Direnebilme Potansiyelimiz, Popülist Moment ve Sol – Hasan YIKICI

Direnebilme Potansiyelimiz, Popülist Moment ve Sol – Hasan YIKICI

 

hasanykc@gmail.com

 

Kıbrıs sorununda müzakere masasının çökmesi ile yaklaşık iki yıldır yaratılmaya çalışılan güven ortamı da birdenbire toz duman içerisinde kaldı, dağıldı. Erken seçim tartışmaları, muhalefet açısından boşluğa salvo sallamakla, UBP-DP hükümeti için ise kaleye gol atmakla sonuçlandı. Bunlar yaşanırken ise, hayatın içerisinde toplumsal, ekolojik ve ekonomik sorunlar katlanarak artıyor, bireylerin yaşama uğraşısı gittikçe daralan bir alanın içerisinde sıkışıyor. İnsanların gündelik hayattaki dertleri ve arzuları ile yüksek siyasetin gündemi arasındaki açı gittikçe açılıyor. Geleneksel öznelerin sürdürdüğü merkez politika ile gündelik hayat arasındaki ilişki, bir yandan günü kurtarmaya yönelik kısa vadeli çözüm arayışları ile yüzeyselliği, diğer yandan ise bu yüzeysellik içinde sorunların bağlamından ve kapsamından yabancılaşmasını barındırıyor. Bunun yanında toplumun, siyasetle ve merkez öznelerle kurdukları ilişki de değişip dönüşüyor.

Son yayınlanan anketlerin iki ortak noktası var. Bunların en göze çarpanı, oy vermeyecekler ile kararsızların oranının geçen yıllar göz önüne alındığında artmış olması. Bir diğer önemli husus ise merkez sol partilerin oylarının ciddi bir şekilde düşmüş olması. Kuşkusuz seçim sath-ı mailine girildiğinde bu oranlar değişecektir, fakat genel tabloda ciddi bir dönüşüm olmasını kısa vadede beklememek lazım. Geleneksel siyasal özenlerin, yani siyasi partilerin, gerek siyasal olarak, gerek politik kültür olarak gerekse de yaşamı dönüştürme potansiyellerini kaybetmeleri anlamında merkez sağ partilerle aynılaştıkları bir dönemde, bu eksende inandırıcı bir çıkış veya yükseliş beklemek oldukça saf ve karşılıksız bir niyet olur.

Siyasete insanların gittikçe daha az ilgi göstermesine ve oy vermeme oranlarının artmasına vurgu yapan Chantal Mouffe 2005 yılında kaleme aldığı Siyasal Üzerine isimli kitabında şunları yazıyor: “Oy vermenin önemli bir duygusal boyutu vardır ve oy vermede söz konusu olan bir özdeşim meselesidir. İnsanların siyaseten eyleyebilmeleri için onlara kendileri hakkında, değerlendirebilecekleri bir fikir sunan kolektif bir kimlikle özdeşleşebilmeleri gerekir. Siyasal söylem, insanlara politikalar sunmanın yanı sıra, onlara deneyimlediklerini kavrayabilmelerine yardımcı olan ve gelecek için umut vaat eden kimlikler sunmalıdır.” (s. 33)

Kıbrıs’ın kuzeyindeki merkez sol partilerin dönüşümünü de Mouffe’un ortaya koyduklarıyla değerlendirmekte fayda var. Siyasi partilerin, özellikle 2004’ten bugüne, barındırdıkları kolektif kimlikler aşındı; merkezdeki partiler gittikçe aynılaştı ve bilhassa merkez soldaki partiler umut vaat eden kimlikler sunmaktan çok, mücadele ettikleri yapılara, değerlere ve kimliklere bürünerek karşıtlarına dönüştü. Mouffe yine aynı kitabında bu durumu şöyle açıklıyor: “Siyasal sınırlar bulanıklaştığında, siyasal partilerden soğuma gerçekleşir ve milliyetçi, dini ya da etnik özdeşim biçimleri etrafında başka türlü kolektif kimliklerin oluşumuna tanıklık ederiz.” Mouffe’un bahsettiği “başka türlü kolektif kimliklere” yazının ilerleyen kısmında değineceğiz; fakat CTP’si ile TDP’si ile hatta radikal sol siyaset hattında seyreden BKP ve YKP’si ile geleneksel yapıların -ki bugün bu yapıların hiçbiri topluma “umut vaat eden kimlikler” sunamamaktadır- artık bu durumu dert etmeleri gerekmektedir.

Öte yandan, UBP’nin neredeyse beton gibi kök tabanı korumasını, kktc denen olağandışı yapının; toplumsal kültürün, anlayışın ve davranışların mayasını oluşturduğunun bir göstergesi olarak okumak lazım. Kktc denen yapı, sadece taşeron bir devletten ve onun işlevsiz kurumlarından oluşmuyor; kktc aynı zamanda toplumsal bir organizma olarak da toplumsal ilişkiler içerisinde yeniden ve yeniden üretiliyor. Burada kendi beceriksizliğini toplum üzerine atarak “zaten bu toplum ganimetçi, bencil, çıkarcı bir toplumdur” diye kendi kendinden kaçan merkez solun konformist tepkilerinden bahsetmiyorum. Eğer bu organizmaya yönelik, onun taşıdığı değerlerin karşısına dayanışmayı, paylaşmayı ve toplumsallığı içeren değerlerde bir karşı-hegemonya kuramıyorsanız, yani toplumsal ilişkileri dönüştürmeye yönelik müşterekçi bir zemini yaygınlaştıramıyorsanız, o zaman “egemen” olanın değerleri de varlığını yoğunlaştırarak sürdürmeye devam eder. Bireyciliğin, dayanışmacılık karşısında galebe çaldığı; siyasal ve toplumsal ilişkilerin kaygan bir zeminde şekillendiği bir atmosferde, yapılması gereken şey, şikâyet etmek yerine bu atmosferin değişmesi ve dönüşmesi için gereken yeni araçları ve kurumları bulmak ve seferber etmektir.

Popülist Moment ve Halkın Partisi

Son yayınlanan anketler, aynı zamanda, Halkın Partisi’nin siyasetin merkezinde konumlandığını gösteriyor. Halkın Partisi ile ilgili daha önce bu derginin sayfalarında çeşitli yazılar çıktı. Konuyla ilgili sevgili Rafet Uçkan da değerli tespit ve yorumlarda bulundu.

Tekrara girmeden sadece Halkın Partisi ve Özersay’ın siyasal söylem ve pratiğinin, üzerinde şekillendiği zemini anlayabilmek için, önemli bulduğum Siyasal Üzerine kitabına burada yeniden başvurmakta yarar görüyorum: “Kolektif kimliklerin geleneksel partiler aracılığıyla ifade edilmelerinin mümkün olmadığı zamanlarda, başka biçimlerde ortaya çıkmaları kuvvetle muhtemeldir. Zayıflayan sol/sağ karşıtlığının yerine ‘halk’ ve ‘egemen çevreler’ etrafında şekillenen bir karşıtlık üzerine inşa edilmiş yeni bir biz/onlar ayrımı koyan sağcı popülist söylemde söz konusu olan budur. Siyasetin bireysel motivasyonlara indirgenebileceğini düşünenlerin aksine, yeni popülistler siyasetin her daim ‘onlar’a karşı bir ‘biz’ yaratmaktan ibaret olduğunun ve kolektif kimlikler yaratmayı gerektirdiğinin farkındalar. ‘Halk’ mefhumu dolayımıyla sundukları kolektif özdeşim biçimlerinin güçlü cazibesi bu yüzdendir” (s, 83)

Mouffe bunu yazığında yıl 2005’di. Avrupa ve dünyadaki merkez siyasetteki dönüşümü ve boşluklardan doğan popülist siyasal akımları gözlemleyerek bunları yazmıştı. Bugün Mouffe’un işaret ettiği akımlar, Avrupa’da ve dünyada siyasetin merkezinde yer almakta ve merkezi yeniden şekillendirmektedir. Yani gittikçe siyasette egemen olan haline gelmektedir. Bu durumun nereye evrileceği veya neyi dönüştüreceği ayrı bir tartışma konusu; fakat burada, tamamen benzeşmese ve dünyadaki popülist hareketlerle farklılaşsa da, doğdukları, beslendikleri ve geliştikleri zemin anlamında aynı bağlamda değerlendirilebilecek Halkın Partisi’nin de bu popülist momentin bir sonucu olduğunu ortaya koymak lazım. Parlamenter siyaset açısından, Halkın Partisi’nin, merkez siyasette kurucu ve belirleyici unsur haline gelmesi, popülist momentin Kıbrıs’ın kuzeyindeki yansımasına işaret etmektedir. HP’nin bir yandan piyasa ve sistem ile giriştiği, uzlaşıya ve mutabakata dayalı ilişki biçimi; diğer yandan ise eski-yeni temelinde şekillendirdiği onlar-bizler siyaseti, tam da inandırıcı ve umut vaat eden bir kolektif kimlik yaratma ihtiyacına denk düşmektedir. HP’nin siyaseti, karşıtlıkların bulanıklaştığı ve üzerinin kapatıldığı bir ortamda yol alabilecek bir siyasettir. Örneğin özel sektörde sendikalaşma mücadelesi, tam da emek ile sermaye odaklı bir çatışma ve karşıtlık alanıdır. HP’nin özelde sendikalaşmaya dair net bir tavrı yokken, bu konuda tabir-i caizse kaçak oynamaktadır.

Bundandır ki HP, ne zaman toplum içerisinde belli başlı kutuplaşmalar ve net tavırlar gerektirecek olaylar yaşansa, bocalamakta ve yalpalamakta, neredeyse tavırsız kalmaktadır. Aslında tam da siyaset ve toplum Mouffe’un bahsettiği “agonistik” bir zemine geldiğinde HP’nin de gerçek siyasal karakteri ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda HP için çıkmaz, ekonomik yapıdaki ve toplumsal-kültürel alandaki tahakküm ilişkilerindeki gerilimin artmasıyla normal zamanda üzeri kapatılabilecek fakat bir olay anında açığa çıkabilecek olan çıplaklık durumuyla yüzleşmektir.

 

Gelecek Var mı?

Parlamenter siyaset sol açısından her zaman sorunlu bir alan olmuştur. Özellikle kktc gibi bir yapıda parlamentoda siyaset yapmanın daha da büyük bir sorunsal olduğunu kabul etmek gerek. Sol eğer kktc’de parlamentoyu, “olağan dışı” koşulların ve bozuk bir makinenin yönetebilme aracı olarak görüyor, benimsiyor ve ilişkisini de bu bağlamda kuruyorsa, o halde daha başlamadan yenilmiş demektir. Çünkü varoluşsal kriz halinin olağanlaştırıldığı bir yapıyı yönetme iddiası, ister yeni ister geleneksel olsun, krizin, olağandışılığın ve bozuk makinenin bir dişlisi haline dönüşme anlamına gelir. Ki geçmişte de bu daha farklı sonuçlanmadı.

Fakat parlamento ile solun kurduğu ilişki, bir karşı hegemonya yaratma ilişkisi, yaşanan kriz ve olağandışılık durumunu çıplak hale getirme ve parlamento dışında kurulan mücadelenin organik bir uzantısı olarak algılanıyorsa o zaman anlamlı hale gelir. Bu da parlamento dışında hayata ne kadar nüfuz edildiği, mücadelenin ayaklarının farklı alanlara ne ölçüde yayıldığıyla ilgilidir. Hele de kktc gibi sahte bir yapının çatısı altında, kendini devlet yönetimine talip olmakla ve seçim kazanmakla sınırlayan parlamenter siyaset, sahte bir iktidarın peşinde koşmaktan başka bir şey yapmamış olur. Tam da bu noktada, kktc’de parlamentoda olma, sahte iktidarın bir dişlisi haline gelmekle değil, iktidarı dağıtmak ve toplumsal alanda yeniden inşa etmekle anlam bulur… Dolayısıyla uzlaşmacı ve mutabakatçı bir siyaseti değil, verili sınırları aşabilecek agonistik ve radikal bir sol siyasete ihtiyaç vardır.

Gelecek var mı? Özellikle de sol açısından inandırıcı ve arzu uyandırıcı bir özne yaratılabilecek mi? Bu soruların cevapları hayatın içerisinde şekillenecek ve keşfedilecek. Yarını bugünden kurmanın yolu, bir yandan hâlihazırda sahip olduğumuz toplumsal ve müşterek değerlerimizi koruyarak ve savunarak ama diğer yandan da üreterek ve ürettiğimizi paylaşarak gerçekleşebilir. Kıbrıs’ın kuzeyindeki karşı hegemonya da kültürel, ekonomik ve toplumsal alanlarda geliştirilecek üretim süreçleri ile örülebilir. Fakat burada altını çizmekte fayda var, CTP’nin üretim odaklı çıkışı, ilk etapta anlamlı ve kulağa hoş gelebilir. Herkes üretmeden var olunamayacağının farkındadır. Fakat burada yine hakikatten kaçış söz konusudur. Kıbrıs’ın kuzeyindeki tahakküm, ekonomi ve mülkiyet ilişkileri sorgulanmaksızın ortaya atılan üretim söylemi, belli bir noktadan sonra retoriğe dönüşmeye mahkûmdur. Kktc gibi bir yapının üretim değil, üretmeme üzerine kurulu olması su götürmez bir gerçek iken; bu yapıyı sorgulamayan ve üretimi karşı hegemonya bağlamında kurgulamayan bir siyaset inandırıcılıktan uzak olacaktır.

Solun parlamenter siyasetin ötesine taşması veya tersten söylersek, parlamenter siyasetin, solun yaşam alanlarında yaratacağı motivasyonun peşinden gelmesi gerekmektedir. Kktc’de sol siyasetin nefes alma ve motivasyon alanının merkezleşme değil, yerelleşme olması gerektiğini düşünmekteyim. Gaile’nin 387. sayısında yazdığım “Yeni Bir Stratejiye Doğru–2” makalesinde solun yeni bir zeminde siyaset üretmesi gerektiğine ve bu zeminin de yerelleşme olabileceğine değinerek, yapılması gerekenlere dair kısaca şunları sıralamıştım:

  1. Emek, dayanışma, üretim-tüketim ve dağıtım ağları oluşturmak, bunların koordinasyonunu ve motivasyonunu sağlayabilecek kooperatifler ağı inşa etmek.
  2. Yine ekonomik alanda müşterekçi bir siyaset güderek, devlet mülkiyeti ile özel mülkiyet dışında, ortak değerler zemininde yeni ekonomik alternatifler inşa etmek.
  3. Yönetimsel alanda, özgürlükçü belediyecilik anlayışı çerçevesinde merkezi iktidara alternatif olarak öz yönetim mekanizmaları inşa etmek.
  4. Parlamentoya girmeyi kökten reddeden değil, fakat siyasetinin merkezin parlamenter mücadele olmayan bir sol inşa etmek.
  5. Geleneksel orta sınıf siyasete sıkışan sol yerine; sendikasızlar, güvencesizler ve işsizler gibi yeni-işçi sınıfı (prekarya) içinde örgütlenmek, bu alanlara dair direniş ve mücadele ağları inşa etmek.

Bunun en doğru reçete olduğuna değil, yeni bir zemin ve mücadele hattı oluşturabileceğine inanmaktayım. Solun, sol kadroların kısa vadeli çözümler veya küçük küçük heveslerle değil, uzun vadeli bir inşa sürecine odaklanması gerekmektedir. Bu da artık Kıbrıs sorunundaki ya da kültürel, ekonomik alanlardaki ezberlenmiş söylemlerden, örgütsel ve bireysel hareket etme alışkanlıklarımızın beslediği konformizmden vb. ciddi bir kopuş iradesini ortaya koyarak gerçekleşebilir. Aksi taktirde “gelecek var mı?” sorusu, gittikçe uğuldayan bir sessizliğe karışıp kaybolacak.

 

Siyasal Üzerine, Chantal Mouffe – İletişim Yayınları.

Bu yazı ilk olarak Gaile Dergisinin 26 Mart tarihli 411. sayısında yayınlandı.

Çürüyen siyasette intikam dönemi – Hasan Yıkıcı

Çürüyen siyasette intikam dönemi – Hasan Yıkıcı

 

Kıbrıs sorunu bağlamında neredeyse tüm toplumsal kesimler kritik bir eşikten geçmekte olduğumuzu idrak etmiş durumda. Çözüm yönünde olumsuz bir sonuca varılması durumunda Kıbrıs’ın kuzeyindeki yapının bir dizi ciddi dönüşümler ve restorasyon girişimlerine uğrayacağı çok net. Bunun ne olacağına dair bir isim koymak için erken, umarız da öyle bir isim bulmak zorunda kalmayız ve geleceğimizi ve ortak mücadelelerimizi birleşik bir Kıbrıs zemininde şekillendiririz. Bu kritik eşiğe rağmen merkez-geleneksel sol partiler, toplumsal beklentilerden ve sorunlardan kendilerini nerdeyse tamamen soyutlamış bir durumda dar iktidar kavgalarında boğulmaya devam etmekte. Öyle ki, herhangi bir değer veya ilke ile değil, tamamen statü ve iktidar kavgalarıyla gündeme gelen kesimler, kendi siyasal ve varoluşsal intiharlarını da gerçekleştirmiş durumdalar.

 

Hepimizin malumu, TDP’deki iktidar ve statü kavgası günün sonunda TDP’den kopuşları getirmişti. Bu kopuşların sonucunda da Çakıcı liderliğindeki ekip TKP’yi yeniden kurarak uzun süre devam edecek olan bir siyasal miras ve intikam kavgasını başlattı. TKP’nin çok net bir şekilde herhangi bir toplumsal talep veya sol değer üzerinden değil, TDP liderliğinden intikam almak için kurulmuş olduğunu ifade edebiliriz.

 

TKP’nin kuruluşunun üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra ise, uzun süredir iktidar ve statü kavgaları ile gündeme gelen CTP’nin Mağusa ilçesindeki Ali Gulle, Sonay Adem gibi isimler de partilerinden istifa ettiklerini açıkladılar. Kurultayda seçilemeyen bu isimlerin kurultaydan sonra istifa etmeleri neredeyse tüm kesimlerde ‘koltuk gitti aşk bitti’ algısı yarattığı yetmezmiş gibi, istifalarından çok kısa bir süre sonra da TKP ile anlaştıklarını ve birlikte hareket edeceklerini açıkladılar. Ali Gulle, Sonay Adem gibi isimler CTP içinde sol kesimi temsil eden isimler gibi gözükseler de, bu isimlerin geçmiş pratiklerinin sol değil, neoliberal olduğu gerçeğini değiştirmez. Sonay Adem’in çalışma bakanlığı döneminde sosyal güvenlik sistemi neoliberal yapısal dönüşüm politikalarına uyumlaştırıldı, kadının yıpranma payı kaldırıldı. Kaldı ki bu kesimler de son zamanlarda CTP içinde sol değerlerle değil, Oktay Kayalp liderliğindeki ekip ile girdikleri iktidar ve statü kapma kavgasıyla gündeme geliyorlardı. Her iki kesim de birbirlerine karşı iktidar, statü arzusuyla, intikam ve hırs duyguları ile yaklaşıyordu. Günün sonunda bu iktidar kavgasını kaybedenler, yeni bir iktidar kavgası alanında kendilerini var etmeyi tercih ederek gerek siyasal, gerek ahlaki intiharlarının son dönemecini de geçerek kendi geleneklerinden statü ve intikam adına bir çırpıda vazgeçebileceklerini gösterdiler.

 

Bu iki örnekte gördüğümüz manzaranın kökeni, tam da uzun zamandır dile getirdiğimiz ve eleştirdiğimiz geleneksel merkez sol siyasetin çürüme ve iflasının bir sonucudur. Yıllardır, değerler, üretim ve toplumsal dönüşüm üzerinden değil de, iktidar olma, statü kapma ve ‘konjonktüre uyum sağlama’ zihniyeti, günün sonunda her tarafından çürümüşlük fışkıran bir siyaset yarattı. Bunu da yaratan bugüne kadar kendisiyle yüzleşmeyen, kendisini aşamayan ve kısır kavgalar içinde her gün biraz daha tükenen merkez sol partiler ve onların siyaset alışkanlıklarını sürdürenler oldu. CTP’de de TDP’de de partiden bir kaç kişinin ayrılması, bu partileri arındırmadı. Tam tersi, bu yapılar alışkanlıklarını ve kof siyasal kültürlerini zaman içerisinde katılaştırdı. Katılaşan zihniyetler ve pratikler de gittikçe dünyadaki, toplumdaki ve hayatın akışı içerisindeki değişimleri-dönüşümleri anlayabilme, yorumlayabilme kabiliyetinden eksildi. Sadece hitap ettiği alan bağlamında değil, kavrayabildiği dünya anlamında da gittikçe daraldı. Bu durum da kendi alanları içerisindeki küçük iktidar oyunlarını daha da itekledi. Daralan ve katılaşan mevzu aynı zamanda anlam arayışıydı da.

 

 

Günün sonunda aşırı katılaşmadan kaynaklı bir kırılma yaşandı. Katılaşan bir taraf yerinde dururken diğeri yerinden ayrıldı.

 

Fakat katılaşan şeyin kendisi hala ayakta. Çürüme! Dolayısıyla gerek TKP örneği olsun gerekse de CTP’den koparak TKP’ye geçenler olsun, TDP’de veya CTP’de bir temizlenmeyi-arınmayı sağlamayacak. Sonuçta oralardan kopan bireylerin edindikleri kültür, oralarda yeşermiş, kökleşmiş ve gelişmiştir. Yaşananalar merkez sol yapılardaki kültür, anlayış, işleyiş ve değersizleşmenin bir sonucudur. Bahsi geçen bireyler ve eylemleri çürümenin nedeni değil, birer sonucudur!

 

Toplumu dönüştürmeye, tahakküm ilişkilerini dağıtmaya ve bir özgürleşme pratiği sergilemeye dair gailesi olan solun, üretmesi, inşa etmesi ve kendisini sürekli olarak aşması gerekmektedir. Bunu yapamayan hareketler ve yapılar da gittikçe katılaşacak, kalıplaşacak ve değerlerden ziyade statü, iktidar ve intikam oyunları ile oyalanacak. Dolayısıyla bu çürüme ve kokuşma durumundan uzak kalmak için sol değerler zemininde üretmeli, ürettiğimizi örgütlemeli, inşa etmeli ve sürekli bir yüzleşme motivasyonu ile kendimizi aşmalıyız. Aksi taktirde alternatif yaratma mücadelesinde gerek siyasal gerekse de etik olarak geleneksel merkez öznelerin düştüğü ‘sağcılaşma’ sürecine düşülmesi kaçınılmaz olacaktır.

 

Hareket etme motivasyonunu intikam ve hınç duygularından alan, hayatın anlamını iktidar ve statü çatışmalarından çıkaran odakların siyasette de hayatta da başarılı olması söz konusu bile değildir. Bu tür kişiler, özneler veya odakların en iyi yaptıkları iş kendi kendilerini tüketmek ve yok etmektir. Artık hızlıca ölüme yüz tutmuş geleneksel merkez sol siyaset de, onun icracısı özneleriyle birlikte dizginlerinden boşalırcasına uçurumun dibine doğru düşmektedir.

 

Gerek son kamuoyu yoklamalarında, gerekse de toplumun genel eğilimlerden katı olanın buharlaştığı bir süreçten geçtiğimiz ortada. Fakat henüz sol adına yeni olanın da şekillenemediği, çabaladığı ama kendisini var edemediği bir süreçten geçmekteyiz. Zor olduğunun farkındayız, fakat sol siyasetin değerler ve üretim üzerinden yükselecek olan yeni kolektif öznesini kurmak zorundayız. Bunun sahici, inşa edici ve yaratıcı olması kaçınılmazıdır. Aksi taktirde buralarda nefes almak daha da zorlaşacak.

Bu yazı ilk olarak Gaile dergisinin 401. sayısında yayınlandı. 

 

Sıkıntı, sancı ve öfke – Hasan Yıkıcı

Sıkıntı, sancı ve öfke – Hasan Yıkıcı

 

Bu bir yeni yıl yazısı değildir. 2016’nın ne kadar boktan bir yıl olduğu ve 2017’ye dair ne kadar güzel umutlar beslenmesi gerektiği yazısı hiç değildir. Bugünden geçmişe dair söylenen her şey aslında bir öfke ve sıkıtı hali içinde söylenmekte. Bunun böyle olmasında bir sorun yok. Fakat sorun tam da yine bu öfke ve sıkıntı halini iktidara ve sermayeye dair yaşamı dönüştürücü ve kurucu bir harekete dönüştürememe durumunda. Ve tam da bu durumu, içinde gittikçe büyüyen bir sancı barındırmakta. Eski olanın tükendiği fakat yeni olanın henüz oluşamadığı, hakikat ile söylem arasında sıkışmış bir soru işareti!

 

Uzun zamandır neredeyse tüm toplumsal kesimler ‘değişim’ ve ‘yeni’ retoriği etrafında tavır ve söz üretmeye çalışmakta. Kimisi yeni parti kurarak, kimisi parti içinde yeniyi kurarak, kimisi genç suratlarla yeni bir ifade arayışında, kimisi yeni bir ifadeyi eski olandan çıkartma çabasında. Eski-yeni karşıtlığının, bir yıl içerisinde nasıl tüketildiğini, ilk başta kendisine alıcı arayan bir pazarlama sloganı gibi sıkışanın tutunduğu şimdi ise nasıl bir politika alışkanlığı haline geldiğini görüyoruz.

 

Halbuki yaşamın akışı bizlere eski olanın içinden yeniyi, yeni olanın içinden ise eskiyi çok bariz gösterir. Bakmak, görmek ve anlamaya çalışmak yeter. Bunu kavrayamayanlar, politik alternatifini sadece yeni üzerinden kuranlar veya eski olanı yenileyerek yeniden inşa etmeye çalışanlar sadece bir söylem olarak varlar. Ve bir söylem de ne kadar varsa o kadar varlar.

 

Son aylarda yaşadıklarımız içinde bulunduğumuz toplumsal ve politik açmaz üzerine tekrar düşünmeye değer.

 

Kıbrıslı Türkler mücadelesi bir anlam, hedef veya dönüşümden ziyade sıkıntı, endişe ve öfke durumlarında yaşanan patlamalarda saplanıp kaldı. Patlamalar elbet bütün toplumların tarihinde ve bugününde vardır. Fakat anlamı kendinden menkul olan, bir hedefe ve dönüşüme doğru evrilemeyen patlamaların ardından gerileme ve içe kapanma dönemleri gelir. Yaşanan mücadelelerin sonuç alıcı olmaması gibi, kurucu bir alternatife de evrilememesi bu içe kapanma durumunu daha da perçinlemekte.

 

Tam da burada bir sancı söz konusudur. Biçimlenmeyen fakat biçimlenmeye yüz tutmuş, kaynaşmayan fakat dağıtılamayan da, oluşmayan fakat yok olmayan!

Bu sancı eski olanın içinden yeniyi, yeni olanın içinden de eskiyi bağırır. Henüz tanımlanamayandır, fakat tanımlanmak istencindedir de. Sanıcının yarattığı acı, öfke kavranamazsa, şekillenmesine, olgunlaşmasına fırsat verilmezse gün gelir kendisine döner…

 

Son aylarda yaşadıklarımız siyasal ve toplumsal muhalefet öznelerinin bu sancının farkında olmadıklarını, anlayamadıklarını veya dokununca kendilerine çekebileceklerini sandıklarını gördük.

 

Her sancı kendi diliyle, kendi hali ve oluşu ile ifade bulur. O dili konuşmayanı, o dili anlamadan ve kavramadan yaklaşanı ters teper, karşısına alır.

 

Kıbrıslı Türklerin varoluş ve özne olma mücadeleleri, çok net bir şekilde yeni bir dili, yeni bir mücadele kültürünü ve yeni bir özneyi gereksinmektedir.

Fakat daha da ötesi var. Bu gereksinim inşa edilemediği sürece, sancı kendisini yutacak. Öfke kendisine bilenecek.

Endişe hayatın anlamını tetikleyicisi değil, anlamdan kaçışın dürtüsü olacak. Eylemde sendikal bürokrasinin protesto edildiği, sokakta kendi ezberlerinden kopamayan grileşmiş geleneksel yapı ve partilerin güven ve inandırıcılık vermediğinin konuşulduğu, insanların bir kısmının ‘hiçbir şey değişmeyecek’ diyerek mitinge geldiği diğer bir kısmının ise ‘zaten hiçbir şey değişmeyecek’ diye evde oturduğu koşullarda en büyük tehlike ve çürüme, varoluş için mücadele etmeye çalışırken, varoluşumuza ve bunun mücadelesine inancı kaybediyor olmamızdır.

 

Bunun yarattığı ve yaratacağı toplumsal çürüme ve hakikatten kaçış başka hiç bir baskı mekanizmasının yaratamayacağı kadar acı ve yokluk yaratacaktır. Acıların ve yoklukların en kötüsünü, hissedilemeyen bir acı, farkına varılamayan bir yokluk!

 

Deleuze bir keresinde “Dünyada en eksik olan şey dünyaya olan inançtır. Dünyayı neredeyse kaybettik. Dünya bizden alındı. Dünyaya inanıyorsanız, olayları denetimden kaçan bir biçim altında yağdırırsınız” diye yazmıştı. Bu paragraf döne döne Kıbrıslı Türkler’in durumunu çağrıştırmaktadır. Kıbrıslı Türkler’in yaşadığı arafta kalmışlık, kendine özgü istisna halinin kural haline dönüşmesi, günün sonunda bu ülkeye ve verilen mücadelelere olan inancı da kaybedilmesine olanak sağladı. Evet, bu ülkeyi neredeyse kaybettik, bizden alınmasına izin verdik. En eksik olan şey belki de Kıbrıs’a ve geleceğe olan inançtır.

 

Dolayısıyla, meselemiz yeni veya eski değil, en azından artık öyle olmayacağı kesin. Meselemiz çok net, sıkıntı, sancı ve öfke! En önemlisi de duyduğumuz endişenin farkında olabilmeyi becerme, onu kavraya bilme! Yeni mücadele yollarını açacak olan anahtar bu endişe olacak! Varoluşsal endişemiz! Belki de elimizde kalan tek gerçek!

 

 

 

 

 

Erkeklik tezahürleri – Hasan Yıkıcı

Erkeklik tezahürleri – Hasan Yıkıcı

Bugün 25 Kasım, kadına yönelik şiddete karşı mücadele günü. Uzun uzun kadın kurtuluş mücadelesinden veya kadınların uğradıkları ayrımcılıktan, şiddetten, tahakkümden bahsetmeyeceğim. Erkeklerin kadınların maruz kaldığı şiddetle ilgili ahkam kesmesi veya kadınlara nasıl mücadele edilmesi gerektiğini ‘öğretmesi’, bizzat erkeklerin toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinde kendi kendilerine biçtikleri misyon haline gelmekte.

 

Sendikada, partide, örgütte veya kamusal alanlarda kadınlar veya LGBTİ bireyler adına konuşan, kurtuluşlarını savunan ve nasıl mücadele edilmesi gerektiğini ‘öğreten’ erkekler boy göstermekte. Halbuki herhangi bir sendika toplantısında onlarca erkeğin arasında tek tük kadına rastlanır, partilerde kadınlara biçilen rol ve görev sokak sokak dolaşıp oy toplamak olur, örgütlerde kadınlardan çok erkekler feminist olur. Çünkü her yerde politik-pratik iktidar inşa süreçleri söz konusudur ve bu çoğunlukla erkekliğin inşasıyla da paralel gitmektedir.

 

Nasıl ki kadın doğulmuyor ama kadın olunuyorsa, bilinmelidir ki erkek de doğulmuyor, erkek olunuyor! Dolayısıyla mesele biyolojik olarak erkeklerin ne kadar feminist olup olmadığından çok, erkeklerin erkeklik durumu ve süreçleriyle ilgili olarak ne kadar yüzleşip yüzleşemedikleri, erkekliği sorgulayıp sorgulayamadıkları ve hayatlarını nasıl yaşadıklarıdır.

 

Şimdi kimse ‘ama’, ‘fakat’ veya ‘nedir be senin yazdığın’ demesin, hepimiz biliyoruz, hiç birimiz masum değiliz! Bunu kendimize söyleyerek başlayabiliriz…

 

*

 

Erkeklik ile iktidar/egemen olma iç içe geçiş süreçlerdir. Erkeklik iktidar/egemen olma durumundan güçlenirken, iktidar/egemen olmak da erkeklik tarafından şekillendirilir. Erkeğin toplumsal-kültürel olarak üzerine biçilen misyon güçlü olmak, başarılı olmak ve hakim olmaktır. Güçsüzlük, başarısızlık veya hakimiyetsizlik erkeklikle bağdaştırılmayan, kadına yüklenen ‘niteliklerdir’. Aynı zamanda akıl ve mantık da erkek de toplanırken, kadın duygusal, narin ve kırılgan olandır. Tüm bunlar da yaşadığımız toplumda, aklın, başarının ve gücün iktidarı oluşturmasıyla ilintili hale gelmektedir. Bunun yansımasını sadece ana akım kurumlarda, kamu kuruluşlarında, şirketlerde veya iş yerlerinde görmeyiz. Ev ve bir ilişki durumundaki gibi özel alanlarla da sınırlı bir iktidar-tahakküm ilişkisi değildir. Ne yazık ki, sistemle kavga halinde olan sendika, parti veya örgütlerde de ‘erkeklik’ süreçleri güçlü bir şekilde mevcuttur.

 

Sendikalar erkek sendikacıların hakimiyetindeki yapılarını yıllardır kıramadılar. Genellikle ana akım odaklardan yapılan propagandaya göre ‘kadıların erkeklerden daha iyi durumda’ olduğu ülkemizdeki sendika tarihide hali hazırdaki sendikaların yönetim kadrolarındaki kadın sayısının neredeyse iki elin parmaklarının sayısını geçmiyor oluşu, genel olarak sendikaların erkek liderliklerinin kadınlara yönelik olarak ‘bu işi yapabilecek niteliklerde olmadıklarını” düşünmeleri, toplumsal özgürlük ve eşitlik mücadelesi veren kurumların liderliklerinin durumunu ortaya sermektedir. Her ne kadar feminist mücadelede de aktif ve önemli bir konumda olan KTÖS başkanı Semen Saygun bu noktada anlamlı bir fark yaratsa da genel olarak sendikaların liderliklerinin erkeklerden de oluşması ve bunun kırılamaması hala geçerli bir gösterge.

 

*

 

Partilerde yıllardır kadınlar seçim dönemleri oy toplayacak olan parti kolları olarak kullanıldı. Son yıllarda olumlu-olumsuz kurumsal değişikliklere gidilse de hala kadınlara yönelik olarak geleneksel algı mevcuttur. Yönetimsel değişiklikler yapılsa da mesele erkekliğin kurumsallığı ile yüzleşebilmekten geçmekte. Feminizm kelimesini duyduğu anda tüyleri diken diken olan ve parti-sendikalarda bir statü sahibi olan solcuların azımsanmayacak kadar olduğunu düşündüğümüzde, meselenin burada feminizm değil, erkeklik ve iktidar olduğuna varırız. Ne yazık ki idealler ve değerler çoğu zaman iktidarı paylaşmama pahasına heba edilebiliyor.

 

*

 

Sadece kadınlar üzerindeki şiddet, baskı, hiçleştirme veya dışlama değil, aynı zamanda LGBTİ bireylerin varlığını kabul etmeme, en makulünün bile cümle içinde ‘ama’ ile veya ‘onlar da insan’ ile cümleler kurması ile tezahür edebiliyor erkeklik. Bunun en sıcak örneğini geçtiğimiz haftalardaki LGBTİ farkındalığını artırmaya yönelik reklam panosu meselesinde gördük. En demokrat geçinenler bile ‘kendi tercihini kendi yaşasın, bizim gözümüze sokmasınlar’ bile diyebilecek kadar erkeklik batağına saplanıp kalmış durumda olabiliyor. Halbuki burada da mesele kendinden farklı olanı kendi erkeklik ve iktidar durumuna bir tehdit olarak algılaması. Erkeklik sadece iktidar değil, aynı zamanda güvensizliktir de çünkü.

 

*

 

Sadece bunlar mı? Daha çok şey yazılabilir. Örneğin meyhane masalarında feminist erkeklerin içinden hortlatan erkeklik muhabbetleri, araya karışan küfürler, evde geleneksel ev içi iş bölümünün yeniden üretilmesi vs vs…

 

Bu satırların yazarının içinden hiç mi erkeklik hortlamıyor ve ev içi iş bölümünde tamamen eşitlikçi mi yaşıyor? Net, hayır!

 

Erkeklik sadece kadınlara veya LGBTİ bireylere yönelmiş yıkıcı bir şiddet değil. Evet, kadınlar veya LGBTİ bireyler kendilerinin dışından gelen bu şiddetle yüz yüze kalmaktalar. Fakat bu şiddetin bir boyutu daha var, o da erkekler. Şiddetin hem uygulayıcısı hem de uygulananı olarak. Erkeklik, yüzleşilemediği ve sorgulanamadığı sürece kadını veya LGBTİ bireyleri dışardan fakat erkeği de kendi içinden yıkmaya devam edecektir. Hiçbir erkek doğarken heteroseksüel olacak, kadınları baskı altına alacak, LGBTİ bireylere nefretle yaklaşacak veya başarılı, güçlü ve erk sahibi olacak diye doğmadı. Toplumsal, maddi, kültürel ve hayat pratikleri erkeği ‘adam gibi adam’ yaptı. Fakat bu adam gibi adam olma durumu altında erkek de ezildi, içinden çıkarttığı şiddetin kendisi de altında kaldı. Hakim ve egemen olan adına erkek kendine yönelik olan şiddeti giderek içselleştirdi, ruhsallaştırdı ve görünmez hale getirdi. Erkeklikte fail bizzat kurbandır. Toplumsal olarak kazanılan egemen olma istenci, kendi dışındakiyle beraber kendi içine de yönelen görünmeyen bir şiddeti doğurdu.

 

Öğrenilmiş cevapları bir kenara bırakıp sorular sormakla, fakat gerçekten içten gelen sorular sormakla erkeklik meselesiyle yüzleşmeye başlanabilir. Kadınların, LGBTİ bireylerin mücadelesi son 10 yılda ülkemizde ciddi farkındalıkların ve değişimlerin olmasına yol açtı. Fakat bunun tamamlayıcı bir unsuru da erkeklerin erkeklik süreçleri ile ve erkeklik mefhumu ile yüzleşebildikleri süreçler olacaktır. Evde, sokakta, partide, örgütte, kamusal alanlarda vs erkeklik durumlarını ne kadar bozup dağıtabilirsek, toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesine de o kadar katkı yapabilmiş olacağız.

Kaybettik – Hasan Yıkıcı

Kaybettik – Hasan Yıkıcı

Evet kaybettik… Mağdur edebiyatı veya klasik halk ve kazanacağız güzellemesi yapmayacağım.

Çok net bir şekilde Kıbrıslı Türkler olarak kaybettik!

Ekonomik olarak, siyasal olarak, toplumsal bir varlık olarak.

Üretebildik mi?

Yönetebildik mi?

Kurumsallaşabildik mi?

Evet bunların hepsi elimizden alındı,

Evet üretimden kopartıldık,

Yönetmemiz istenmedi,

Kıbrıslı Türk varlığının kurumsallaşması her zaman engellendi…

Peki bu kadar mı?

Hayır.

Bizler tüm bunların mücadelesini verirken,

“Bu memleket bizim biz yöneteceğiz” derken başarılı olduk mu?

Hayır!

Yönetemedik…

Üretemedik…

Kurumsallaşamadık…

Kaybettik mi?

Evet! Kaybettik…

Bunu kabullenmeden toplumsal muhalefet olarak bir adım atamayacağımız gibi, nostalji ve marazi bir kültürden başka da bir şey üretemeyeceğiz…

Kaybettik, suyun CTP-DP tarafından özelleştirilmesi ve elektriğin de UBP-DP tarafından resmen Türkiye’ye devredilmesi, Kıbrıslı Türklerin kaybetme sürecinin doruk noktalarını oluşturmakta…

Sanayi Holding, PEYAK, KTHY, Ercan…

Hepsinin kaybettik…

Oy verip seçtiğimiz ve meclise gönderdiğimiz siyasiler hiç bizden biri oldu mu?

Veya daha net sormak gerekirse, Meclis hiç bizim meclisimiz oldu mu?

Her zaman bir gelecekten bahsedildi… Gelecek tacirliği üzerinden beklentiler ve arzular yaratıldı…

Gerçekten hiç bize ait bir gelecek oldu mu?

Dün, bugün, yarın…

Zamanı biz yönetebildik mi?

Yoksa zamanda varolması istenmeyen insan topluluğu muyduk?

Geleceğe dair kaygılarımız varsa,

kabullenelim,

Kaybettik!

Ve şimdi her şeyi baştan konuşma zamanı!

*

On yıllardan beridir entegrasyon meselesi tartışılmakta…

Türkiye’ye entegrasyon…

Kıbrıs’ın kuzeyinin geleceği için bir seçenek olur muydu olmaz mıydı?

Açıktan savunan birini bulmak zor…

Neredeyse herkes karşı…

Herkesi bırakıp hayata bakalım…

Kimse kimseyi kandırmaya çalışmasın…

Çok net bir şekilde yaşadığımız gerçekliğin adı entegrasyondur!

Doğrudan siyasal bir entegrasyon değil,

Kültürel, toplumsal, ekonomik ve yönetsel bir entegrasyon…

Özellikle son 5 yıllık süreçte çeşitli araçlar vasıtasıyla da bu entegrasyon süreci kurumsallaştırılıyor.

Kamudaki dönüşüm…

Ekonomik alandaki özelleştirmeler…

Yönetimsel alandaki kadro değişiklikleri…

Yeni üniversiteler ve okullar…

Batırılan ve elden çıkartılan kurumlar…

Ama en önemlisi de su ve elektrikteki özelleştirme süreçleri…

Ve telefondaki bizi bekleyen süreç…

Maddi bağımlılık ve seçilmişlerin biat geleneğinden bahsetmiyorum bile…

Tüm bunlar tek bir şeye işaret etmekte…

Yaşam ağlarının Türkiye’ye entegrasyonu!

*

AKP’nin Türkiye’deki rejimi dönüştürmedeki en önemli özelliği, stratejisi oldu…

Birden bire, kutsal bir anda vücut bulmuş bir sistem dönüşümü değil…

Zamana yayılmış, hegemonyasını yaygınlaştıran, ekonomik, kültürel ve siyasal sermayesinin üzerine koyarak kurumsallaşan bir dönüşümdü AKP’nin…

Buna benzer bir süreç de Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşanmakta…

Teker teker kurumlar ya yok ediliyor ya işlevsizleştiriliyor ya da doğrudan özelleştirilerek Türkiye sermayesine devrediliyor…

Eğitim alanında derinden direne fakat yaygınlaşarak devam eden bir dönüşüm söz konusu… Dün ‘ha kuran kursu ha tenis kursu’ diyenler bugün yaşadığımız ve gözle görülür hale gelen değişimlerin yol açıcısıdır…

Kurumlar alanında yaşanan süreç ise Kıbrıslı Türkler’in varlığını yok etmenin ve iradesiz kılmanın bir başka örneğini teşkil etmekte… Su, elektrik veya telefon alanındaki özelleştirme süreçleri, aynı zamanda yönetim mekanizmalarından Kıbrıslı Türkler’in kurumsal varlığını da yok etme sürecidir…

*

Bu birbiriyle kesişen süreçlerin tek bir anlamı var…

Entegrasyon!

Yarın bir çözüm olsa dahi kurumlarından azat edilmiş, hiçbir kurumsal varlığa dayanmayan bir halk olarak çözümün bir parçası olacağız!

Çözüm olsa bile Türkiye’nin çok tartışılan garantörlüğünden de öte, sermayesi ile, uluslararası anlaşmalardan kaynaklı yönetimsel mekanizmalardaki varlığı ile temel stratejik noktalarda garantörlüğü de aşan önemde varlığını sürdürecektir.

Bugün yaşanan tüm özelleştirme ve ‘uluslara arası anlaşmalar’ adı altındaki dayatmalar da aslında çözümden sonrası için Türkiye’nin yaptığı stratejik bir yatırımdır…

*

Ve Kıbrıslı Türkler…

Bu oyunun kaybedeni, hatta oyun dışı figürü olarak sadece seyirci mi olacak?

Kaybettiğimizi kabullenmek, köşeye çekilip kadere razı olmak anlamına gelmemeli…

Evet kaybettik… Fakat şimdi yeni bir mücadeleye başlama zamanıdır…

Çözüm ve barış mücadelesini de kapsayacak, adalet, eşitlik ve emek ekseninde kurumlarımızı yeniden kazanma ve hatta öz yönetim kurumları inşa etmeye yönelik bir mücadele!

Bu mücadeleyi, mevcut, bu sistemin kendisini yeniden üretmesinde payı olan, bugüne kadar yaratılan yapıdan hesap sormak şöyle dursun, küçük iktidar kavgaları ile kendisini tüketen, kktc ile birlikte çürüyen siyasal öznelerin veremeyeceği aşikardır.

Bir dönem kapandı…

Artık başka bir dönem açılıyor…

Yeni mücadelelerin, yeni öznelerin filizlenme zamanıdır!

Yeni Bir Stratejiye Doğru (2) – Hasan Yıkıcı

Yeni Bir Stratejiye Doğru (2) – Hasan Yıkıcı

Solun toplumsal bir projesi ve stratejisi olmaksızın ne kendisini, ne de yeni bir toplumsal düzeni var edemeyeceği tartışma götürmez bir gerçektir. Kıbrıslı Türkler söz konusu olduğunda ise bu sadece eşitlikçi, özgürlükçü ve sosyal adalete dayalı bir gaye değil, aynı zamanda toplumsal olarak özne olabilmekle de bağlantılı yaşamsal bir ihtiyaçtır. Kıbrıslı Türkler’in varoluş mücadelesi ile eşitlikçi, özgürlükçü ve sosyal adalete dayalı bir toplumsal düzen yaratımı mücadelesi birbirinin içine geçmiş, birbirini tamamlayan ve bütünleştiren bir zemini oluşturmaktadır.

Bundan dolayı yeni bir strateji sol açısından geçtiğimiz haftaki yazıda bahsettiğimiz geleneksel siyasal öznelerden ve söylemlerden kopuşla beraber hayat ile politikayı yeniden kaynaştıran, yeni/yeniden bir özneleşme sürecini de barındıracaktır. Bu da, gerek iktidar mekanizmaları ile gerekse de hayat süreçleri ile geleneksel ilişkilerin dışında yeni ilişkiler kuracak, araçları, kurumları ve yeni kolektif siyasal organizasyonların ihtiyacını getirmektedir. Artık tartışılması gereken solun bugüne dek programlaştırıp hayata uygulamaya cüret edemediği en temel alternetif sosyal politikaların ve potansiyellerin, kurucu sol bir strateji etrafında inşa etmek ve hayatın birer parçası haline getirebilmektir.

Buradaki gaile, bir reçete oluşturmak değil, soldan, kurucu bir hayat siyasetinin temel dayanak noktalarını keşfedebilmeye yönelik bir arayıştır. En iyi, en güzel ve en yeni bir stratejiye sahip olsa dahi, sol inşa edemediği sürece, toplumsal yalıtılmışlığı, söylemleri, sloganları, hazır cevap kalıpları ve çaresizliği altında ezilip ezilip kendi kendisini değersizleştirecektir. Yüksek siyasetin içine gömülmüş bir sol değil, yaşam süreçlerinin inşa edici gücü olarak sosyal bir sol için adımlar atmalıyız.

Sınırları aşmak
Parlamentarizmi merkezine alan, temel gayesi verili iktidar mekanizmalarında pozisyon kazanmak, yüksek siyaset yapmak ve sınırlarını ekonomik-sosyal ve yönetsel iktidarın sınırları ile belirleyen bir solun, ne kendisi için, ne de toplumsal fayda için ciddi bir getirisi olacaktır.

Daha da önemlisi, bu zemindeki siyasetin yukarda bahsedilen inşa sürecini de sırtlanacak potansiyele sahip olamayacağıdır.

Bu anlamda merkez sol veya sosyal demokrat olduğunu iddia eden CTP veya TDP gibi partiler ne bu kurucu potansiyele ve ufka sahiptir, ne de gerçekten öyle bir dertleri var mı yok mu bilinmemektedir.

Geçmiş deneyimlerin hepsi bize göstermiştir ki, parlamenter siyaset-iktidar ve sol üçgeninde sol özneler her zaman dönüştüren değil dönüşen, kurabilen değil yeniden kurulan ve en önemlisi inşa edebilen değil, yıkıma uğrayan olmuştur. Kaldı ki, eğer yukarıda ve geçen haftaki yazıda çizmiş olduğumuz kurucu ve inşa edici siyasal bir stratejiye sahip olunsaydı ve hali hazırda dayanak noktaları toplumsal ve sosyal inşa odakları olsaydı bugün bu partilerin durumu en azından böyle olmayabilirdi.

Merkez/parlamenter partiler içerisinde yaşanan mikro ölçekli iktidar kavgaları da makro ölçekte yaşanan yapısal dönüşümlerinin birer göstergesidir. Bu yapılara hayat veren harç, yeni bir toplumsal düzem kurma arzusu ve siyasal ufku değil, en küçüğünden en büyüğüne kadar iktidar kademelerinde pozisyon kapma motivasyonundan oluşmaktadır. Bundan dolayı örneğin CTP gibi bir partinin başına siyasal ufku geniş, iyi veya temiz birinin gelmesinin o partiyi kurtaracağına inanmak, sıvı çamurdan çiçek bahçesi yapılabileceğine inanmakla eş değerdir. Veya solda alternatif gibi sunulmaya çalışılan TDP gibi bir partinin, CTP içinde yaşadıklarından farksız süreçlerle gündeme gelmesi de aslında merkezde duran partilerin ne kadar da siyasal kültür anlamında birbirlerinin kopyası olduğunu göstermektedir.

Arızalı bir makinenin iktidarını ele geçirmeye yönelik bir siyaset beraberinde bununla ilişkili bir siyasi kültür ve alışkanlıkları da getirdiği, daha da getireceği çok nettir. CTP’de veya TDP’de yaşananlar, arızalı bir makine ile kurulan ilişkinin sonunda siyasetin de arızalaşması gibi siyasal kültürün ve alışkanlıkların da arızalı bir hale gelmesidir.

Bugün bu partilerle ilgili konuşulan şey siyasal programları veya stratejileri değil, kimin hangi makama sahip olacağı veya kimin kimi nasıl ‘yemek’ istediğidir, yani siyasi kültürün yansımaları! Kısacası arenada solcular ve liberaller, iyi sosyal demokratlar ve kötü sosyal demokratlar yoktur. Arenada iktidara ve iktidarın gücüne aşık olmuşların, statü kaygısı taşıyanların kavgası vardır.

Bu kavgaların kazananı olmamıştır, olmayacaktır da. Bu kavgaların tek olumlu ve toplumsal anlamda hayırlı yanı tarihsel bir sürece ivme katmaları, yani merkez siyasal öznelerin yıkımını hızlandırmalarıdır. Bundan dolayı solda olduğunu iddia eden merkez partilerin kendi sınırlarını, iktidarın sınırlarını aşabileceği ve alternatif haline gelebileceği oldukça şüpheli olmanın ötesinde, inandırıcı ve gerçekçi de değildir.

Sadece kendi içlerindeki veya ülke içindeki iktidar kavgalarından ve bu kavgalar içerisinde kaybettikleri siyasal meşruluklarından dolayı değil, aynı zamanda küresel bir eğilim olarak da merkez partilerin gerek yaşam süreçleri ile gerekse de neoliberalizm karşısında takındıkları ikircikli tutumun yansımalarından dolayı da alternatif olabilecekleri söylemi inandırıcı ve gerçekçi değildir.

Mesele merkez partilerdeki liderlik sorunu değil, bu partilerin gerek kadrolarıyla gerekse de yapısal yönleri ile tarihsel süreç içerisinde evrildikleri noktanın günün ihtiyaçlarına cevap ve alternatif üretebilecek, kurucu bir siyaseti inşa edebilecek bir noktada olmaması meseledir. Bu partiler için sorun liderlik değil yapısaldır!

Sol ve sol değerler adına bu partilere umut bağlamak veya yüksek beklentiler geliştirmek, yeni hayal kırıklıkları ve çöküntüler örgütlemekten başka bir şey değildir. Gerek reddediyoruz süreci, gerek Girne İnisiyatifi örneği gerekse de buna benzer hak mücadeleleri örnekleri, ister radikal olsun isterse de merkez olsun siyasal partilerin pozisyonlarına dair net bir tablo ortaya koymaktadır. Siyasal partiler yaşama dair sorunlara ve mücadelelere dahil olamayan, toplum ile arasındaki mesafe gittikçe açılan, yalıtılmış ve iktidar mantığı ile sterilleşmiş, sosyal meselelere sonradan dahil olmaya çalışan ve onlara katkı koyamayan yapılar haline gelmiştir.

Artık geçmişi ve nostaljileri tekrar tekrar üretme kolaylığına kapılmak değil, uzun vadeli ve kalıcı bir inşa sürecini örme zamanıdır.

 

İnşa etmek!

Yeni bir sol siyaset ihtimali, hayat ile politika arasına set örmeyecek, tam tersi hayat ile politikanın dinamik bir ilişki içerisinde olduğunu içselleştirmiş, bu yönde potansiyelleri keşfedebilmiş ve bunları kurumsallaştırmış bir yapılanma ile gelişebilecektir. Eşitlikçi, özgürlükçü, ekolojik ve sosyal adaletçi bir toplum projesi de yeni bir kolektif öznenin, yani siyasal alternatifin inşası ile mümkün olabilir. Bunun adı siyasal bir partidir. Fakat hali hazırda var olan örneklerdeki gibi değil, kendisini sosyal ve siyasal bir hareket olarak inşa edecek olan, sosyal ve siyasal olanı harmanlayabilecek, çoğulcu, katılımcı ve özyönetimci kolektif bir parti. Bu süreci şekillendirecek ve ilk etapta bahsedebileceğimiz temel noktaları ise gelecek sayılarda açmak üzere şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Ekonomik dayanaklar anlamında katılımcı, alternatif kooperatifçilik potansiyellerini gerçeğe dönüştürmek. Emek, dayanışma ve üretim-tüketim ve dağıtım ağları oluşturmak, bunların koordinasyonunu ve motivasyonunu sağlayabilecek kooperatifler ağı inşa etmek. Gerek ekoturizm, gerek kadın emeği, gerek tarımsal faaliyetler, gerekse de dijital teknolojiler alanında olsun, küçük bir ülke olmanın avantajlarıyla bu alanlarda kararlı bir irade ile ciddi işler yapılabilir. Bu, kuşkusuz ülke genelinde üretimden koparılmış bir toplum için tek ve mutlak alternatif değil, tam tersi üretim süreçlerine dahil olmanın ve bu süreçleri yaratmanın başlangıç noktasıdır.
  1. Yine ekonomik alanda müşterekçi bir siyaset güderek, devlet mülkiyeti ile özel mülkiyet dışında, ortak değerler zemininde yeni ekonomik alternatifler inşası. Bugün pek çok kurumun özelleştirilmesi karşısında sol ya katı bir şekilde devlet mülkiyetini savunmakta ya da liberal bir şekilde özel-devlet ortaklığına savrulmaktadır. Müşterekçi bir ekonominin dayanan noktası ise bu ikisinin de dışında bir alternatife dayanmaktadır. Bugün en güzel ve somut örneğini Dome Hotel sürecinde gördüğümüz, ne devletin ne de özelin, bizzat çalışanın ve üretenin yönetiminde bir işletme modeli. Bu model ne yeni bir modeldir ne de sonradan icat edilmiş bir modeldir. Tam da kökleri Karl Marx’ın eserlerine dayanan komünar bir modeldir. Sol’un artık üzerinde durması gereken model, ne inandırıcılığı olmayan devlet modelidir, ne de tam bir sömürü mekanizması olan özel sektör modelidir. Bunların dışında dayanışmacı, ekolojist ve öz yönetimci müşterek modellerdir.
  1. Yönetimsel alanda, özgürlükçü belediyecilik anlayışı çerçevesinde merkezi iktidara alternatif olarak öz yönetim mekanizmalarının inşa edilmesi, gerek bölgesel meclisler gerekse de kentlerde oluşacak halk meclisleri ile mahalli ve bölgesel sorunların siyasetinden, genel ülkesel siyasete ulaşacak, katılımcı ve özyönetimci alternatif bir yönetim mekanizmasını oluşturmak. Bunun adına basitçe Halk Meclisleri Konfederasyonu diyebiliriz. Kısaca hali hazırda işlevi ve niteliği çok net olan merkezi iktidara alternatif olacak bir yönetim ve iktidar mekanizmasını oluşturmaktan bahsediyoruz. Bunu Gaile’nin ilerleyen sayılarında daha net ve ayrıntılı bir şekilde işleyeceğiz.
  1. Merkezi iktidar ile solun kurduğu ilişkide kökten bir dönüşüm. Parlamentoya girmeyi kökten reddeden değil, fakat siyasetinin merkezin parlamenter mücadele olmayan bir sol. Bu anlamda parlamento ile ilişkiyi belirleyecek olan da parlamento dışında inşa edilecek olan süreçler ve yapılardır. Temel hedefi parlamentoya girip yukarıdan değişimler yapacak bir sol siyasal hareket değil, tam tersi merkezi iktidarı dağıtmaya yönelik aşağıdan halk meclisleri ile kurulacak ve inşa edilecek olanın bir uğrağı olarak parlamentoya girmeyi önüne koyan sosyal bir sol anlayış. Kısacası verili iktidar biçimleri içinde iktidar kavgası verecek olan değil, ikili iktidar biçimlerini yaratarak merkezi iktidarı dağıtmaya yönelik bir sol hareket.

Bu maddelere daha pek çok madde eklenebilir. Bunlar ne bir reçete ne de uyulması gereken mutlak doğrulardır. Yeni bir sol siyaset, her yönüyle iflas eden geleneksel ve ortodoks siyasal akımların geleneğinden koparak, yeni bir gelenek oluşturarak ve inşa ederek inandırıcı bir alternatif olabilir. Bunun için de ciddi ve uzun erimli bir çaba gerekmektedir. İhtimali, parlamenter siyasetin sınırlarında veya iflas eden geleneklerde değil, toplumsal olanın yeni potansiyellerinde ve zeminlerinde aramak lazım.

Bu yazı ilk olarak Gaile dergisinin 387. sayısında yayınlandı.

 

 

Yeni bir stratejiye doğru (1) – Hasan Yıkıcı

Yeni bir stratejiye doğru (1) – Hasan Yıkıcı

 

“Her şey kendince ne kadarsa varlığında direnmeye çabalar”

Spinoza

Kıbrıs’ı kuzeyindeki yönetim ve ‘iktidar’ mekanizmalarının toplamını arızalı bir makineye benzetebiliriz. Teknik anlamda arıza, makinenin özüne veya tasarlanışına içkin bir hadise değil, beklenmedik bir şekilde vuku bulan, dışarıdan gelen veya dış etkenlere bağlı olarak ortaya çıkan bir olaydır. Söz gelimi eğer bir makinenin bakımını düzenli bir şekilde yaparsanız makinenin arızalanma olasılığı da o kadar azalır.

Fakat kktc söz konusu olduğunda, arıza bu tanımın tam tersi olarak makineye içkin bir şey, makinenin özünde olan bir hakikat olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerek ekonomik gerekse de siyasal krizler normal bir makinenin arızalanması durumunda gün yüzüne çıkar. kktc gibi bir örnek söz konusu olduğunda ise kriz makinenin arızalanmasından dolayı değil, hali hazırda arızalı bir makine ile yol alınabileceği inancından kaynaklanmaktadır. Hiç kuşkusuz kusursuz bir makine veya arızalanmayan bir makine yoktur, olamaz da, ancak burada vurgulamaya çalıştığımız nokta makinenin tasarlanışının özünde arıza olmasıdır.

Siyasetin sonu

Kıbrıslı Türk sağının, arızalı makine ile kurduğu ilişki ile Kıbrıslı Türk solunun kurduğu ilişki birbirinden farklı dayanak noktaları barındırsa da, her iki ilişki biçimi ve niteliği de aynı bağlamda şekillenmektedir. Sağ’ın toplum projesi açık ve net, Türkiye’nin idaresi altında bu arızalı makineyi işleye bilecek kadar canlı tutmak! Sol ise bunun karşısında yeni ve alternatif bir toplumsal proje ve bunun stratejisini üretmeksizin bu arızalı makinenin yönetilmesine gözü kör bir şekilde talip oldu. Bugün sadece sağ açısından değil, sol siyasetin ve siyasetin kurumlarının meşruluk yitirmesinin ve yönetememe krizinin kökenleri tam da burada yatmaktadır. Arızalı makine ile kurulan ilişki günün sonunda bu ülkenin siyasetini de arızalı bir siyaset haline dönüştürdü. Ve özellikle de sol açısından tüm siyaset bizzat özneleri tarafından değersizleştirildi, gündelik hayatın ihtiyaçlarından koparıldı ve arızalı bir makinin dişlileri arasında iğdiş edildi.

Solun en önemli dayanak noktası verili güç ilişkilerinin dışında ve o güç ilişkilerini dönüştürmeye yönelik toplumsal bir proje olarak kendisini ve toplum kesimlerini var etmek ve dönüştürebilmek iken; bu en temel dayanak noktası hiçbir zaman oluşturulamadı. Solun kurucu potansiyelinin yerini iktidar ilişkileri içerisinde günü birlik, maddi çıkarlar ekseninde ve elitist bir siyasal kültür dolduruldu. Bugün bahsettiğimiz son tam da bu tarz-ı siyasetin sonudur!

Merkez ve geleneksel/parlamenter siyasal özenlerin yaşadığı meşruluk ve yönetememe krizi, bugüne kadar yapılan sol ve sağ geleneksel siyasetin de artık arızalı bir siyaset olduğunun anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Siyasetin geleceği açısından buradaki belirleyici nokta, bunun artık tamir edilemeyecek olmasıdır. Çünkü merkez ve geleneksel sol siyaset de söz konusu arızalı makinenin birer dişlisidir.

Artık yapılması gereken, siyaseti ve hayatı bir birinden ayrı değil, birbiri ile dinamik bir ilişki içerisinde kabul eden, merkezinde verili iktidar mekanizmalar değil, yaşam ve yeni potansiyellerine yer veren toplumsal ilişkiler ve biçimler üretmeyi hedef koyan müşterekçi bir sol siyaset için bu arızalı siyasetten kopuşu sağlamaktır.

Kriz ve kopuş

 

Etimolojik olarak Crisis sözcüğü Yunanca Krino kelimesinden türemektedir. Krino kelimesinin anlamı ise ayrıştırmak, seçmek, karar vermek ve hüküm vermek anlamlarına gelir. Yani kriz kelimesi esasen bir çöküntü veya çatışma durumu değil, geleceği belirleyecek bir kırılma noktası, öznelerin kaderleriyle yüzleşmek zorunda kaldığı bir dönüm noktası anlamına gelir.

Geleneksel-parlamenter ve merkez sol siyasal öznelerin durumu ve onların temsil ettiği siyasetin artık çok açık bir şekilde geleceğe dair kurucu bir alternatif toplum projesi gailesi olmadığı anlaşılmıştır. Kendi sınırlarını iktidarın sınırları ile belirleyen, siyasetini konjonktürel sınırlar içerisinde belirleyen, alternatif toplumsal proje ve strateji yaratımını iktidar mekanizmalarının yönetimi ile karıştıran ve kendi kendini aşamayan hiçbir sol hareket geçmişte olduğu gibi bugün de geleceğe dair umut verici ve inandırıcı bir seçenek olmayacağı gün gibi ortadadır. Bu noktada hem solun geleceği açısından, hem de toplumsal alanda şekillenen yeni siyaset bağlamında merkez ve geleneksel olandan soldan bir kopuş sadece bir ihtiyaç değil, aynı zamanda elzemdir de.

Arızalı siyasetten, hayat politikasına

Hayat ile politika arasında bir ayrışma veya alt üst ilişkisi yoktur. Ne hayat, ne de politika birbirinden bağımsız veya yabancı varlıklar değildirler. Tam aksine hayat ile politika arasında dinamik bir ilişki vardır. Politika kavramının kendisi kadim Yunanca’da polis (kent) ile demos (halk) kavramlarının birleşmesiyle meydana gelir. Politika kavramı halkın kent yönetimine katılması anlamında kullanılmaktaydı. Kuşkusuz siyaset tarihi içerisinde politika kavramı pek çok farklı açıklamalarla tanımlandı.

Fakat burada artık sol açısından da olmazsa olmaz olan bir değer söz konusudur. O da hayat ile politikanın arasına sınır çekilmemesi, yani yaşam süreçlerine yaşayanların katılması, belirlemesi ve yön vermesi.

Kısacası yaşamın üzerinde, yaşamı organize etmeye yönelik aşkın bir iktidar, politika ve özne değil, tamamen yaşam süreçlerinin bizzat onun özneleri tarafından şekillendirilmesi ve örgütlenmesini sağlayacak içkin bir politikaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu politikanın odak noktası ise devletin yönetimi değil, gerek ekonomik, gerek yönetimsel, gerekse de ekoloji odağında yeni toplumsal potansiyellerin yeni bir düzen yaratmaya doğur kurucu potansiyeli olmalıdır. Antonio Negri ve Michael Hard’ın çok net bir şekilde ifade ettikleri gibi “müşterek emek biçimleri aracılığıyla toplumsal ilişkileri ve biçimleri üretecek” olan, yaşam üzerindeki iktidara karşı alternatif bir öznelliği üretecek bir politika. Kısacası gücünü bir sömürü ve tahakküm aracı olarak devletten değil, yaşamın kendisinden alan kurucu bir politika!

Arızalı siyasetten kopuş ve yeni bir sol stratejinin temel öğesi ancak solun hayat üzerinde bir politika veya politika dışında bir hayatı değil, yaşam süreçlerinin örgütlenmesinde politikanın hayata içkin bir unsur olduğunu ve bunun da ayrıştırılamayacağını içselleştirerek oluşturulabilir. Bu da bizi artık solun temelleri günü birlik çıkarlara değil, değerlere ve o değerleri hayatın içinde hayatı dönüştürerek var edebileceği uzun erimli bir mücadele stratejisini yaratma noktasına getirir.

Yeni stratejinin uğrak noktaları

Toplumun yönetim mekanizmalarından, ekonomiye, ekoloji meselelerinden, emek süreçlerinin örgütlenmesine, toplumsal kimliklerden, sınıf ve yurttaşlık sorunlarına kadar değişen paradigma bağlamında solun yeni stratejisinin de yeni araçları, amaçları ve nasıl yapmalıya dair yeni cevapları olmalıdır. Delauze felsefenin yeni kavramlar üretilmesi olduğuna inanmıştır. Bu zeminde hareket edecek olursak rahatça politikanın da yaşamı örgütlemeye dair yeni kavramlar ve potansiyeller yaratımı olduğunu söyleyebiliriz. Tam bu noktada solun toplumsal projesi piyasa ekonomisi ve mevcut iktidar mekanizmalarının dışında ve onlara karşı –gerek etik ve moral değerleriyle, gerek politik ve ekonomik örgütlenmesiyle- yeni bir toplumsallık ve yaşam tarzının inşası için yeni bir yön belirlemelidir.

Kooperatifçilik, dayanışma ekonomisi, üretim, emek, dayanışma kolektifleri/ağları; halk meclisleri, özgürlükçü belediyecilik ve bunların oluşturacağı kurumsallaşmış yapı, ekolojik yurttaşlık, taban demokrasileri ve paylaşımı, dayanışmayı, sol değerler bağlamında etik bir yaşam tarzını üretecek eğitim ve kültür kurumları bu stratejinin üzerinde durması ve derinleştirmesi gereken uğraklardır. Tüm bunlar Gaile’nin ilerleyen sayılarında ele alınacaktır.

Bu fikirler kulağa çılgınca veya hayalperest olarak gelebilir. Tüm bunlar toplumu ve kurumlarını yeniden kurmaya dönük uğraklardır. Kolaycı veya kestirmeci çözümler değil, uzun erimli bir çaba gerektiren kalıcı bir zeminin yapı taşlarıdır. Çünkü kurumları teker teker gasp edilen, ekonomik-yönetimsel ve kültürel alanlarda yoksunlaştırılan Kıbrıslı Türkler’in varoluşu, hali hazırda artık kendilerine ait olmadığı tartışma götürmez kurumlar içerisinde asimile olarak, nesneleşerek değil, yaşam süreçlerinin öznesi olarak gerçekleşebilir. Bu da arızalı makinin iktidar ve tahakkümüne karşı, yaşamın yeni potansiyellerini keşfederek, yeni kurumlar ve alternatifler üreterek gerçekleşe bilir.

Bu yazı ilk olarak Gaile dergisinin 25.09.2016 tarihli sayısında yayınlandı.