Yabancı iş gücü ve emeğin kırılganlığı – Hasan Yıkıcı

Yabancı iş gücü ve emeğin kırılganlığı – Hasan Yıkıcı

Kıbrıslı Türk siyasal yaşantısının çok da gündeminde olmayan ve “ne de olsa oy getirmez” mantığının hakim bastığı konformist siyasal kültürün ilgi alanına girmeyen emek alanındaki ama özellikle de yabancı iş gücünde yaşanan gelişmeler, deneyimler ve dönüşümler artık bu konunun üzerinde durulması gerekliliğini yüzümüze vurmaktadır.

Son yıllarda lokantalarda, cafelerde, hotellerde, inşaatlarda ve evlerde vb. alanlarda Türkiye dışından gelen yabancı iş gücünün gittikçe artmakta olduğunu gözle görünür bir şekilde fark etmekteyiz. Bu çalışanların, genellikle inşaatlarda veya küçük çaplı sanayi işlerinde görmeye alışık olduğumuz Türkiyeli işçilerin dahi yavaş yavaş yerine geçtiklerini gözlemlemekteyiz. Böyle bir sınıf içi dönüşüm gerek nedenleri, gerekse de sonuçları itibariyle hem yüzleşmemiz gereken unsurları hem de özellikle sol siyaset açısından bu sürece nasıl müdahale edilebileceğiyle ilgili soru işaretlerini karşımıza çıkartmaktadır. Fakat en önemlisi de emek süreçlerindeki kabuk değişiminin ortaya çıkarttığı insani ve yaşamsal aşınmalar-tahribatlardır.

Sermaye kesimlerinin aç gözlülüğü ve emeğe ayıracakları payı olabildiğince kısarak, kar marjlarını olabildiğince maksimum etme arzuları, sermayenin yabancı iş gücüne duyduğu ihtiyacı da arttırmaktadır. Dolayısıyla yabancı iş gücü toplumsal bir ihtiyaçtan değil, sermaye kesiminin daha fazla kar arzusunun yarattığı suni bir ihtiyaçtır. Fakat suni olduğu kadar da hakiki ve çoğu zaman da yıkıcı bir dönüşümü ifade etmektedir.

Bu yazıda kısaca bunlara değinmeye çalışıp masaya belli başlı tartışma başlıkları açmak niyetindeyim.

Rakamlarla dönüşümün boyutları*

Sosyal Sigorta verilerine göre 2012 yılından 2016’ya kadar gerek TC uyruklu gerekse de uzak ülkeden gelen çalışma izinlilerin sayılarında artış yaşanmaktadır. Üçüncü ülkelerden en yoğun işçi akışı ise Pakistan, Türkmenistan ve Bangladeş’ten yaşanmaktadır.

Tablo 1:

Yıllar: TC uyruklu Uzak ülke Toplam
2012 36125 7.185 43310
2013 33948 7.929 41877
2014 35140 9.411 44551
2015 37708 11.145 48853
2016 41481 15.172 56653

 

 

Tablo 2:

Yıl TC uyruklu Uzak ülke Toplam
2017 (Temmuz’a kadar) 30.892 12.167 43059

 

Çalışanların çalışma alanları ve faaliyetlerine baktığımızda ise karşımıza çıkan tablodan uzak ülkelerden gelen iş gücünün ülkedeki en ağır, çalışma saatleri uzun ve ‘pis’ denebilecek işçileri yaptıklarını görmekteyiz. Sosyal sigortalardan aldığımız ve 2017 Temmuz ayına kadar olan rakamları yansıtan verilere göre genel tablo şöyle:

Tablo 3: Uzak ülkelerden gelen çalışanlar

İş alanı Çalışan sayısı
Gazino, kahvehane, pastahane, çayhaneler, okul kantinleri, cafe, restorant, internet cafe,bet office, bet ofis büfe 1622
Oteller 1588
Herhangi şekilde bir kontrat esası üzerine evlerde yapılan ev hizmetleri, ortalık işleri hizmetçisi, temizlikçi, aşçı, ütücü, mürebbiye, çocuk bakıcı, bekçi, bahçıvan, kapıcı, özel sekreter, garson,temizlik v.b. 1174
Bina inşaatı ve tamiratı, bina yıkımı işleri,taşeronluğu 1168
Lokanta, meyhane 754
Bar, kabare, pavyon, gece kulübü, diskotek ve tavernalar 477
Hususi okullar, çocuk yuva bahçeleri anaokul ve etüd eğitim okul aile birliği 345
Her türlü yiyecek maddeleri satılan mağaza ve dükkanlar (bakkal, market, süpermarket)kasap mobilya beyaz eşya satışı 296
Hayvan yetiştirme ve hayvan ürünleri 282
İlaç, tuvalet malzemesi, kağıt kitap ve kırtasiye, optik malzemeleri oyuncak ve spor eşyası, mücevherat, kimyasal ilaç yukarıdaki gruplardan birine girmeyen diğer mamullerin toptancılığı ile ihracat ve ithalat işleriyle meşgul ticarethaneler 261
Maliye, ekonomi, sanayi, ticaret, sigorta müşavirlikleri, hesap uzmanlıkları, muhasebe büroları ve benzeri hizmetler,ofis,program yazılım,software yazılım,web yazılım , bilişim, danışmanlık hizmetleri, tercüman 189
Sıhhi tesisat kalorifer, gaz su elektrik tesisatı (Bina içi tesisat) 179
Petrol benzin ve makine yağları satış yerleri 170
Kümes hayvanlarının kesilmesi ve temizlenmesi 159
Tarımsal üretim,çiçek,fidan,fide üretimi ve satışı 155
Kumaş, elbise, ayakkabı ve diğer giyecek eşyası satan mağaza dükkanlar tuhafiye ev tekstil ürünleri konfeksiyon 147
İnşaat işinden müstakilen yapılan badanacılık, yağlı boyacılık, binaların parke, muşamba veya ninolyon vs. ile döşenmesi işleri 142
Soğuk demircilik ve kaynak işleri elektronik tabella 142
Pansiyonlar, hanlar, moteller, kamp sahaları 127
Gayrimenkul işletenler, simsarlar, emlak komisyoncuları 101

 

Uzak ülkelerden gelen işçiler arasında 18-30 yaş aralığında olanların sayısı ise toplam 5651’dir (Kadın: 2082, Erkek: 3569) Özellikle ülkemize okumak için gelen ve daha sonra işçi olarak hayata tutunmaya çalışan kesimin yoğunluğuna dair bu rakam bize iyi bir kaynak teşkil etmektedir. Kaldı ki kayıt dışı-kaçak çalıştırılan öğrencilerin de sayısının oldukça fazla olduğu tahmin edilmektedir.

2016 yılındaki rakamlara bakacak olursak ise DPÖ’nün Ekim 2016 Hane Halkı İş Gücü Anketi sonuçlarına göre toplam istihdam sayısı 118.387 kişidir. Öte yandan Sosyal Sigortaların yabancı iş gücü rakamlarına baktığımızda ise bu rakam 15.172 uzak ülke, 41.481’i Türkiye olmak üzere toplam 56.653’dür. DPÖ’nün açıklamış olduğu rakamın içerisine kayıtsız olan çalışanlar da eklenmiştir. Bu rakam da toplam 6.427’dir. Yani kayıtlı toplam 111.963 kişi vardır. Bunların 56.653’ü yani yarıdan fazlası ise çalışma izniyle çalışan iş gücüdür. Çalışma izinsiz çalışan, vatandaşların sayısı ise toplam 55.310 kişidir. 111.963 kişinin, Sosyal Sigorta verilerine göre 80.794 kişisi ise özel sektörde çalışmaktadır. 56.653 çalışma izinli olduğunu düşündüğümüzde, özel sektörde çalışan vatandaşların sayısını 24.141 olarak buluruz.

Kıbrıs gazetesinin 4 Aralık 2017 tarihli Ekonomi Eki’nde yayınlanan verilere göre ise Çalışma Dairesi’nin Ocak-Ağustos ayları arasında yaptığı iş teftişlerinde iş yerlerinde çalışanların %75’inin yabancı işçi olduğu tespit edildi. Bu teftişlerde kaçak işçi oranı %11.1 olarak belirlendi.

İş cinayetlerinde ise durum çok daha vahimdir. DEV-İŞ’İn rakamlarına göre 2017 yılı içerisinde gerçekleşen iş cinayetlerine baktığımızda 7 vakanın 5’inde uzak ülkelerden gelen çalışanların hayatlarını kaybettiğini, diğer hayatlarını kaybedenlerin ise TC uyruklu olduğunu görürüz.

Rakamların ötesi

Bu rakamlar bize çok şey söylemektedir. Memur olmaya alıştırılmış ve mahkum bırakılmış, bunu dönüştürmek için de yeterli mücadeleleri geliştirememiş ve bununla barışık kalmış bir toplumda, artık çalışma hayatının neredeyse yarısından fazlasını yabancı iş gücü oluşturmaktadır. Ülkemizdeki emek süreçleri kamu-özel ve kadın-erkek ayrımlarının yanında çok bariz ve derinlemesine bir şekilde derinleşen yabancı-yerli iş gücü olarak da ayrışmaktadır.** Özel sektördeki sermaye kesimlerinin ucuz iş günü ve doymak bilmez kar iştahları, devletin ve hükümet edenlerin bilinçli bir şekilde bugüne dek emek ve çalışma hayatına dair gerçek-toplumsal ihtiyaçlar üzerinden planlama ve strateji geliştirmemesi ve yerel istihdama öncelik verilecek koşulların sağlanmaması, bunun istenmemesi günün sonunda gittikçe artan ve sadece sömürülecek köleler olarak görülen yabancı iş gücü oranlarını ortaya çıkartmıştır.

Bu rakamların arkasında neredeyse kimsenin ilgisini çekmeyen trajediler ve yaşamlar vardır. Çalışma yaşamında, emekçiler açısından özellikle de özel sektör için kaos koşullarının hüküm sürdüğünü söylemek abartı olmayacaktır. 2008 yılında CTP tarafından yabancıların ihtiyat sandığı primlerinin de kaldırılması, fakat yabancılardan kesinti yapılmaya devam edilerek söz konusu kesintilerin de yerli istihdamı teşvik fonuna yatırılması da devlet tarafından uygulanan bariz bir ayrımcılık örneğidir.

Yabancı işçiler dilini, yasalarını bilmediği bir ülkede, tamamen güvencesiz ve korumasız koşullarda çalışmakta, hayatlarını sürdürmeye devem etmekteler. Bu insanlar kandırılmakta, yasa dışı bir şekilde çalıştırılmakta, çoğu zaman kaydı yapılmamakta, uzun saatler boyunca işletilmekte, sık sık asgari ücretin dahi altında ödenmekte, bazen ödenmemekte, iki odalı evlerde 6-7 kişi kalmakta, bir bürokratın şahit olduğu gibi kümeslerde dahi barınabilmekte, iliklerine kadar sömürülmekte ve insan yerine konmamaktadırlar. Bunun da ötesinde ya ciddi bir yabancı yalnızlığı çekmekte ya da kendi cemaati içerisinde kısıtlı da olsa sosyal ilişkiler kurabilmektedir. Fakat mutlak süreçte gündelik hayat pratiklerinden uzakta, sosyal yaşamın kıyısında kendilerine dair yaşam süreçleri inşa etmeye çalışmaktadırlar. Özellikle hafta sonları, Pazar günleri Lefkoşa’nın içinde bir gezinti yapmak, surlar üstünde Çetinkaya sahasının orada gezinmek bile, kentin bir günde nasıl çoğunluğu uzak doğulu olan enternasyonal bir kent haline dönüştüğünü fark edebilir. Hafta içleri acımasız bir çarkın dişlileri arasında ezilen emekçiler, Pazar günleri az da olsa nefes alabilmektedir.

Öğrenci emeği

Öğrenci emeği üç anlamda iş verenler için ‘kullanışlı bir alan’ sağlamaktadır. Bunlar, öğrencinin part-time adı altında çok düşük ücretlere çalıştırılması, adaya çalışan olarak gelmediğinden dolayı doğrudan kayıtsız-kaçak bir şekilde emek sürecine dahil olabilecek koşulların olması yani öğrencinin ülkede bulunuyor olması ve iş verenin yabancı iş gücü enflasyonuna sırtını dayayarak, sirkülasyon uygulaması, sürekli işçi değiştirmesi ve giderlerini sürekli aynı noktada tutması. Angarya çalıştırmaya kadar varan süreçler, sadece emek kesimlerinin kırılganlığını, güvencesizliğini değil aynı zamanda sermaye kesiminin acımasızlığını da göstermektedir. Bugün sadece Lefkoşa’nın içinde bile küçük bir sabah gezintisi pek çok inşaatta özellikle siyahi öğrencilerin çalıştırıldığına şahit olmak için bile yeterlidir.

Kıbrıslılık ve aciz orta sınıfın burjuva düşleri

Yazının girişinde siyasete hakim olan kültürün orta sınıf ve konformist bir kültür olduğunun altını çizmiştim. Bu durum aynı zamanda geleneksel Kıbrıslı Türk orta sınıfının da hakim kültürü, yani toplumsal alışkanlıkların ve yaşantıların, düşlerin, arzuların belirlediği bir durumdur. Yani sosyolojik ve toplumsal bir o kadar da ontolojik bir durum. Eğer bir Kıbrıslılık varsa bunun bileşenlerinden iki olgu da kendi geliri ve hayat standartlarının çok daha üzerinde bir hayat yaşama arzusudur. Bu iki olgu da Kıbrıslı Türk orta kesimin ve onun siyasetinin yabancı işçilere yaklaşımını da şekillendirmekte. Emekçi kesimin çoğunluğunu oluşturan Türkiyeli göçmenlere yönelik en basit anlamda kötü duygular aynı şekilde uzak ülkelerden gelen emekçiler için de geçerli olduğunu gözlemleyebiliriz. Fakat bir fakla! İktidar ilişkileri bağlamında Kıbrıslı Türk orta sınıfı Türkiyeli bir göçmeni kölesi veya hizmetçisi olarak görmedi. Kıbrıslılığın gözünde Türkiyeli öteki istenmeyen, nefret edilen, hınç duyulan, ‘kültürümüzü bozan’, zaman zaman çatışılan ama yine de kötü ve pis işleri yapan kişiydi. Dolayısıyla ortada bir gerilim vardı. Fakat uzak ülkeden gelen işçi söz konusu olduğunda, Kıbrıslılığın Türkiyeli işçi üzerinde kuramadığı bir şeyi kurmaya çalıştığını gözlemlemekteyiz: İktidar! Türkiyeli işçiden farklı olarak, uzak ülkeden gelen işçi, bir köledir, hizmetçidir, bakıcıdır, kendisine itaat etmesi gereken bir ‘şeydir’! Türkiye’den gelen göçmen aynı zamanda bir tehdit iken, uzak ülkeden gelen işçi sadece hizmetkardır. Bu ilişkiler bizlere Kıbrıslı Türk orta sınıfının ontolojik durumuna dair ciddi örnekler vermektedir. Geçen aylarda sosyal medyada sıkça paylaşılan ve siyahi öğrencilerin taşıdıkları çocuğun sünnet töreni ve Mağusa’da Zizzi Pizza’da yaşanan trajedi bu durumun bilinen örneklerinden.

Yeni yollar keşfedilmeli

Ülke genelinde bir planlama ve ihtiyaçların belirlenmesi gerçekleşmeden çalışma hayatına dair kalıcı adımlar atılabileceğini düşünmüyorum. Bununla birlikte özel sektörde koşulların iyileştirilmesi, tatmin edici ücretler ve sosyal haklar hayata geçmediği sürece de yerli istihdam hiçbir zaman gelişemeyecek, buna paralel olarak da yabancı iş gücü artmaya devam edecek. Bu noktada işçi sendikalarının da –her ne kadar maksimum güvencesizlik koşullarında çok zor olsa da- yabancı iş gücüyle temaslarını geliştirmesi ve örgütleyebilmeyi başarması elzemdir. Hukuksal yardımdan tutun da sosyal hayatlarının geliştirilmesine dair yabancı iş gücüyle iş yeri dışında temas kurulabilecek birçok bağlam vardır. Açıkça şunu ifade etmekte yarar var. Özellikle memur kesimini oluşturan, devlet dairelerinde ve belediyelerde çalışan geleneksel orta sınıflar toplumsal mücadeleler anlamında yeni kazanımlar veya atılımlar sağlayabilecek konumda değildir. Bu kesimler artık sadece savunma konumunda kalabilirler. Bugün sendikaların yaşadığı krizin bir ayağı da, sendikaların geleneksel orta kesimler dışında başka hiçbir örgütlülük ve mücadele deneyimlerinin olmamasıdır. Orta sınıftın aristokratlaşması ve burjuva hayallerine dalması, sendikalarında bürokratlaşması ve yozlaşmasını getirmiştir. Bu ilişki bir birini besleyerek devam etmektedir. Fakat her iki kesim de içten içe kendini yok etmektedir. Dolayısıyla yeni bir sendikal ve toplumsal atılımın adresi, çoğunluğunu yabancı işçilerin oluşturduğu inşaattan tutun da medya, banka gibi sektörlere kadar, bu kesimlerden gelecek bir atılım olacaktır. Bunu örecek ve örgütleyecek yeni yollar keşfedilmediği sürece, politik anlamda da pratik anlamda da örgütsüzlük ve umutsuzluk hakim olacaktır.

 

*Tablo 1’deki rakamlar 12. Kasım. 2017 tarihli Kıbrıs gazetesinden alınmıştır.

**Bu ayrışmaların gelişmeye devam eden bir boyutu da yeni emek kesimleri ile geleneksel çalışan kesimler arasındaki ayrışmadır. Özellikle göç yasası gibi yasalarla şekillenen bu ayrışma orta kesimleri daha alt kesimlere yaklaştırmaktadır.) Belli, başlı noktaları sıralamakta fayda var.

Bu yazı ilk olarak Gaile dergisinin 10.Aralık.2017 tarihli sayısında yayınlandı. 

Advertisements

CİNAYET KAPİTALİZMİ VE SOL / 1

CİNAYET KAPİTALİZMİ VE SOL / 1

Son zamanlarda hem Türkiye’de hem de ülkemizde meydana gelen ana akım tabirle ‘iş kazaları’ fakat esas tabirler ise ‘iş cinayetleri’ gündeme damgasını vuran olaylar arasında yer aldı.

Türkiye’de Soma faciası ve geçtiğimiz gün meydana gelen inşaattaki asansörün çöküp yere vurması sonucunda hayatını kaybeden işçiler, ülkemizde ise geçen aylarda bir taş ocağındaki ölüm ve geçen hafta inşaattan düşerek can veren 19 yaşındaki gencin ölümü bir kez daha herkesi yaşadığımız, pardon, öldüğümüz sistemi sorgulamaya itiyor.

Burada dikkat çekilmesi bir durum ise gerek geçtiğimiz hafta Kıbrıs’ın kuzeyinde gerekse de İstanbul’daki iş cinayeti olsun her ikisinde de demokratik kitle örgütleri kaza olabileceği ve sonucunun da ağır olacağı uyarısında bulunmuştu. Fakat uyarılar herhangi bir karşılık bulamamıştı. Kar, sadece kendi sesini dinlemekte.

İş kazası ile iş cinayeti arasındaki anlam farkının aslında aynı zamanda örtüştüğü de bir nokta vardır. Nasıl mı? İş cinayetlerine kaza süsü verilerek! Ana akım medyanın ‘iş kazası’ demesi, yöneticilerin ısrarla ‘kaza’ üzerinde durması, ‘ölüm bu işin fıtratında var’ algısını kuvvetlendirmek, normalleştirmek için kullanılmaktadır. Hayır, ölüm hayatı emeğiyle kazanmanın fıtratında değil, ölüm kapitalizmin fıtratında vardır!

Sistemden kaynaklı kar hırsı, sermaye birikimi, hız ve yayılmacılık doğallığında güvencesizliği, sigortasızlığı, tedbirsizliği ve umursamazlığı getirir. Çünkü patronlar için esas mesele kar etmek ve sermaye birikimini yoğunlaştırmaktır. Bu koşullar ve arzular içinde de işçinin ne durumda olduğu, emekçiye nasıl koşullar sunulduğu erk sahibinin umurunda olmaz. Bu bağlamda masumane bir kazadan bahsetmek mümkün değildir. ‘Kaza’ söylemi yapıştırılmış bir cinayettir söz konusu olan. Göz göre göre hem de… Çünkü yaşadığımız  sistem cinayet kapitalizmidir!

Ülkemizde özellikle Annan Planı sonrası inşaat sektörünün hızlanması ile birlikte tedbirsizlik ve ihmaller de yaygınlaşmaya başladı. Hızla yayılan gözü dönmüş inşaat sermeyesi beraberinde hızla yaygınlaşan iş cinayetlerini de getirdi. İş cinayetlerinin son yıllarda artması tarihsel bir tesadüf değil, tam tersi sermayenin ülkemizdeki tarihsel çıkartmasıyla ilgilidir. Hali hazırda yaygın olan denetimsizlik, ihmaller ve tedbirsizlik; yasalarla garanti altına alınmasına rağmen yasa tanımazlığın taban yaparak güvencesiz, sigortasız ve hatta kaçak işçi çalıştırma, Annan Planı sonrası hat safhaya ulaşmıştı.

Bugün hala Annan Planı sonrası kuzey koşullarında kapitalizmin gelişimi emekçiler açısından bu düzlemde devam etmekte ve sonuç olarak ortaya korkutucu bir manzara çıkmaktadır. Ucuz ve güvencesiz emek gücü sermayedarların gözünü parlatırken, pek çok emekçinin ise hayatını karartmakta. Üstüne üstlük bu durum ölümlerle de doruğa çıkmakta.

Kıbrıs’ın kuzeyinde cinayet kapitalizmi gittikçe hızlanarak can almakta. Çünkü bir yandan özelleştirmeler, neoliberal yasalar hızla geçip hayat bulurken diğer yandan da buna paralel olarak acımasız bir çark gittikçe hızlanarak dönmekte. Bunun bedelini ise yoksullar ve giderek yoksullaşanlar ödemekte. Cinayet kapitalizmi kurbanlar yaratırken diğer yandan da cellatlar da yaratmaktadır. Bugün bu koşullardan sorumlu tüm taşeron hükümetler ve yöneticiler bu çarkın birer dişlileridir.

***

Avrupa’da kapitalizm yok mu diye bir soru duyar gibiyim. Evet Avrupa özellikle son 50 yıldır çalışma güvenliği ve işçi hakları konusunda ileri adımlar attı. Bugün sadece Almanya’da istihdam edilen 100 bin kişi başına ölümlü iş kazası oranı 2010 itibariyle %1.2 ilen buna karşılık olarak nüfus olarak da en çok örtüşen ülke olan Türkiye’de ise bu oran %14.3’dür. Bu rakam Avrupa çapında ise %2.1’dir.   Kıbrıs’ın kuzeyi için rakam bilinmezken, güney söz konusu olunca %4.6 olarak belirlenmekte. Buradan çıkartacağımız sonuç kesinlikle Avrupa’da güzel kapitalizm var, buralarda ise her şeyde olduğu gibi kötü kapitalizm var değildir! Avrupa meselenin standardına göre yürümesi on yıllardır verilen işçi mücadeleleri sonucunda olmuştur. Avrupa sınıf mücadeleleri geleneği bugün hala bu kavgayı sürdürmekte ve emekçilerin koşullarını geriletme, haklarını gasp etmek saldırılarına karşı direnişlerini sürdürmektedir. Dolayısıyla kimse hakların altın tepside sunulduğu yanılgısına kapılmasın, haklar ve Avrupa ülkeleri için bu durum yüz yıllardır devam eden işçi mücadeleleri sonucunda kazanılmıştır.

OK

Kaynak: Kaynak: Eurostat

Söz konusu Kıbrıs’ın kuzeyi olunca gerek nesnel koşullarından ve emekçi sınıfın parçalı, bütün halinde olmayan ve sürekli değişkenlik gösteren durumundan ötürü, gerekse de bir sınıf mücadeleleri geleneğinin olmamasından kaynaklı olarak emeğin durumu içler acısıdır.

Gerek egemenlerin parçalama ve emeği örgütsüzleştirme politikalarından dolayı, gerekse, sendikal hareketin atılım yapamayarak çok geniş oranda kamu sektörüne sıkışıp kalması, gerekse de emekçi kesimlerin çoğunun Türkiye’den gelip adadaki varlıkları bile patronların iki dudağının arasında olması bir emek hareketinin kuruluşunu neredeyse imkansıza soktu. (Bu konular başka makalelerde uzun uzadıya incelenmesi gereken başlıklardır. Burada bunların ayrıntısına giremiyoruz.)

Hal böyle olunca, son işçi direnişleri Sanayi Holding ve Cyprufexs direnişleri olarak geleceğe pratik olarak aktarılamayan, süreklilik arz edemeyen direnişler olarak kaldı. Bu durumdan Kıbrıslı Türklerin büyük oranda üretimden koparılması da söz konusu oldu.  Çünkü özellikle de Sanayi Holding direnişleri politize olmuş bir işçi sınıfını oluşturamasa da, bu kendi için sınıf olmak anlamında bir başlangıç, önemli bir mesaj idi.

Emek eksenli bir hareketin ülkemizde çeşitli nedenlerden dolayı oluşamaması doğallığında kapitalizmin de önünde sınıfsal bir engel görmeden bir vahşice gelişmesine imkan verdi. Emeğin hakkını patronlar savunamayacağına göre ve onların karşısında da sınıfsal bir güç olmadığı için ‘kim takar yasaları’ kuralı geçerli oldu ve tek yasa yasa tanımamazlık olarak yürürlüğe girdi. Ki kaldı ki yasalardaki verili emekçi hakları kapitalizmin ve patronların uyum standartları içinde yer almaktadır.

Bundandır ki bugün iş cinayetleri bir kaç haberin dışına çıkamamakta ve o herkesin dilinden düşürmediği aslında olmayan da ‘hesap sorma’ mekanizmaları işlememektedir, işleyememektedir. Çünkü bir mekanizmayı işletecek olan onu kullanacak olan öznelerdir. Öznesiz bir sınıf sınıf olamamış bir gürültüdür. Her iş cinayetinden sonra da o gürültü dışına çıkmak isteyenin ama kendi gürültüsü içinde de hapsolmuş olanın vicdan sızlamalarından öte bir şey olamamakta.

Bu yazı ilk olarak 9-9-2014 tarihinde ankaradeğillefkoşa.org sitesinde yayınlandı.

Güvencesizler

Güvencesizler

 

Bir grup özel banka çalışanı. Neredeyse her biri farklı farklı bölümlerden mezun oldu. Hepsinin yolu bir bankada keşişti. Sorsan kimsesinin hayali bankacı olmak değildi. Zaten onlara ‘hayalleriniz nedir’ diye de soran olmadı. Bir gün kamu sınavına girmek istediler. Daha düşük maaşa fakat güvenceli çalışmak istediler. Ertesi gün işten atıldılar. Çünkü güvencesizdiler…

 

*

 

Özel bir üniversitede çalışan işçiler. Kimisi tuvaletleri temizliyor, kimisi bahçeye bakım yapıyor, kimisi çöpleri topluyor… Düşük ücrete uzun süre çalışıyorlar. Sendikalı olmak istiyorlar, bir sendika çağırıyorlar. Üniversite patronu sendikacıların karşısına başka bir iş yerinden getirdiği sopalı insanlarla çıkıyor. Yasalar mı daha güçlü, eli sopalı kabadayılar mı? Üniversite işçileri sendikalaşamadı, zamanla hepsi işten atıldı, herkes bağırıp çağırdı ve günün sonunda kabadayılar galip geldi!

 

*

 

Özel sektörde çalışan bir kadın. Günde, genellikle 8 saatten fazla, ek mesai almadan çalıştırılıyor. Sendikasız… Güvencesiz… Sosyal haklardan mahrum… Kadın bir gün hamile kalıyor. Hayaller kuruyor, mutlu oluyor, mutluluğunu paylaşıyor, hayallerini büyütüyor… Hayatı doyasıya içine çekiyor, içinde bir hayat yeşeriyor. Yine işe gittiği bir gün, masasında bir zarf buluyor. “İşinize son verildi!” Gerekçe kadının hamile olmasıydı.

 

*

 

Akademide stajer, yarı zamanlı bir öğretim görevlisi. İdealleri var, hedefleri var, okuyacağı kitaplar, araştıracağı konular, hazırlayacağı makaleler var… Hepsi hayalleri arasında var… Derse giriyor, üniversite içi yazışmaları yapıyor, götür-getir işleri yapıyor, müfredatın bitmek bilemeyen talimatlarını yerine getiriyor, öğrencilerle ilgileniyor… Dersler bitiyor, mesai bitiyor, onun işleri bitmiyor… Çalışma saatleri esnedikçe esniyor, masa başında yorgunluktan esniyor… Düşük bir ücrete, yüksek sömürülü akademik bir hayata adım atıyor.

 

*

 

Bangladeş’ten Kıbrıs’ın kuzeyine fırlatılmış bir göçmen. “Orada çok iş var” deyip 4 bin pound’unu el aldılar. Kıbrıs’a geldiğinde, ne onunla temasta olan insanları bulabildi, ne de kendisine söz verildiği gibi bir iş. Geriye dolandırılmışlığı ve inşaattan inşaata iş değiştirmişliği kaldı. Bir de çalınıp giden yok hayatı…

 

*

 

Tarihin en eski mesleğini icra etmek için geldi. Arkasında neler bıraktı da geldi, kimse bilmiyor; arkadaşları bilmiyor, bakıştığı insanlar bilmiyor, seviştiği insanlar bilmiyor… Konuşamıyor, konuşsa deprem olacak, bir enkaz gibi yaşamının altında kalacak, kendisine ait olmayan yaşamının… Bir seks işçisi, adı yok, bedeni var. Bedenin içinde kaybolmuş bir kimlik. Sesi yok, gözlerinin içinde susturulmuş bir umutsuzluk. Bir seks işçisi, belki de kölesi demek daha doğru… En günahsızlarımızdan daha anlamlı bakıyor hayata…

 

*

 

 

İnönü Meydanı’nın karanlık arka sokaklarında bir daire. 3 oda 1 salon… Yumurtaların ve sigaraların tek tek satıldığı, gece mesai bitiminin ardından kalabalıklaşan sokaklarda bir daire. Dairenin içinde 40’a yakın işçi. Hepsi hayatlarını başka bir coğrafyada dondurmuş, burada ise öldürmüş göçmenler. Dairenin içinde 40 yakın işçinin iç içe geçen ter kokusu, ayak kokusu, birazdan bakkaldan adet adet aldıkları yumurtalar ile değişecek olan nefes kokusu… 40’a yakın işçi bir dairede, gidecek bir yerleri yoktu, kendilerine bile sığınamıyorlardı… Hayallerini örtünüp uykuya daldılar, gün bir kabus gibi ağaracak birazdan.

 

*

 

 

İnşaatın en üst katında, yerden metrelerce yükseklikte, hiçbir işçi güvenliği ve koruması olmaksızın, inşaat iskelesinin üzerinde çalışan bir işçi… Geçtiğimiz yıl onun gibi 13 kişi ölmüştü. Devlet, işveren, yasa koyucular, yasa denetleyiciler… Hepsi biliyor ama kimse görmüyor. Her gün bir inşaat yükseliyor ve biraz daha körleşiyorlar!

 

*

 

Ve gökte bir kuş; mavilikler, ovalar ve dağlar boyunca uçuyor. Ağaç dallarına konuyor, su başlarında soluklanıyor… Etrafındaki kuşlarla ötüşüyor, harmonik bir senfoni çıkartıyorlar ortaya… Az sonra kendisine isabet edecek olan ve bedeninin parçalayacak mermiden habersiz, az sonra diğer kuşlarla yarattıkları müziğin yerini barut kokulu bir gümbürtünün alacağından habersiz… Sonra sessizlik, köpek havlamaları ve içine bir canlıyı öldürmekten haz alan iğrenç bir duygu sirayet etmiş kahkaha sesi…

Kuşun da diğer insanlardan farkı yoktu. Onun da şarkısı kesilmiş, yaşamasına izin verilmemişti.

Çünkü o da güvencesizdi.

 

*

 

Çünkü artık hepimiz güvencesiziz… Ve bizim için yazılan hikayelerde kaybolmak değil, kendi hikayelerimizi yazma vaktidir artık.

 

Üniversite nedir?

Üniversite nedir?

Ülkemizdeki GAÜ ile patlak veren üniversite-sermaye-medya-güvencesizlik ve devlet ilişkisi bir bütün olarak üniversite olgusunu tartışmayı da zorunlu kılıyor.

Bilindiği gibi aslında UKÜ, YDÜ gibi üniversitelerdeki sıkıntılara ve hak ihlallerine benzer süreçlerin GAÜ’de de yaşanması ve bunun ciddi bir kamuoyu bularak tepki görmüş, hala da görmekte.

Çalışanlarının maaşlarını aylardır alamamaları, sosyal sigorta ve ihtiyat sandığı yatırımlarının yapılmaması, güvence ve sosyal haklardan mahrum bir şekilde çalıştırılmaları… Bunların hepsi çokça yazıldı, konuşuldu hatta bizzat sürecin mağdurları tarafından ifade edildi. Tekrar etmeye gerek yok. Fakat GAÜ’de yaşanan spesifik sorunlar aslında neoliberal yapısal dönüşüm sürecinde tüm üniversiteler tarafından uygulanan sistemli bir yönetim stratejisinin göstergeleridir. Bu da çok açıktır. Üniversiteyi şirket gibi yönetmek! Şahit olduğumuz sömürü mekanizmasının kaynağını da burada aramak lazım. Tam da bu noktada sormamız gereken basit ama hayati bir soru var…

 

Üniversite ve neoliberalizm

 

Herkesin üniversiteye ve üniversite görevlilerine dair hemen hemen kesişen fikirleri vardır. Türkiye’nin önemli entelektüellerinden Fikret Başkaya bir bu fikirleri şöyle özetler:

 

  • Üniversite devlet ve sermaye karşısında özerk olmalıdır
  • Üniversitelerde ifade, düşünce, araştırma ve üretme özgürlüğü garanti altına alınmalıdır.
  • Üniversite görevlileri ve yöneticilerinin etik, bilimse ve entelektüel kaygıları olmalıdır
  • Üniversiteler dahilinde yapılanlar toplumsal özgürleşme ve aydınlanma mücadelesiyle örtüşmelidir

 

Hemen hemen herkesin üzerinde hemfikir olduğu bu ideal üniversite tanımlaması ne yazık ki gerçek üniversite yapılanmasıyla neredeyse alakasız duruyor.

 

Uzun uzun Ortaçağ’daki Klise kurumuna bağlı olarak ortaya çıkan ilk üniversitelerden bugüne, üniversitelerin değişen yapısına değil, fakat özellikle neoliberal dönemde üniversite olgusunun aldığı biçim ve içeriğe odaklanmanın, ülkemizdeki manzarayı tanıma anlamında da faydalı olacağını düşünüyorum.

 

Özelleştirme, güvencesizleştirme, esnek çalışma ve vasıfsızlaşma özellikleriyle şekillenen neoliberalizm ve küreselleşme olgusu, üniversite olgusunu da sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirmiştir, şekillendirmeye devam etmektedir. Ortaçağ’da egemen ideolojinin, sanayileşmeyle birlikte yetişkin iş gücünün üretildiği üniversiteler, neoliberalizmle birlikte tüm bunların yanında aynı zamanda birer şirket olarak yeniden şekillenmektedir.

 

ABD’de ‘market-model üniversity’ olarak tanımlanan piyasanın ihtiyaçlarına uygun üniversitelerde artık ön planda olan entelektüel bilgi, bilimsel araştırma veya etik değerler değil, özel statüler, karın azamileştirme, ‘girişimci akademisyenler’, özel firmalarla çıkar anlaşmaları ve pek tabii birer CEO’dan hiçbir farkı olmayan yeni rektör ve akademisyen kimliği şekillenmeye başladı.

Ülkemizdeki özellikle de YDÜ ve GAÜ gibi üniversiteleri ve rektörlerini düşünecek olursak, tam da bu tanıma uyduklarını görürüz. Suat Günsel ve Serhat Akpınar birbiriyle acımasız bir rekabet halinde olan iki şirketin CEO’su gibi davranırken, üniversiteleri de evrensel bilginin üretildiği kurumlardan çok, karın azamileştirildiği, güvencesiz çalışmanın maksimumda olduğu, bilimsel ve entelektüel faaliyetlerle değil, girişimcilik ve özel firmalarla yapılan anlaşmalarla gündeme gelen birer şirkete dönüşmektedir.

 

Üniversitelerin şirketleşmesi ve piyasanın ihtiyaçlarına göre kendisini şekillendirmesi müfredatlarını da kökten etkilemektedir. Rektörünün CEO, kendinin de şirkete dönüştüğü bir dönemde üniversite, ‘girişimci’, ‘rekabet edebilen’ özel teşebbüs insanları eğitmeliydi.

 

Fikret Başkaya, “Bir egemenlik aracı olarak üniversiteler” isimli makalesinde meseleyi şöyle özetiyor:

 

“Artık “özel teşebbüs üniversiteleri” çağındayız… Eğitim programları, ders müfredatları piyasanın ihtiyaçlarıyla uyumlandırılıyor! Sermaye birikimine, kâra endeksli olmayan, insanı, toplumu, dünyayı anlamaya yarayan disiplinler (dersler) müfredat dışına atılıyor. Öyle ya, felsefe okutmanın ne alemi var! Temel bilimler, tarih, sosyoloji, antropoloji, gibi dersler de kârı artırmaya, sömürüyü ve yağmayı büyütmeye yaramadığına göre… Bundan sonra üniversitede artık sadece “faydalı bilgilerin’, ‘işe yarayan’ bilgilerin öğretilmesine izin verilecek! Hangi bilginin “faydalı”, ‘işe yarar’  olduğuna da ‘kutsal piyasa’ kadar vermek şartıyla… Zira orada etik, bilimsel, entelektüel, estetik, filozofik, evrensel… kaygıların esamesi okunmaz.” *

 

Mesela DAÜ!

Bugün ülkemizdeki üniversitelerin de müfredatları bu ideolojik ve çıkar ilişkisi zemininde şekilleniyor. Örneğin bu satırların yazarını da okuduğu ve mezun olduğu DAÜ İletişim Fakültesi son 10 yıllık süreçte tam da bu ideolojik bağlamda bir dönüşüm geçirerek, kendisinin piyasa ihtiyaçlarına uygun hale getirdiğini bir dönem içinde öğrenci iken, son zamanlarda da dışarıdan gözlemleyerek şahit oldum.

 

Fakülte içerisinde sosyal bilimler, felsefe ve sosyoloji gibi dersleri veren çok değerli akademisyenlerin sözleşmesinin yenilenmemesi ve işten durdurulmasıyla başlayan süreç, bugün en temel iletişim bilimleri derslerinin dahi verilip verilmemesinin tartışıldığı ve akademisyenlerin akademik araştırma-çalışma yapmalarını önüne engeller konulduğu bir yapıya büründü.

 

Sosyal bilimler alanında oluşan bu boşluk ise piyasa ihtiyaçlarına uygun derslerle doldurularak, fakülte hem vasıfsızlaştırıldı hem de neredeyse sosyal bilimler alanından tümden uzaklaştırıldı. Bir DAÜ İletişim Fakültesi mezunu olarak bu manzara hem beni üzmekte hem de öfkelendirmektedir. Hayata dokunuşunuzu, yaşamı algılayışınızı etkileyen, düşünsel hayatınızı şekillendiren, zihninizde kapalı duran algı kapılarını açmanızı sağlayan akademisyenlerin, hocalarımızın işten atıldığına şahit olmak veya akademide olma amaçlarının yerine getirilmesine engel olunduğunu görmek, ister istemez insanın içinde bir sızının kabarmasına neden olmakta!

 

Bu örnekler gerek DAÜ öznelinde gerekse de genel olarak başka üniversitelerdeki uygulamalarla çoğaltılabilir. Bir fakülte öznelinde gelişen süreç, aynı zamanda genel bir eğilim olarak sadece DAÜ’de değil, diğer özel üniversiteler için de çok daha şiddetli biçimde söz konusudur.

 

Üniversite ülkesi kktc!

 

Aslında başka sorular da sormamız gerekiyor. Eğitimden bir sektör olarak bahsedildiği bir ülkede ne kadar nitelikli eğitim yapılabilir? Üniversitelerin Turizme ve inşaat sektörüne katkısına odaklanıldığı bir ortamda entelektüel ve etik değerlerden söz edebiliri miyiz? Ülkeye yurt dışından gelen öğrencilerin ekonomiye katkısının hayati bir mesele yapıldığı bir ortamda önceliğin bilim ve bilgi olduğu iddia edilebilir mi? Yağmur sonrası güneş açtığında ovalarda türeyen mantarlar gibi neredeyse her köşe başına ‘özel teşebbüs üniversitelerinin’ açılmasını eğitimin gelişmesi olarak algılayabilir miyiz? Bu sorular daha da çoğaltılabilir ve geliştirilebilir. Yöneticiler, siyasi elitler ve sermaye grupları bu sürecin eş zamanlı olarak muazzam bir yozlaşma, akademik aşınma ve toplumsal çürüme örgütlediğini göremiyorlar. Çünkü onların odaklandığı tek şey daha fazla kar, daha fazla kazanç ve daha fazla sermaye. GAÜ’de yaşananların benzerini, YDÜ’de de, UKÜ’de de LAÜ’de de bulabiliriz. DAÜ’de İletişim Fakültesi’nde yaşanan dönüşümü aynı şekilde tüm üniversitelerde görebilirsiniz. Gittikçe yayılan özel üniversitelerin bu örneklerden beş beter olacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok. Tüm bu özel örneklere odaklanırken aynı zamanda sorunun sistem sorunu olduğunu ve neoliberal sistemi sorgulamamız, değiştirmemiz gerektiğini de es geçmemeliyiz. Çünkü tek tek yaşadığımız tüm bu sorunların yapısal uzantıları vardır.

Başka bir üniversite, yazının başında çizdiğimiz tanıma uygun bir üniversite mümkündür! Bunun mücadelesi de gerek kampüs içerisinde gerekse de dışında eşitlikçi, özgürlükçü ve adaletli bir dünya mücadelesinden geçmektedir. Bunun için tekrar yazının başındaki soruyu sormak gerekiyor, üniversite nedir?

            

*Fikret Başkaya, “Bir egemenlik aracı olarak üniversiteler” – Mesele Dergisi Nisan 2016

Bir Üniversite Düşünün

Bir Üniversite Düşünün

 

Bir üniversite düşünün.

Harıl harıl bilimsel bilgi ve entelektüel üretim yapıyor.

Sürekli akademik yayınlar yayınlanıyor.

Yaptığı çalışmalarla toplumsal aydınlanmaya ve kültürel birikime muazzam katkı sunuyor.

Sürekli olarak bilgi ile, düşünce ile, aydınlanma ile gündeme geliyor.

*

Bir üniversite düşünün.

Bünyesinde çalışan öğretim görevlileri huzurlu ve mutlu.

Çalışma koşulları, sosyal haklar ve sendika…

Her şey dert edilmeyecek kadar yolunda,

‘Ay başı ödenecek miyiz’ kaygısı yok

Sosyal sigorta, ihtiyat sandığı yatırılacak mı kaygısı yok!

Tek kaygı bilgi ve üretim kaygısı.

Yıkıcı bir kaygı değil ama yapıcı bir kaygı bu!

Üniversiteyi üniversite yapan da zaten bilgiye ulaşma ve bilgiyi üretme kaygısı ile toplumsal aydınlanma ve dönüşüm kaygısının kesiştiği zemindir.

 

*

Bir üniversite düşünün,

Yukarıda yazılanlarla uzaktan yakından alakası yok!

Bir üniversite düşünün,

üniversite dışında her şey!

Rakipleriyle gözü dönmüş rekabet içinde bir şirket!

Kendi sermayesine bağlı pek çok işletmenin olduğu bir ticaret zinciri!

Öğretim görevlilerinin ve akademisyenlerin maaşlarını – sosyal yatırımlarını ödemeyen bir sömürü mekanizması!

Bünyesinde yaptığı inşaatlarda iş cinayetleri ile gündeme gelen vahşi bir çark!

Bir üniversite düşünün,

Yukarıda yazılanlarla uzaktan yakından alakası yok…

Üniversite olmak dışında her şey!

Bir üniversite düşünün,

GAÜ!

 

*

Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ)

Gözü dönmüş kar hırsının,

Akademilerin sermayeleşmesinin,

Üniversitelerin şirket gibi yönetilmesinin doruk noktası!

YDÜ ile girdiği kör rekabette GAÜ, bir üniversite olarak kendisini yok ederek acımasız bir ticaret canavarına dönüştü.

Çünkü YDÜ gibi bir başka ticaret canavarı ile onun ringinde baş edebilmenin tek yolu yine onun gibi bir canavara dönüşmekti.

Nitekim öyle de oldu.

Fakat bu rekabet, iktidar ve sermaye hırsı günün sonunda muazzam bir değerler yıkımı getirdi.

Ülkemizde üniversitenin toplumsal, entelektüel ve insani bir değer olarak yıkımının başını YDÜ’nün ardından GAÜ de çekti, çekmektedir.

 

*

GAÜ’nün bir çok işletme zincirini bünyesinde taşıyan bir şirket gibi yayılmacı politikası,

YDÜ ile girdiği rekabet,

Şahince kurguladığı kültürel alanlardaki hegemonya stratejisi

Ve bunlar için yapılan tüm şatafatlı reklamlar

Medya’nın çok büyük bir kesimini reklamlarla satın alması…

Tüm bunlar GAÜ ilizyonunun ardındaki sömürü ve vahşi işletme anlayışını saklayamadı, saklayamayacak da!

 

*

GAÜ’deki çalışanların maaş sıkıntısı yaşadığı uzun süredir sağda solda konuşulan bir gerçek…

Uzun süredir çalışanların maaşları doğru düzgün verilmemekte…

Bu ay ise henüz ödenmiş değil…

Yani bayrama herkes maaşlarını almış bir şekilde girerken GAÜ’deki emekçiler maaşlarını alabilmiş değiller.

 

GAÜ’nün maaş politikası ise tek kelime ile rezilce!

Çalışanlar Capital Bank isimli bir banka tarafından ödeniyorlar.

Hayır ödenmek doğru bir kelime olmaz.

Borçlandırılıyorlar.

Yani maaş almıyorlar, bankadan maaşları oranında borçlandırılıyorlar.

Borcu ise sözde üniversite ödeyecek!

Yine çalışanlarının sosyal sigorta ve ihtiyat sandığını yatırmayan üniversite!

Dedik ya üniversite olmak dışında her şey…

Tam anlamıyla yasal tefecilik işte!

Şimdi bunun adı modern kölelik değil de nedir?

Çalışanlar ne yapabiliyor?

Hiçbir şey!

Çünkü özgür bir ortamda emeklerini satmıyorlar.

Korku var, üniversite patronlarının yaydığı işten atılma korkusu.

Güvence yok, çünkü sendika da yok.

Medya desteği yok, çünkü patronlar medya patronlarını da satın almış! Belediyelerin sosyal sigorta borçlarını iki – üç ayda bir herhangi bir gazetede görebilirsiniz.

Fakat bugüne dek GAÜ’nün sosyal sigorta borçlarını herhangi bir gazete görmüş değiliz…*

Yani çalışanlar yalnızlar…

Bu yalnızlığı ve korkuyu

sadece ve sadece birlik olmaları ve örgütlenmeleri dağıtır.

Bunun onlar da farkında!

 

*

Peki GAÜ gerçeği sadece bu kadar mı?

Ne yazık ki hayır!

Bu yılın ilk döneminde GAÜ aynı zamanda bünyesindeki inşaatlarda yaşanan ölümlü iş kazalarıyla da ününe ün kattı.

Şubat ayının ilk günü Abdülhakim Bayraktar isimli 27 yaşındaki bir genç GAÜ’ye ait bir inşaattan düşerek hayatını kaybetti.

11 Nisan günü ise yine aynı inşaatta başka bir iş kazası daha gerçekleşti.

İsmail Akay isimli işçi zemin kata düşerek yoğun bakıma kaldırıldı. 17 Nisan’da ise kurtulamadı.

Bayraktar ve Akay, sendikasız çalıştırılmanın ve işçi sağlı-güvenliği kriterlerinin uygulanmamasının kurbanı oldu!

Yani GAÜ’nün hukuk tanımaz, insan değeri bilmez zihniyetinin.

Yani rekabetin, iktidar hırsısının ve gözü dönmüş kar arzusunun!

 

*

İşte kısaca ve özet olarak GAÜ gerçeği!

Neoliberal ‘eğitim’ anlayışının ülkemizde geldiği son nokta!

Medya-sermaye ve iktidar üçgeninde insani, entelektüel ve kültürel bir yıkım, yozlaşma ve çürüme!

Sadece GAÜ mü?

Hayır en az onun kadar YDÜ’de!

Sadece YDÜ mü? Elbette hayır.

Ticarethane mantığına teslim olmuş tüm üniversiteler.

 

*

Dayanışa’nın bildirisinin ardından GAÜ bir açıklama yapmak zorunda kaldı. Açıklama tam olarak bir sürü şey söyleyip de hiçbir şey söylememenin parlak bir örneği.

Fakat satır arasında GAÜ adına açıklamayı yazan kişi itiraf ediyor.

“Kredimizin planlanan tarihten gecikmesi ve yatırımlarımızın ve kampüs çevresinde ciddi arazi alımlarının devam ediyor olması, Lefkoşa ve Karpaz’da çok sayıda inşaat ve yatırımlarımızın aksatılmaması sebebiyle maaşlarda aksama yaşanmıştır”

Ve açıklamada devamla GAÜ’nün mükellefiyetlerini yerine getireceğini söylüyorlar.

Yasal zorunluluğu sanki bir lütufmuş gibi sunuyorlar.

Bir de bu meselenin denetimini yapması gereken, iş yasasında yazdığı gibi cezai prosedürü uygulaması gereken siyasi ‘erk’ler var…

Bir de bu meseleyi sorgulaması gereken özgür medya var…

Göz göre göre suç işleyen,

suçu pervasızca itiraf eden,

suçu bilen ama bir şey yapmayan,

suça bakan ama suçu görmeyenler…

Lafı uzatmaya gerek yok…

Körler sağırlar birbirini ağırlar…

Bu işin ucunu bırakmayacağız!

* Afrika gazetesi geçtiğimiz gün GAÜ ile ilgili basın açıklamamızı manşetten görmüştür. Gazeteye cesaretinden dolayı teşekkür ederiz.

7 Temmuz 2016 – Dayanışmanet.org