci James Hansen’in ifadesiyle anlaşmanın bir aldatmaca olmasının bir diğer unsuru ise, ortada niyet beyanları varken, herhangi bir yol haritasının olmamasıdır.
• Anlaşmaya uyulsa bile aslında bir azaltmanın hakiki anlamda olmayacak. 2030 yılında zirve yapacak olan küresel karbon emisyonlarının azaltmayacak. Türkiyeli İklim aktivisti Önder Algedik’e göre, bu anlaşmayla şu an 48 milyar ton olan karbon emisyonları 2030 yılında zirve yaparak 55 milyar tona çıkacak.
Yukarıda saydığımız nedenler hiç olmasa ve ciddi anlamda bir yol haritası, somut adımlarla 1.5 – 2 derece arasında bir sıcaklık sabitleme stratejisi güdülse dahi, küresel iklim değişikliğine yönelik ciddi anlamda bir yol alınmış olmayacak. 20 yıla yakın bir süredir bilim insanları sıcaklığın iki dereceyle sınırlandırılması gerektiğini ifade etmekteler. Fakat Türkiyeli bir başka iklim aktivisti Stefo Benlisoy’un ‘İklim Zirvesi: “Yetmez ama evet” mi?’ makalesinde belirttiği gibi artık 2 derecelik eşiği çoktan aştık. Bilim insanları son yıllarda yaptıkları çalışmalarla birlikte değişimin 1.5 hatta 1 derecelik bir artışla sınırlandırılması gerektiğini vurgulamakta. Bu makalenin başında okuduğunuz haberde ise daha şimdiden sanayi devriminden sonraki dönem içerisindeki sıcaklık artışının 0.97 santigrat olarak ölçülmeye başlandığını görmekteyiz.

Tüm bu gerçekler bize Paris Anlaşmasında belirlenen rakamların bilimsel değil, siyasal çıkışlar olduğunu göstermekte. Bu ‘pozitif’ siyasal çıkış kuşkusuz kapitalizmin meşruluk krizini biraz olsun hafifletme gayesi taşımaktadır.

Paris anlaşması siyasal olarak kapitalizmin bugün ihtiyacı olan bir makyaj işlevi görebilir fakat toplumsal ve ekolojik olarak felaketi paspas altı etmekten başka bir anlam taşımıyor. Fakat yaşadığımız felaketi saklayacak ne bir paspas ne de bir makyaj vardır.

Çıkış yolu ne olmalı?

Gezegenimizde hali hazırda 1 derecelik artışın olduğu artık kayıtlara geçmekte. Bugüne kadar egemen neoliberal elitler tarafından yapılan girişimlerin ne gibi sonuçsuzluklar doğurduğu ise ortada. Kyoto Protokolü, Kopenhag fiyaskosu ve şimdi de Paris Anlaşması…

Yaşanan tüm deneyimler iklim krizine karşı ciddi anlamda bir çözüm ve çıkış yolu getirmiyor. Çünkü aslında neoliberal elitler tarafından gerçekten bir çıkış yolu aranmıyor, iklim kriziyle kapsamlı bir mücadele verilmiyor. Fakat bir mücadele veriliyormuş gibi, çıkış yolu aranıyormuş gibi yapılmakta. Günün sonunda gezegenin yaşayabilirliği değil, popüler bir neoliberal kavramla, kapitalizmin sürdürülebilirliği söz konusu olmakta. Bugün hala fosil yakıtları üzerinden savaşlar çıkmakta, fosil yakıtları üzerinden inanılmaz rantlar ve rüşvetler dönmekte. Fosil yakıtlarının dünya ekonomisindeki yeri tüm süslü laflara ve niyet birliklerine rağmen hala merkezi bir konumda ve bunun dönüştürülmesi anlamında da ciddi bir irade söz konusu değil.

Çıkış yolu, insanlığı ekolojik bir felakete sürükleyen kapitalizm değildir. Sınırsız bir büyüme, acımasız bir ekolojik tahribat ve doğanın kıyımı üzerine şekillenen ekonomiler, doğa ile insanın kurduğu ilişkinin ekonomik akıl ve insan merkezli olması; sermayenin doğaya rağmen sürekli yok etme içgüdüsüyle yayılması… Gezegenimizi bugün bu hale getirenlerin, yarın bu sorunun çözümünü de sağlayacaklarına inanmak sadece saflık olmaz, aynı zamanda ahmaklık da olur.
İklim değişikliği tartışmaları kapsamında neoliberal ideolojinin yaydığı temel öğütlerden biri de insanların değişmesi üzerinedir. Eğer insanlar daha az araba kullanırsa, eğer insanlar daha az enerji tüketirse kalıbıyla başlayan pek çok cümleyle karşılaşabilirsiniz. Bu da küresel ısınmanın ve iklim krizinin nedeninin insan faaliyeti olarak açıklayan bir başka egemen ideoloji tezine gönderme yapmakta. Fakat meseleyi salt insan faaliyeti gibi bir yüzeysellikte ele alırsak, büyük tabloyu göremeyiz.

Zenginler Dünyamızı Nasıl Mahvediyor? İsimli kitabında Herve Kempf kapitalist elitleri ve sermaye kesimini kastederek şunları söylüyor: “Diyelim ki biz savurganlığımızı sınırladık, yaşam biçimimizi değiştirmeye karar verdik. Ama, yukarıdaki açgözlüler klimalı dört çekerlerinde, havuzlu villalarında keyif çatmaya devam edecekler midir? Hayır. Sizin ve benim daha az maddi tüketim yapması ya da enerji harcamasını kabul etmenin tek yolu, oligarşinin maddi tüketiminin – yani gelirinin- önemli ölçüde azalmasıdır.”
Kempf, kapitalist sınıfın tüketim düzeyini azaltırsa, tüketimin genel düzeyinin de azalacağını ve dünyanın da daha iyiye gideceğini savunur. Bu satırların hemen ardından ise Kempf şu soruyu soruyor: “Ama aşırı zenginler, ayrıcalıklı sınıf bu yolu izlemeye izin verecek mi?”.

Bu sorunun cevabını hepimiz biliyoruz. Neoliberal hegemonyanın rıza geliştirmemizi arzuladığı sorunun bireysel kaynakları olduğu ve çözümünün de bireysel yollardan olacağı safsatası; aslında sorunun kapitalizmden kaynaklı üretim ve toplumsal ilişkilerde olduğu ve çözümünün de toplumsal ilişkilerin, üretim ilişkilerinin ve sistemin dönüşmesinden geçtiği hakikatini gizlemeye yönelik bir strateji olduğu çok açıktır.

Ekolojik etik ve iklim adaleti!

Antikapitalist solun bugün varlığını sürdürebilmesinin en önemli koşullarından biri ekolojik bir sol olmasıdır. Bu da küresel anlamda iklim adaleti mücadelesinin kendi yerelliğindeki bir parçası olmayı gerektirir. Fakat bununla da kalmayarak ekolojik bir etik de geliştirmeli ve bunu yaygınlaştırmalıdır. Bu anlamda daha sonra ayrıntılı bir şekilde başka bir makalede açıklayacağımız Ekososyalizm’in etik vurgusunu burada biraz açmakta fayda var.

Ekososyalizm’in uluslarası alandaki sözcülerinden ve ekososyalist manifesto yazarlarından Michael Löwy, Ekososyalizm isimli kitabının ‘Ekososyalist bir etik için’ bölümünde ekososyalist etiğin başlıca unsurlarını irdeler. Bunları kısaca şöyle maddeleştirebiliriz:

• İklim kriziyle mücadelede bireysel davranışların etiği değil, toplumsal bir etik üzerinde durulması. Bireyin doğa ile kurduğu ilişkide farkındalık ve dönüşüm önemlidir ama temel iddia kapitalist/ticari ekonomik ve toplumsal yapıların değiştirilmesi olmalıdır.
• Eşitlikçi bir etik üzerinden iklim kriziyle mücadele şekillendirilmelidir. Kuzey ile Güney ülkeleri arasındaki eşitsizlik, Kuzey’in Güney’e olan iklim borcu ve hali hazırda var olan toplumsal/sınıfsal eşitsizliklerin dikkate alınması. İklim değişikliği en çok iklim değişikliğinden en az sorumlu olan yoksulları ve yoksul ülkeleri etkiliyor. Toplumsal eşitlik ve adalet noktalarından hareket eden ekososyalizm, zenginliğin gezegen düzeyinde yeniden dağılımını ve kaynakların ortak geliştirilmesinden yanadır.
• Ekososyalizm demokratik bir etiktir. Kararların neoliberal elitler, kapitalist bürokrasi veya seçkin kesimler tarafından değil, çoğulcu, katılımcı ve özyönetimci bir demokrasi anlayışı hakimiyetinde alındığı toplumsal bir yapıyı savunur.
• Ekososyalizm ‘kötünün köküne inmeyi’ hedefleyen radikal bir etiktir. Yaşadığımız felaketten çıkışın paradigma değişikliğinde, yeni bir medeniyet modelinde ve devrimci dönüşümde görür.
• Ekososyalizm sorumlu bir etiktir. İklim krizi hem gelecek nesiller için hem de diğer canlı nesilleri için risk taşımaktadır. Bu anlamda ekososyalizm mevcut üretim ve tüketim tarzını, insanın doğa ile kurduğu ilişkiyi mesele ederek, bunlar dönüşmeksizin ekolojik krize radikal bir çözümün de gerçeklemeyeceğini savunur.
Ekoloji mücadelesi sadece belli sloganları ve kalıpları tekrarlama değil; aynı zamanda gündelik hayata da dokunacak belli başlı etik değerlerin de mücadelesini vermek demektir. Yukarıda özetlenen etik değerler de bunlardan belli başlıları. Ancak bu değerler zemininde yeni bir düzeni inşa edebildiğimiz oranda yaşadığımız felaketten de kurtulmanın koşullarını yaratacağız.

————————————————————————-

KAYNAKLAR:

Zenginler Dünyamızı Nasıl Mahvetti – Herve Kempf, Epos

Ekososyalizm – Michael Löwy, Epos

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/13696/paris-iklim-anlasmasi-2020-de-yururluge-girecek

http://baslangicdergi.org/iklim-zirvesi-yetmez-ama-evet-mi/

 

Hasan Yıkıcı – GAİLE, 27 Aralık 2015