Kahrolsun Ulaş Gökçe! – Hasan Yıkıcı

Kahrolsun Ulaş Gökçe! – Hasan Yıkıcı

Temmuz ayının başında yerel seçimler gerçekleşecek. Siyasi partilerin özellikle de solda olduğunu iddia eden partilerin dağınıklığı, örgütsüzlüğü ve çeşitli çıkar taktiklerinden dolayı henüz partiler büyük kentlerde adaylarını belirleyebilmiş değil. Bunun dışında Mağusa’da Ulaş Gökçe bağımsız olarak belediye başkanlığına adaylığını açıklamış bulunmakta. Peki Ulaş Gökçe desteklenmeli mi? Tabii ki hayır. Neden desteklenmemeli, kısaca açıklayalım.

Öncelikle Ulaş Gökçe, yerel yönetimler ile demokrasi arasındaki ilişkiyi iyice idrak etmiş ve bunun önemini anlamış biri. Öyle ki “herkes için Mağusa” şiarıyla, tek adam yönetiminden değil, halkın, yurttaşların yani Mağusalıların yaşadıkları mekanlarda söz ve karar alma hakkının olacağı, katılımcı ve öz-yönetim odaklı bir yönetim haritasını takip edeceğini ifade ediyor. Halbuki bunlar kulağa hiç hoş gelmiyor. Belediye başkanı dediğin, halka üsten bakan, yurttaşları hiç umursamadan tek başına kararlar alan ve genellikle belediyeleri siyasi rant deposu gören kibirli ve egosu tavan yapmış kişilerden oluşur. İşte sırf bu yüzden Ulaş Gökçe desteklenmemeli!

Daha bitmedi, hatta yeni başladık. Ulaş Gökçe Mağusa’nın yeşil alanlarının değerinden bahsederek, buraların çevreciler, ekolojistler ve doğaya duyarlı kişiler tarafından kente yeniden kazandırılacağından, Mağusa’nın yeşil ve sulak alanlarının değerlendirileceğini söylüyor. Halbuki yeşil alanlar ne için var, unutuyor! Yeşil alanlar pek tabii ki, onları yok etmek, yerine binalar, apartmanlar veya alış veriş merkezleri gibi betonarme yapılar dikmek için var. Bir kentin ihtiyacı olan şey de parklar, yeşil alanlar veya huzurlu dinlenme alanları değil, beton binalarla kaplı yaşanamaz gürültülü gri alanlardır. İşte sırf bu yüzden Ulaş Gökçe desteklenmemeli!

Dahası da var. Ulaş Gökçe, Cümbez hareketi için “hesap verebilir, dürüst, gizlisi saklısı olmayan bir hareketiz” diyor. Halbuki tam da burada tüm cahilliğini konuşturuyor. Bu ülkede işlerin gizli kapılar ardında, yalan-dolanla ve gombinayla döndüğünü bilmiyor. Halbuki herkes bunu biliyor. Ve muhtemelen sadece Mağusalılar değil, herkes bu yalandan-dolandan ve gombinadan memnun olduğu için bu düzenin devamını isteyeceklerdir. Düzen devam etmeli. Bu kadar basit. İşte sırf bu yüzden Ulaş Gökçe desteklenmemeli!

Kreş ve çocuk bakım evleri kurulacakmış. Ne için, ucuza çocukların okul öncesi kaliteli eğitimi ve bakımının sağlanabilmesi için, sosyal belediyecilik gereği bunun yapılması lazımmış. Halbuki çocuk doğuran başının çaresine  de bakması lazım. Belediye, belediyecilik mi yapacak, çocuk bakım evi mi? Hem bankalar ne güne duruyor.  Aileler gitsinler, borçlansınlar çocuklarını da özel okul ve pahalı kreşlere yazdırsınlar. Yoksa bankalar nasıl kazanır, özel okullar nasıl hayatta kalır. Vatandaşın da durumu yoksa çocuk yapmasın. İşte sırf bu yüzden Ulaş Gökçe desteklenmemeli!

Hepsi bu kadar mı tabii ki hayır. Saymakla bitmez. Maraş gettolaşmadan kurtarılacakmış. Halbuki Maraş’ı Maraş yapan getto olması, oradaki insanların da atıl ve unutulmuş olmaları!. Orası ölü bir alan, ölüyü de yeniden diriltemezsiniz. Halbuki Ulaş Gökçe idealleri olan ve insanlara değer veren biri. İnsanlara inanan biri. Ne kadar da iyimser değil mi? İşte sırf bu yüzden Ulaş Gökçe desteklenmemeli!

Toplu taşıma ile Mağusa’nın bir ucunu diğer ucuna bağlayacağından bahseden Ulaş Gökçe, kenti motorlu araçlara daha az bağımlı; toplu taşımacılığa, bisikletle ulaşıma ve yürümeye olanak sağlayan bir kent haline dönüştüreceğinin sözünü de veriyor. Şimdi o gösterişli ve pahalı arabalardan, her sabah egzos dumanı çekmenin verdiği iç huzurdan vazgeçilmesini ve herkesin bisikletleriyle, otobüsleriyle veya yürüyerek işine-okuluna gidebileceği bir Mağusa vaat ediliyor. Yani kimse trafikte araba kalabalığının içinde sıkışan trafikte küfür edemeyecek, sinir olmayacak… Kim bundan vazgeçmek ister ki? Hem aldıkları lüks arabaların havasını atamayacak olan insanlar neden böyle bir şey istesin ki. Herkes daha çok araba sahibi olmanın, daha pahalı arabalar almanın peşindeyken, toplu taşımacılıkmış, bisikletmiş, yürümekmiş. Peh! İşte sırf bu yüzden Ulaş Gökçe desteklenmemeli!

Yazacak olsak daha çok yazılacak şey var. Ulaş Gökçe ve Cümbez hareketi Mağusalılara –aynı zamanda tüm ülke için de- özgür, katılımcı ve üretken bir öz yönetim stratejisi sunuyor. Halbuki eğer iyi olanı seçersek şikayet etmenin ve yakınmanın verdiği kolaycılıktan da vazgeçmiş olmaz mıyız? Hiçbir şey yapmadan, kendi hayatlarımız ve yaşadığımız mekanlar için sorumluluk almadan yaşamaya o kadar bir alışmışız ki, neden bu alışkanlıktan vazgeçelim? “Özgür olmayanlar özgürlüğü reddetmeyi de alışkanlık haline getirir.” İşte sırf bu yüzden kahrolsun Ulaş Gökçe!

 

 

Advertisements

Evet, faşizme kaşı omzum omzunda! – Hasan Yıkıcı

Evet, faşizme kaşı omzum omzunda! – Hasan Yıkıcı

Korku çok hızlı bulaşan bir duygudur. Siz korktukça, sindikçe, sessizleştikçe ve hareket etmedikçe büyür ve güçlenir. Eğer yerinizde durur ve olayları sadece içinizi çekerek izlerseniz o bir adım daha size yaklaşır. Eğer geri adım atarsanız o 10 adım üzerinize gelir. Bir bakmışsınız korku sizi esir aldı!

Kıbrıs’ın kuzey yarısında son 24 saatte yaşananlar kitlelerin nasıl iktidar aygıtları tarafından hızlı bir şekilde mobilize edilebileceğini ve bunun sonuçlarını göstermektedir. Fakat bu yeni olan bir şey değil. Türkiye’deki 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ülkemizde gerçekleştirilen ‘Demokrasi Mitingi’ ile ilgili yazdığım değerlendirmede şu satırlar geçiyordu:

“Mitingde atılan sloganların, özellikle de ‘idam isteriz’ sloganlarının bu ülkenin gerçekliğine ne kadar uzak ve aykırı olduğu apaçık ortada. Bu noktada mitinge destek veren ve imza atan tüm siyasiler, kurumlar ve yapılar atılan her slogandan sorumludur. Fakat daha da vahimi, bu mitingle birlikte az da olsa AKP taraftarlarının, ret cephesinin, barış ve çözüm karşıtlarının, emek düşmanlarının sokakta siyaset yapmasının da önünün açılmış olmasıdır. Hali hazırda çözüm ve barış karşıtı odakların uzunca bir süredir çeşitli örgütlenmeler ve faaliyetler içerisinde olduğu bilinmekte. Bu kesimler düşük katılımlı da olsa bu mitingi sokakta da siyaset yapmaya açılan bir kapı olarak değerlendirecektir. Bundan dolayı solun emek, barış, ekoloji ve toplumsal cinsiyet eşitliği ekseninde sokak siyasetini de geliştirmesi önemlidir.”( https://hasanyikiciblog.wordpress.com/2016/08/06/demokrasi-mitinginin-dusundurdukleri-hasan-yikici/)

Aradan geçen iki yıllık sürede bu kitlenin bir kez KTÖS önünde, iki kez de Afrika gazetesi önünde eylem düzenlediğini; son düzenlenen eylemde ise bu hareketin şiddet olaylarına kadar varabileceğini gördük. Fakat bu kadarla da değil, bu kitlenin temsil ettiği değerler-siyaset ve düşüncelerde artık mecliste YDP tarafından da temsil edilmektedir. Adını koymak lazım. Karışımızda fevri tavırlar ve reaksiyoner milliyetçi çıkışlar yoktur. Bir hareket olarak faşizm vardır! Hem meydanda sokak siyaseti yapan hem de mecliste parlamenter temsili olan bir hareketten bahsediyoruz. Son 24 saat içerisinde yaşananlar da gittikçe daralan bir ablukanın güç gösterisidir. Eğer bir şeyler yapamazsak nefes almakta zorlanacağımız zamanların gelmesi o kadar da uzak değildir.

MECLİS01

“Savaşa Hayır” diyenin damgalandığı, basın ve ifade özgürlüğünün ayaklar altına alındığı, sevseniz de sevmeseniz de, protesto etseniz de etmeseniz de bir ülkenin Cumhurbaşkanı’na sokak ortasında küfürler edilip yuhalanması, Afrika gazetesinin camlarının-tabelalarının indirilmesi ve şiddete maruz kalması, Meclis’te Doğuş Derya’nın barıştan, insan haklarından ve ifade özgürlüğünden taraf olmasından dolayı yuhalanması ve saldırıya uğraması, solcuları-sendikacıları meclisin kapısının önüne bile yaklaştırmazlarken Meclis’in damına çıkılarak bayrak sallanması; bu yaşananlar faşist hareketin neler yapabileceğinin sadece bir provasıdır! Bu prova da bizlere toplumsal ve politik yapının nasıl bir dönüşüm ve yeniden yapılandırma  içerisinde olduğunu izah etmektedir.

Korku, şiddet ve linç ile örülmeye çalışan bu ablukadan çıkmanın tek bir yolu vardır. O da sokaklara, meydanlara, geleceğimize sahip çıkmaktır. Pasif davrandıkça, sosyal medyada öfkemizi döküp iki saat sonra sıradaki gündemler içinde kayboldukça, sendikal ve politik konformizmin batağına battıkça, meydanlarda demokrasi-barış-emek kesimlerinin toplumsal bir güç olduğunu göstermedikçe bu abluka daralacak daralacak ve hepimizi boğacak.

Evet faşizmi, korku ve şiddet kültürünü geriletmenin yolu cesaretle sokak siyasetini ve meydanları yeniden keşfetmekten geçmektedir. Bu yaşananlara şiddet içermeyen, demokrasi-barış-emek ve özgürlükler zeminde kitlesel bir gösteri ile cevap verilmediği sürece diğer tüm çıkışlar veya çıkışsızlıklar bizi faşizmin çıkmaz sokağına vardıracaktır.

Evet, faşizme karşı omzum omzunda kardeşim. Doğuş Derya’nın omzunda, Afrika gazetesi emekçilerinin omzunda; iş yerindeki işçinin, üniversitedeki öğretim görevlisinin, tarladaki çiftçinin, okuldaki öğrencinin omzunda; emekçi kadınların, LGBTİ dostların omzunda. Bu ülkenin yok edilmesine, elimizden alınmasına seyirci kalmayacağız. Haydi dostum, bugün birbirimize omuz vermezsek yarın yaslanacak bir omuz bulamayacağız!

 

 

Seçim sonuçlarına dair, peki ya şimdi? – Hasan Yıkıcı

Seçim sonuçlarına dair, peki ya şimdi? – Hasan Yıkıcı

Seçim bitti. Sandıklar açıldı ve sonuçlar belli oldu. Sandıktan ne II. Cumhuriyet, ne restorasyon ne de yeni kktc çıktı. Bildiğimiz kktc çıktı. Geleneksel merkez sol – liberal demokrat partiler (TDP-CTP) erirken geleneksel sağ ve milliyetçi unsurlar (UBP-DP-YDP) meydan okurcasına ‘bizi yenemezsiniz’ mesajı verdi. Öte yandan yeni sağ HP ise potansiyelinden çok daha fazla umut ve beklenti yaratmasına rağmen %16-17 gibi yine de azımsanmayacak bir oy aldı. Bu anlamda geleneksel merkez partilerin oy potansiyelini kendisine çekebilmiş ve TDP ve CTP’yi bir anlamda emmiştir.

Sonuçlarla ilgili olarak özellikle sosyal medyada herkes birilerine faturayı kesme arayışında. Hatta parti başkanları bile sandığa gitmeyenlere çatabiliyor. Bugüne kadar kendilerine dönüp ciddi kurumsal öz eleştiri yapmayan ve kendi nasırlaşmış kabuğundan sıyrılamayan partilerin başka türlü davranması beklenemezdi herhalde. Seçim sonuçlarından ne çıkar belli değil ama ortada bariz belli başlı konu başlıkları var. Bunları yeniden açmakta ve yenilemekte fayda var:

  • Merkez sol-liberal demokrat partilerin eriyişi devam etmekte. TDP, Akıncı’ya ve Harmancı’ya rağmen, Bağımsızlık Yolu’nun desteğine birlikte % 8’de kaldı. Bir anlamda kök tabanını korudu fakat toplumsal bir inandırıcılık ve güven sağlayamadı. Akıncı’nın ve Harmacı’nın seçilmesini en başından beri yanlış değerlendiren TDP kadroları bir anlamda bu seçimde de başarısız oldular. CTP ise TDP’den farklı olarak geleneksel seçmeninin alışkanlıkları ve Tufan Erhürman’da cisimleşen kişi kültünün avantajı ile gerileyişini %21’de durdurabildi. İlerleyişi veya yükselişi demiyorum. Çünkü her iki parti de erimektedir. Değerlerin, ideolojilerin ve siyasal etik – kültürün erimesiyle birlikte istatistiklerin de erimesi. CTP bu dönemdeki avantajı Tufan Erhürman’ın kamuoyu algısından kaynaklı özelliklerinin partiyi canlı tutabilmesi ve erime hızını yavaşlatabilmesiydi. Kısacası seçim dönemi boyunca gördüklerimiz sadece bir imaj idi. Hiçbir dayanağı olmayan, sanal bir ilizyon. Yoksa gerek TDP’nin gerekse de CTP’nin soyut, ahlaki ve ‘steril’ propaganda söylemlerinin çok bir karşılığı olmamıştır. Siyasal kavramların içinin boşaltılarak, ilkelerden arınarak, politikayı bir çeşit imajlar silsilesine, reklam-pazarlama endüstrisine ve ahlaki bir zemine çekmenin bir bedeli olmalıydı. Oldu da. Bu partilerden kurumsal ve köklü herhangi bir özeleştiri beklemenin bir karşılığı da yok. CTP de TDP de artık bir yanılgıdan öte anlam taşımamaktadır. Belki bu yanılgı kendisini sık sık tekrar edecektir. Belki bu yanılgıdan uzun bir süre toplumsal anlamda sıyrılamayacağız ve üreteceğiz. Fakat bir yanılgı olmaya devam edecekler.
  • HP’nin aldığı %17’lik oran yeni kurulmuş bir parti için ciddi bir orandır. Bir anlamda da başarıdır. HP, temsil ettiği hareket ve Özersay en başından beri yeni kktcnin, ikinci cumhuriyetin, geleneksel partilerden hayal kırıklıklarına uğrayanların adresi oldu. Kendileri inkar etse de en başından beri bu hareket sağda konumlandı. Fakat bildiğimiz anlamda geleneksel sağda değil, yeni sağda. Bunu yaparken de geleneksel partilerin konumlandığı merkez bağlam dışında, kendisinin kurmaya çabaladığı yeni bir merkez inşa etmeye çalıştı. Veya daha basite indirgersek merkezi dönüştürmeye ve orada konumlanmaya çabaladı. Bunda başarılı olmak için en azından ikinci parti olarak sandıktan çıkmaları gerekmekteydi. HP merkezin yeniden şekillenmesine bir müdahalede bulunabildi fakat bu ne kadar etkili olacak yaşayıp göreceğiz. Ancak burada altını çizmek gereken bir nokta da. HP en başından sistemle hesaplaşma değil, sistemi restore edip yeni bir toplumsal uyum yaratma arayışında olan bir partidir. Bu anlamda çok esnek bir hareket alanına sahip olmakla beraber, var olan yapı ile çok kolayca da uzlaşı sağlayabilecek bir potansiyele sahiptir. HP %17’lik bir oy ile bundan sonra ne yapacak bilinmez, fakat bir eğilim partisi olarak ciddi bir düşüş de yaşayabilir, olası bir kriz durumunda yükseliş de. Fakat her durumda HP var olan rejim ve tahakküm ilişkileriyle hesaplaşma veya bunlarla mücadele etme anlamında bir adres değil, o ilişkileri yeniden dizayn etmenin adresidir.
  • Sanırım boykotçular süreç boyunca partilerin seçim programlarından daha çok tartışıldı. Bir birlerini eleştiren partiler ve onların destekçileri, boykotçuları eleştirme ve hatta linç etme noktasında ittifak bile yaptılar. Seçim sona erdiğinde de kendi başarısızlıklarıyla yüzleşmekten kaçarak, bütün suçu boykotçuların üstüne atma telaşına girdiler. Seçime katılım 65.3 civarında gerçekleşti. Seçime katılmayanların kaçta kaçı politik nedenlerden dolayı boykot etmekte, kaçta kaçı başka nedenlerden dolayı –belki de politik olmayan- sandığa gitmemekte bilinmez. Açıkça ifade etmekte fayda var. Boykotun hele hele mutlaklaştırılmış boykotun kurucu bir siyasi fonksiyonu veya dönüştürücü bir etkisi olduğunu düşünmüyorum. Sadece argümanları, verdiği mesajı ve protestosunun anlaşılması için çaba harcanması gerektiğini düşünüyorum. Parlamento seçimlerinin bir mücadele aracı olabileceği gibi boykot da bir mücadele aracı olabilir. Sandığa gidenler arasında bu rejimden rahatsız olan ve rejime karşı olanlar olduğu gibi sandığa gitmeyenler arasında da rejimden ve sistemden memnun ve mutlu olanlar vardır. Fakat hayatın ve politikanın merkezine sandığı koyduğumuzda bir kesim mutlak bir şekilde seçimci (sistemci), diğer bir kesim de mutlak bir şekilde boykotçu (sistem karşıtı) olabilir. Bence her ikisinin de bir getirisi yoktur. Öyle olsaydı parlamentocu partilerimiz bu durumda olmazdı ve öyle olsaydı bugün YKP de böyle acizane bir duruma saplanıp kalmazdı. Sol bir mücadelenin canlanabilmesi için bu kısır ve sonuçsuz tartışmaların dışında yeni bir bağlam yaratılması gerekmektedir. Mücadelenin merkezine sandığı değil, hayatı yerleştirmeliyiz.
  • Seçim sonuçlarının en ürkütücü tarafı YDP’nin %7 gibi bir oyla barajı geçmiş olması. Açıkça liderliği ırkçı, milliyetçi ve faşist bir parti olan YDP, Türkiyeli göçmenlerin huzursuzluğunun, öfkesinin, beklentilerinin ve aidiyet duygularının karşılık bulduğu bir adres haline gelmiş gözükmekte. Bugüne dek göçmenlerle kurumsallaşmış ilişkiler kurmayan ve emek ekseninde onları kazanamayan Kıbrıslı Türk solu bundan sonra Türkiye’den gelen göçmenlere dair ciddi ve inandırıcı girişimlerde bulunmalı. YDP’nin düşüncesinin artık parlamentoda da temsil edilmesi, önümüzdeki dönmelerde Kıbrıslı-Türkiyeli ayrımlarının ve gerginliklerinin de yaşanmasına kapı açabilir. Böyle bir durumun korkunç sonuçları olabileceği gibi, solun da böyle bir gerilimi kaldırabilecek potansiyelden yoksu olduğunun altını çizmekte fayda var. Dolayısıyla bundan sonra yapılması gereken, bir milliyetçilik türüne başka bir milliyetçilik türü ile (Kıbrıslı milliyetçiliği) cevap vermek değil, bu ülkede yaşamlarını sürdüren yurttaşların hakları ekseninde ortaklaşmasını sağlamaktır.
  • Tartışılması gereken son bir notada bu seçimlerin gizli mesajını açık hale getirmektir. O da temsili parlamenter rejimin artık meşruluğunu yitirdiği, işlevinin de daha güçlü sorgulanması gerektiğidir. Toplumsal anlamda bir temsil kriziyle karşı karşıyayız. Karma oylar, sandığa gitmeyenler, sandıktan çıkan sonuç beraberinde yeni meselelerin tartışılmasını açmalı. Muhtemelen egemenler ve Türkiye başkanlık sistemi tartışmasını tekrardan alevlendirecektir. Önemli olan solun ve sistemden huzursuz olanların bundan sonra ne yapacaklarıdır. Yüzünü mutlak bir şekilde parlamentoya ve devlete dönen ve iktidarı arzulamaktan başka kaygısı olmayan bir çeşit ‘devletlü solun’ hiçbir şekilde yeni bir yol açabileceğine inanmıyorum. Yaşadığımız güven bunalımı sadece geleneksel partilerden kaynaklı değil, temsili parlamenter rejimden ve tahakküm ilişkilerinden de kaynaklanmaktadır. Toplum ve bireyler özne olma potansiyelini, iradi bir varlık olma becerisini neredeyse kaybetmektedir. Bu rejimin ve parlamentonun temsil potansiyeli neredeyse sıfırlanmıştır. Bizim önümüze pişirilip getirilecek olan başkanlık rejimi tezi de egemenlerin bu krize bir çözüm reçetesi olacaktır. Fakat bizim çözümümüz olmayacaktır. Solun parlamenter temsili demokrasiyi aşacak şekilde öz yönetim odaklı ve yeni bir demokrasi ve kurumlar pratiğini inşa edecek şekilde uzun erimli bir toplumsal proje için kolları sıvaması gerektiğini düşünmekteyim. Bunun için de kolektif bir sol siyasal liderliğe ihtiyaç vardır. Bu krizden çıkmanın yolu bilindik siyasal iktidardan değil, toplumsal anlamda yeni bir iktidar inşa etmekten geçmektedir.

 

Yabancı iş gücü ve emeğin kırılganlığı – Hasan Yıkıcı

Yabancı iş gücü ve emeğin kırılganlığı – Hasan Yıkıcı

Kıbrıslı Türk siyasal yaşantısının çok da gündeminde olmayan ve “ne de olsa oy getirmez” mantığının hakim bastığı konformist siyasal kültürün ilgi alanına girmeyen emek alanındaki ama özellikle de yabancı iş gücünde yaşanan gelişmeler, deneyimler ve dönüşümler artık bu konunun üzerinde durulması gerekliliğini yüzümüze vurmaktadır.

Son yıllarda lokantalarda, cafelerde, hotellerde, inşaatlarda ve evlerde vb. alanlarda Türkiye dışından gelen yabancı iş gücünün gittikçe artmakta olduğunu gözle görünür bir şekilde fark etmekteyiz. Bu çalışanların, genellikle inşaatlarda veya küçük çaplı sanayi işlerinde görmeye alışık olduğumuz Türkiyeli işçilerin dahi yavaş yavaş yerine geçtiklerini gözlemlemekteyiz. Böyle bir sınıf içi dönüşüm gerek nedenleri, gerekse de sonuçları itibariyle hem yüzleşmemiz gereken unsurları hem de özellikle sol siyaset açısından bu sürece nasıl müdahale edilebileceğiyle ilgili soru işaretlerini karşımıza çıkartmaktadır. Fakat en önemlisi de emek süreçlerindeki kabuk değişiminin ortaya çıkarttığı insani ve yaşamsal aşınmalar-tahribatlardır.

Sermaye kesimlerinin aç gözlülüğü ve emeğe ayıracakları payı olabildiğince kısarak, kar marjlarını olabildiğince maksimum etme arzuları, sermayenin yabancı iş gücüne duyduğu ihtiyacı da arttırmaktadır. Dolayısıyla yabancı iş gücü toplumsal bir ihtiyaçtan değil, sermaye kesiminin daha fazla kar arzusunun yarattığı suni bir ihtiyaçtır. Fakat suni olduğu kadar da hakiki ve çoğu zaman da yıkıcı bir dönüşümü ifade etmektedir.

Bu yazıda kısaca bunlara değinmeye çalışıp masaya belli başlı tartışma başlıkları açmak niyetindeyim.

Rakamlarla dönüşümün boyutları*

Sosyal Sigorta verilerine göre 2012 yılından 2016’ya kadar gerek TC uyruklu gerekse de uzak ülkeden gelen çalışma izinlilerin sayılarında artış yaşanmaktadır. Üçüncü ülkelerden en yoğun işçi akışı ise Pakistan, Türkmenistan ve Bangladeş’ten yaşanmaktadır.

Tablo 1:

Yıllar: TC uyruklu Uzak ülke Toplam
2012 36125 7.185 43310
2013 33948 7.929 41877
2014 35140 9.411 44551
2015 37708 11.145 48853
2016 41481 15.172 56653

 

 

Tablo 2:

Yıl TC uyruklu Uzak ülke Toplam
2017 (Temmuz’a kadar) 30.892 12.167 43059

 

Çalışanların çalışma alanları ve faaliyetlerine baktığımızda ise karşımıza çıkan tablodan uzak ülkelerden gelen iş gücünün ülkedeki en ağır, çalışma saatleri uzun ve ‘pis’ denebilecek işçileri yaptıklarını görmekteyiz. Sosyal sigortalardan aldığımız ve 2017 Temmuz ayına kadar olan rakamları yansıtan verilere göre genel tablo şöyle:

Tablo 3: Uzak ülkelerden gelen çalışanlar

İş alanı Çalışan sayısı
Gazino, kahvehane, pastahane, çayhaneler, okul kantinleri, cafe, restorant, internet cafe,bet office, bet ofis büfe 1622
Oteller 1588
Herhangi şekilde bir kontrat esası üzerine evlerde yapılan ev hizmetleri, ortalık işleri hizmetçisi, temizlikçi, aşçı, ütücü, mürebbiye, çocuk bakıcı, bekçi, bahçıvan, kapıcı, özel sekreter, garson,temizlik v.b. 1174
Bina inşaatı ve tamiratı, bina yıkımı işleri,taşeronluğu 1168
Lokanta, meyhane 754
Bar, kabare, pavyon, gece kulübü, diskotek ve tavernalar 477
Hususi okullar, çocuk yuva bahçeleri anaokul ve etüd eğitim okul aile birliği 345
Her türlü yiyecek maddeleri satılan mağaza ve dükkanlar (bakkal, market, süpermarket)kasap mobilya beyaz eşya satışı 296
Hayvan yetiştirme ve hayvan ürünleri 282
İlaç, tuvalet malzemesi, kağıt kitap ve kırtasiye, optik malzemeleri oyuncak ve spor eşyası, mücevherat, kimyasal ilaç yukarıdaki gruplardan birine girmeyen diğer mamullerin toptancılığı ile ihracat ve ithalat işleriyle meşgul ticarethaneler 261
Maliye, ekonomi, sanayi, ticaret, sigorta müşavirlikleri, hesap uzmanlıkları, muhasebe büroları ve benzeri hizmetler,ofis,program yazılım,software yazılım,web yazılım , bilişim, danışmanlık hizmetleri, tercüman 189
Sıhhi tesisat kalorifer, gaz su elektrik tesisatı (Bina içi tesisat) 179
Petrol benzin ve makine yağları satış yerleri 170
Kümes hayvanlarının kesilmesi ve temizlenmesi 159
Tarımsal üretim,çiçek,fidan,fide üretimi ve satışı 155
Kumaş, elbise, ayakkabı ve diğer giyecek eşyası satan mağaza dükkanlar tuhafiye ev tekstil ürünleri konfeksiyon 147
İnşaat işinden müstakilen yapılan badanacılık, yağlı boyacılık, binaların parke, muşamba veya ninolyon vs. ile döşenmesi işleri 142
Soğuk demircilik ve kaynak işleri elektronik tabella 142
Pansiyonlar, hanlar, moteller, kamp sahaları 127
Gayrimenkul işletenler, simsarlar, emlak komisyoncuları 101

 

Uzak ülkelerden gelen işçiler arasında 18-30 yaş aralığında olanların sayısı ise toplam 5651’dir (Kadın: 2082, Erkek: 3569) Özellikle ülkemize okumak için gelen ve daha sonra işçi olarak hayata tutunmaya çalışan kesimin yoğunluğuna dair bu rakam bize iyi bir kaynak teşkil etmektedir. Kaldı ki kayıt dışı-kaçak çalıştırılan öğrencilerin de sayısının oldukça fazla olduğu tahmin edilmektedir.

2016 yılındaki rakamlara bakacak olursak ise DPÖ’nün Ekim 2016 Hane Halkı İş Gücü Anketi sonuçlarına göre toplam istihdam sayısı 118.387 kişidir. Öte yandan Sosyal Sigortaların yabancı iş gücü rakamlarına baktığımızda ise bu rakam 15.172 uzak ülke, 41.481’i Türkiye olmak üzere toplam 56.653’dür. DPÖ’nün açıklamış olduğu rakamın içerisine kayıtsız olan çalışanlar da eklenmiştir. Bu rakam da toplam 6.427’dir. Yani kayıtlı toplam 111.963 kişi vardır. Bunların 56.653’ü yani yarıdan fazlası ise çalışma izniyle çalışan iş gücüdür. Çalışma izinsiz çalışan, vatandaşların sayısı ise toplam 55.310 kişidir. 111.963 kişinin, Sosyal Sigorta verilerine göre 80.794 kişisi ise özel sektörde çalışmaktadır. 56.653 çalışma izinli olduğunu düşündüğümüzde, özel sektörde çalışan vatandaşların sayısını 24.141 olarak buluruz.

Kıbrıs gazetesinin 4 Aralık 2017 tarihli Ekonomi Eki’nde yayınlanan verilere göre ise Çalışma Dairesi’nin Ocak-Ağustos ayları arasında yaptığı iş teftişlerinde iş yerlerinde çalışanların %75’inin yabancı işçi olduğu tespit edildi. Bu teftişlerde kaçak işçi oranı %11.1 olarak belirlendi.

İş cinayetlerinde ise durum çok daha vahimdir. DEV-İŞ’İn rakamlarına göre 2017 yılı içerisinde gerçekleşen iş cinayetlerine baktığımızda 7 vakanın 5’inde uzak ülkelerden gelen çalışanların hayatlarını kaybettiğini, diğer hayatlarını kaybedenlerin ise TC uyruklu olduğunu görürüz.

Rakamların ötesi

Bu rakamlar bize çok şey söylemektedir. Memur olmaya alıştırılmış ve mahkum bırakılmış, bunu dönüştürmek için de yeterli mücadeleleri geliştirememiş ve bununla barışık kalmış bir toplumda, artık çalışma hayatının neredeyse yarısından fazlasını yabancı iş gücü oluşturmaktadır. Ülkemizdeki emek süreçleri kamu-özel ve kadın-erkek ayrımlarının yanında çok bariz ve derinlemesine bir şekilde derinleşen yabancı-yerli iş gücü olarak da ayrışmaktadır.** Özel sektördeki sermaye kesimlerinin ucuz iş günü ve doymak bilmez kar iştahları, devletin ve hükümet edenlerin bilinçli bir şekilde bugüne dek emek ve çalışma hayatına dair gerçek-toplumsal ihtiyaçlar üzerinden planlama ve strateji geliştirmemesi ve yerel istihdama öncelik verilecek koşulların sağlanmaması, bunun istenmemesi günün sonunda gittikçe artan ve sadece sömürülecek köleler olarak görülen yabancı iş gücü oranlarını ortaya çıkartmıştır.

Bu rakamların arkasında neredeyse kimsenin ilgisini çekmeyen trajediler ve yaşamlar vardır. Çalışma yaşamında, emekçiler açısından özellikle de özel sektör için kaos koşullarının hüküm sürdüğünü söylemek abartı olmayacaktır. 2008 yılında CTP tarafından yabancıların ihtiyat sandığı primlerinin de kaldırılması, fakat yabancılardan kesinti yapılmaya devam edilerek söz konusu kesintilerin de yerli istihdamı teşvik fonuna yatırılması da devlet tarafından uygulanan bariz bir ayrımcılık örneğidir.

Yabancı işçiler dilini, yasalarını bilmediği bir ülkede, tamamen güvencesiz ve korumasız koşullarda çalışmakta, hayatlarını sürdürmeye devem etmekteler. Bu insanlar kandırılmakta, yasa dışı bir şekilde çalıştırılmakta, çoğu zaman kaydı yapılmamakta, uzun saatler boyunca işletilmekte, sık sık asgari ücretin dahi altında ödenmekte, bazen ödenmemekte, iki odalı evlerde 6-7 kişi kalmakta, bir bürokratın şahit olduğu gibi kümeslerde dahi barınabilmekte, iliklerine kadar sömürülmekte ve insan yerine konmamaktadırlar. Bunun da ötesinde ya ciddi bir yabancı yalnızlığı çekmekte ya da kendi cemaati içerisinde kısıtlı da olsa sosyal ilişkiler kurabilmektedir. Fakat mutlak süreçte gündelik hayat pratiklerinden uzakta, sosyal yaşamın kıyısında kendilerine dair yaşam süreçleri inşa etmeye çalışmaktadırlar. Özellikle hafta sonları, Pazar günleri Lefkoşa’nın içinde bir gezinti yapmak, surlar üstünde Çetinkaya sahasının orada gezinmek bile, kentin bir günde nasıl çoğunluğu uzak doğulu olan enternasyonal bir kent haline dönüştüğünü fark edebilir. Hafta içleri acımasız bir çarkın dişlileri arasında ezilen emekçiler, Pazar günleri az da olsa nefes alabilmektedir.

Öğrenci emeği

Öğrenci emeği üç anlamda iş verenler için ‘kullanışlı bir alan’ sağlamaktadır. Bunlar, öğrencinin part-time adı altında çok düşük ücretlere çalıştırılması, adaya çalışan olarak gelmediğinden dolayı doğrudan kayıtsız-kaçak bir şekilde emek sürecine dahil olabilecek koşulların olması yani öğrencinin ülkede bulunuyor olması ve iş verenin yabancı iş gücü enflasyonuna sırtını dayayarak, sirkülasyon uygulaması, sürekli işçi değiştirmesi ve giderlerini sürekli aynı noktada tutması. Angarya çalıştırmaya kadar varan süreçler, sadece emek kesimlerinin kırılganlığını, güvencesizliğini değil aynı zamanda sermaye kesiminin acımasızlığını da göstermektedir. Bugün sadece Lefkoşa’nın içinde bile küçük bir sabah gezintisi pek çok inşaatta özellikle siyahi öğrencilerin çalıştırıldığına şahit olmak için bile yeterlidir.

Kıbrıslılık ve aciz orta sınıfın burjuva düşleri

Yazının girişinde siyasete hakim olan kültürün orta sınıf ve konformist bir kültür olduğunun altını çizmiştim. Bu durum aynı zamanda geleneksel Kıbrıslı Türk orta sınıfının da hakim kültürü, yani toplumsal alışkanlıkların ve yaşantıların, düşlerin, arzuların belirlediği bir durumdur. Yani sosyolojik ve toplumsal bir o kadar da ontolojik bir durum. Eğer bir Kıbrıslılık varsa bunun bileşenlerinden iki olgu da kendi geliri ve hayat standartlarının çok daha üzerinde bir hayat yaşama arzusudur. Bu iki olgu da Kıbrıslı Türk orta kesimin ve onun siyasetinin yabancı işçilere yaklaşımını da şekillendirmekte. Emekçi kesimin çoğunluğunu oluşturan Türkiyeli göçmenlere yönelik en basit anlamda kötü duygular aynı şekilde uzak ülkelerden gelen emekçiler için de geçerli olduğunu gözlemleyebiliriz. Fakat bir fakla! İktidar ilişkileri bağlamında Kıbrıslı Türk orta sınıfı Türkiyeli bir göçmeni kölesi veya hizmetçisi olarak görmedi. Kıbrıslılığın gözünde Türkiyeli öteki istenmeyen, nefret edilen, hınç duyulan, ‘kültürümüzü bozan’, zaman zaman çatışılan ama yine de kötü ve pis işleri yapan kişiydi. Dolayısıyla ortada bir gerilim vardı. Fakat uzak ülkeden gelen işçi söz konusu olduğunda, Kıbrıslılığın Türkiyeli işçi üzerinde kuramadığı bir şeyi kurmaya çalıştığını gözlemlemekteyiz: İktidar! Türkiyeli işçiden farklı olarak, uzak ülkeden gelen işçi, bir köledir, hizmetçidir, bakıcıdır, kendisine itaat etmesi gereken bir ‘şeydir’! Türkiye’den gelen göçmen aynı zamanda bir tehdit iken, uzak ülkeden gelen işçi sadece hizmetkardır. Bu ilişkiler bizlere Kıbrıslı Türk orta sınıfının ontolojik durumuna dair ciddi örnekler vermektedir. Geçen aylarda sosyal medyada sıkça paylaşılan ve siyahi öğrencilerin taşıdıkları çocuğun sünnet töreni ve Mağusa’da Zizzi Pizza’da yaşanan trajedi bu durumun bilinen örneklerinden.

Yeni yollar keşfedilmeli

Ülke genelinde bir planlama ve ihtiyaçların belirlenmesi gerçekleşmeden çalışma hayatına dair kalıcı adımlar atılabileceğini düşünmüyorum. Bununla birlikte özel sektörde koşulların iyileştirilmesi, tatmin edici ücretler ve sosyal haklar hayata geçmediği sürece de yerli istihdam hiçbir zaman gelişemeyecek, buna paralel olarak da yabancı iş gücü artmaya devam edecek. Bu noktada işçi sendikalarının da –her ne kadar maksimum güvencesizlik koşullarında çok zor olsa da- yabancı iş gücüyle temaslarını geliştirmesi ve örgütleyebilmeyi başarması elzemdir. Hukuksal yardımdan tutun da sosyal hayatlarının geliştirilmesine dair yabancı iş gücüyle iş yeri dışında temas kurulabilecek birçok bağlam vardır. Açıkça şunu ifade etmekte yarar var. Özellikle memur kesimini oluşturan, devlet dairelerinde ve belediyelerde çalışan geleneksel orta sınıflar toplumsal mücadeleler anlamında yeni kazanımlar veya atılımlar sağlayabilecek konumda değildir. Bu kesimler artık sadece savunma konumunda kalabilirler. Bugün sendikaların yaşadığı krizin bir ayağı da, sendikaların geleneksel orta kesimler dışında başka hiçbir örgütlülük ve mücadele deneyimlerinin olmamasıdır. Orta sınıftın aristokratlaşması ve burjuva hayallerine dalması, sendikalarında bürokratlaşması ve yozlaşmasını getirmiştir. Bu ilişki bir birini besleyerek devam etmektedir. Fakat her iki kesim de içten içe kendini yok etmektedir. Dolayısıyla yeni bir sendikal ve toplumsal atılımın adresi, çoğunluğunu yabancı işçilerin oluşturduğu inşaattan tutun da medya, banka gibi sektörlere kadar, bu kesimlerden gelecek bir atılım olacaktır. Bunu örecek ve örgütleyecek yeni yollar keşfedilmediği sürece, politik anlamda da pratik anlamda da örgütsüzlük ve umutsuzluk hakim olacaktır.

 

*Tablo 1’deki rakamlar 12. Kasım. 2017 tarihli Kıbrıs gazetesinden alınmıştır.

**Bu ayrışmaların gelişmeye devam eden bir boyutu da yeni emek kesimleri ile geleneksel çalışan kesimler arasındaki ayrışmadır. Özellikle göç yasası gibi yasalarla şekillenen bu ayrışma orta kesimleri daha alt kesimlere yaklaştırmaktadır.) Belli, başlı noktaları sıralamakta fayda var.

Bu yazı ilk olarak Gaile dergisinin 10.Aralık.2017 tarihli sayısında yayınlandı. 

Seçim, Statükoyla Uzlaşı ve Restorasyon – Hasan Yıkıcı

Seçim, Statükoyla Uzlaşı ve Restorasyon – Hasan Yıkıcı

Siyasi partilerin hazırlıkları, müesses nizamın kırmızıçizgilerine ve sınır hatlarına dokunmaksızın tüm heybetli kofluğu ile devam ediyor. Şimdiye dek adayların CV’lerinin, aday profillerinin ve dedikodularının haricinde konuşulan herhangi bir politik veya siyasi argüman, ilke yok. Sadece içi boş, apolitik ve ifade edildiğinde dahi aslında ne denilmek istendiğinin anlaşılmadığı banal sloganlar var. Fazla uzatmadan bu minvalde gelişen belli başlı noktaları notlar halinde ortaya serelim.

  • CTP her zaman sol kesimler için tartışmalı bir mesele oldu. Öyle ki solun çeşitli kesimleri için CTP eleştirisi, zaman zaman önerdikleri kurucu politik argümanların önüne dahi geçti. Diğer yandan ise geleneksel CTP tabanında yerleşen pek çok alışkanlık ve ezber de CTP’nin ‘sol bir parti’ olduğu algısını (daha doğrusu yanılsamasını) diri tutmaktadır. Fakat bu durum CTP’nin, gerek hükümette gerekse de muhalefet etme bağlamında on yıllardır sürdürmekte olduğu merkezin solundan, merkeze dair olan evrimini görünmez kılmaktadır. Öyle ki CTP’nin Fikri Toros’u aday yapması birden bire pek çok kesimde ve CTP tabanının bir kesiminde de şaşkınlık ve öfkeyle karşılanabiliyor. Bu tepki bence hala CTP’nin sol bir parti olduğu içgüdüsüyle ve yanılsamasıyla gelişmekte. Bir dostumun söylediği gibi, Fikri Toros’un CTP’den aday olmasını tartışırken kendimize sormamız gereken soru Fikri Toros’lu CTP ile Fikri Toros’un olmadığı CTP arasında bir farkın olup olmayacağıdır. Her iki durumda da hem ekonomi-politik anlamında sınıfsal hem de tahakküm ilişkileri anlamında dönüştürücü bir siyasetten yoksun bir tablo ortaya çıkar. Bununla birlikte CTP’deki değişim ve fiziki gençleşmeyle beraber partinin merkez ile kaynaşma durumu da pekişmektedir. Artık adını koymakta tereddüt etmemeli, CTP liberal demokrat bir partidir ve sol politika adına CTP’den pek bir şey beklenmemelidir.
    Bu kuşkusuz parti içindeki sol liberal kesimler ile daha şahin liberalizm savunucusu kesimler arasında çekişmelerin olmayacağı anlamına gelmez. Ama bu çekişmelerin de sol politik değerlerden ziyade küçük iktidar ve statü kavgaları kapsamında şekillendiğini ve ileride de bu bağlamda devam edeceğini akıldan çıkartmamak lazım. Ne demiştik, yeni CTP’nin kendisini bulacağı yer, liberal demokrasinin içi boş, derinliksiz ve müesses nizama karşı masumları oynayan bir merkez olacaktır.
  • Seçim süreciyle birlikte aynı zamanda ortaya apaçık bir uzlaşı da çıkmakta. Nedir bu uzlaşı? Müesses nizam ile ilgili her hangi bir kelam veya itiraz ortaya koymama uzlaşısı. Müesses nizam kim? Türkiye’nin ve onun nezdinde uluslararası emperyal güçlerin buradaki temsilciliğine soyunan askeri-sivil ve buna bir yenisini ekleyecek olursak dini bürokrasisi! Bu kesimin Kıbrıslı Türklere sunduğu özgürlük alanı içinde, bu alanın sınırlarına dokunmadan, sadece soyut ve içi boş sloganlar üreterek ‘iktidarı’ hedefleyen partiler, verili iktidar ve tahakküm ilişkilerini yeniden üretmekten ve aynı zamanda bunları görünmez kılmaktan başka bir şey yapmamaktadırlar. Hayır! Bir şey daha yapmaktadırlar. Artık toplumun geniş kesimlerinin güvenini yitirdiği, meşruluğunu kaybettiği ve yozlaşmış maddi ilişkiler bağlamında hayatını sürdürebilen kktc sistemini yenilemeye, kısacası restore etmeye de kalkışmaktadırlar. Bu anlamda, kuruluşundan beridir yeni sağ bir parti olan HP’nin kktc’nin restorasyonuna yönelik amacı, artık CTP’si ile TDP’si ile tüm partileri de içine almış durumdadır. Kıbrıs sorunundaki son gelişmelerle birlikte merkez siyasetin doğrultusunun ‘evimizin önünü süpürelim’ noktasına kaymasının politik anlamı, artık işlemeyen kktc denen yapının restorasyonudur. İşte tam bu noktada açık bir uzlaşı olduğu ve bu uzlaşının da Türkiye’nin adanın kuzey yarısındaki tahakküm ilişkilerine dokunmaksızın hatta bunu daha da derinleştirerek ilerleyeceği gerçeği, şimdiden çok bariz bir şekilde karşımızdadır. Ne demiştik, ‘birlikte başaracağız’, ‘bu sistemi değiştireceğiz’ gibi derinliği ve politik altyapısı olmayan seçim sloganları, aynı zamanda yeni kktc’nin de habercisi sloganlardır!
  • Seçim sonuçları ciddi kırılmaları ortaya çıkartacak. Fakat bu kırılmaların bir üstteki paragrafta çizmeye çalıştığım bağlam içerisinde okunması gerektiğini düşünmekteyim. Merkezde ciddi bir dönüşüm olacağı aşikâr. Fakat açık olan şey, solun olmadığı bir seçime girildiği ve seçimin sonucunda da sol anlamda herhangi olumlu bir sonucun çıkamayacağıdır. Bize sunulan, merkezde uzlaşan, sağın alternatifi olarak yine sağ ve liberal partilerdir! Bu alternatifsizlik başka bir yazının konusu olsun fakat ortada bariz bir kaç nokta var. Bunlar arasında kısaca radikal-devrimci solun siyasal özne olarak alternatif yaratamamasını, 2011’den sonra gelişen tepkisel muhalif dalganın sönmesini ve genel bir geri çekilme durumunun söz konusu olduğunu ifade edebiliriz. Bu anlamda seçimlere dair merkez partileri ve iktidarı, gücü elinde bulunduranları eleştirirken ve onlardan bahsederken, aynı zamanda kendi güçsüzlüğümüzden ve potansiyelsizliğimizden de bahsetmekteyiz. Farkında olsak da olmasak da… Dolayısıyla önümüzdeki restorasyon zamanlarında sol değerlere sadık bir şekilde kurucu ve dönüştürücü bir siyasal hat örme ihtiyacı, kendisini bir boşluk olarak ciddi bir şekilde hissettirmektedir. Ne demiştik, her yenilginin ve başarısızlığın ardından tekrar başlayabilmeliyiz!
  • “Sandığı gitmek mi; yoksa boykot mu?” meselesine gelince. Açıkçası hayatın her alanına mücadele, hegemonya ve toplumsal-bireysel dönüşüm alanı olarak yaklaşılması gerektiğini düşünmekteyim. Seçimlere de hayatın akışının dışında ve hayata aşkın bir şey olarak yaklaşılmamalı. Bu hem seçimlere pozitif anlam yükleyenler için hem de negatif anlam yükleyenler için geçerli… İnsanları oy vermeye çağıran bir aday “Sandıktan kopmak hayattan kopmaktır” diyerek, hayatın esası olarak sandığı merkeze koymaktadır. Öte yandan sandığa gitmeyecek biri de sandığa gidildiği takdirde sistemin meşrulaştırılacağını ifade ederek yine sandığı hayatın merkezine koymaktadır. Fakat ne sandığa gidilmediğinde hayattan kopulur ne de sandığa gidildiğinde sistem meşrulaştırılır. Buradaki esas sorun sandığa yüklenen negatif ve pozitif anlamların aşkınlığı ve sandığın hayatın merkezi mertebesine yerleştirerek, ona mesihvari bir anlam yüklenmesidir. Hâlbuki esas olan hayattır ve o hayatın neresinde konumlandığımız, iktidarın yapılarına karşı alternatif kurucu yapılar inşa edip edemediğimiz, tahakküm ilişkilerini ne ölçüde sarsabildiğimizdir. Boykot böyle bir potansiyeli taşıyor mu? Ona bu potansiyeli verecek olan bunu savunan odaklar, öznelerdir. Çünkü her politik önerme aynı zamanda kurucu bir potansiyeli de bünyesinde taşımalıdır. Fakat ortada ne bir boykot örgütlenmesi var, ne de bunu yapabilecek güçler ve kolektif odaklar… Kaldı ki YKP’nin yıllardır savunduğu boykot politikasının da sol anlamında dönüştürücü ve kalıcı bir etkisinin olmadığı aşikâr. Boykot elbette mutlak anlamda reddedilecek bir yöntem değil, toplumsal mücadelelerin ve hareketlerin seyrine göre uygulanabilecek ve doğru zamanda uygulandığında da ciddi sonuçlar doğurabilecek bir mücadele taktiğidir. Örgütlü bir kampanya haline gelirse işe yarar. Aksi “taktirde” sadece vicdani bir duruş olmanın ötesine geçmez. Ki buna da saygı duymaktayım. Peki ya sandığa gidip oy vermek? Neye ivme katacak? Sadece restorasyon hareketine!

Fakat benim durduğum nokta her ikisi de kederli duygular üretecek olan oy vermek mi, boykot mu meselesinden çok güçsüzlüğümüz ve potansiyelsizliğimizle ilgili olarak neler yapabileceğimiz, sol anlamda aleyhimize olan bu durumu nasıl lehimize çevirebileceğimiz, bu döngüden çıkış için kaçış çizgileri yaratabilip yaratamayacağımızdır.

Seçimlerden sonra yeni şeyleri tartışıyor olacağız. Bu seçim körlüğü ve yanılsamalar zinciri içerişinde tekin tartışmalar yapılabileceğine inanmıyorum. Daha fazla hınç, daha fazla çekişme-rekabet ve daha fazla iktidar arzusu ile yanıp tutuşan insanlar göreceğiz. Deleuze bir keresinde iktidarın insanlara yapabilme/eyleyebilme potansiyellerinin çok ötesinde hedefler ve istekler göstererek kendi kendisini var edebileceğini yazmıştı. Yani iktidar bizleri kendi potansiyellerimizden ayırarak da işlemektedir. İktidar potansiyellerimizden öte, potansiyelsizliklerimiz üzerinden çalışır. Burada da sanırım sol anlamda yeniden bir kuruluşun temeli bu döngüyü parçalamak olmalıdır. Spinoza’nın sorduğu temel bir soruya başvurmak gerekirse, “Ne yapmalıyım?” değil, “Ne yapabilirim?” sorusunu kovalamak lazım!

Bu yazı ilk olarak 19.11.2017 tarihli Gaile dergisinde yayınlandı.

Ayrıca: 

Restorasyon ve II. Cumhuriyet, 16.11.2017

Seçim ve bir arzu olarak iktidar, 22.10.2017

II. Cumhuriyete Doğru mu?, 13.7.2017

 

 

 

Restorasyon ve II. Cumhuriyet – Hasan Yıkıcı

Restorasyon ve II. Cumhuriyet – Hasan Yıkıcı

Restorasyon genellikle mimari literatürde kullanılan bir kavramdır. Kısaca yıkılmaya yüz tutmuş bir yapıyı onarmak anlamına gelmektedir. Kelime Latince restaurāre “(yıkılmış bir şeyi) yeniden ayağa kaldırmak” kökünden gelir. Fiil olarak evrimi ise Fransızca restaurer “onarmak, yenilemek” kavramıdır. Fakat restorasyonun olmazsa olmazları arasında sadece yeniden ayağa kaldırmak veya onarmak-yenilmek yoktur. Restorasyon aynı zamanda bir yapının aslına ve eski şekline zarar vermeksizin girişilen bir yeniden inşa ve yeniden ayağa kaldırma girişimidir. Dolayısıyla restorasyon yıkılmaya yüz tutmuş bir yapıyı aslına sadık kalınarak tekrardan ayağa kaldırmak, onarmak veya ıslah etmek olarak okumalıyız.

Önümüzdeki seçimlerin diğer seçimlerden ayırt edici noktalarından birinin de bu seçimin artık yıkılmaya yüz tutmuş, yozlaşmış ve çürümüş bir yapı olarak kktcnin tekrardan ayağa kaldırılması, onarılması ve ıslah edilmesine yönelik bir seçim olmasıdır. Özellikle Crans Montana çöküşünden sonra tüm merkez siyasetin üzerinde uzlaştığı nokta kktc olarak yolumuza devam edeceğiz noktasıdır. Fakat yine UBP-DP gibi partilerin dışında merkezdeki diğer partilerin de (CTP-TDP-HP) üzerinde uzlaştığı bir nokta daha var. O da kktcnin bu haliyle devam edemeyeceği. Bence seçimlerin esas ekseni de burada şekillenmekte. Tüm kesimlerde kktc üzerinde bir uzlaşı. Ayrım sadece eski usullerle mi gidileceği yoksa yıkılmış bir şeyi yeniden ayağa kaldırarak, onu yenileyerek mi? Bundan bir yıl önce söylemsel olarak HP’de cisimleşen restorasyon eğilimi bugün içerisine TDP-CTP gibi geleneksel merkez liberal-demokrat partileri de almış bulunmaktadır. Seçim gündeminin patlak vermesiyle birlikte restorasyon hareketi bağlamında saflaşmalar, eğilimler ve konum almalar daha netleşmekte ve bu hareket ivme kazanmaktadır. Üzerinde adı konulmamış bir uzlaşı ve görünmez bir ittifak var: kktcyi yeniden ayağa kaldıracağız, ‘birlikte çalışarak’, ‘hep birlikte’, ‘değiştirerek’!

Fakat yukarıda ne demiştik. Restorasyon sadece ayağa kaldırmak, yenilemek veya onarmak değil, aynı zamanda aslına-özüne veya bir yapıyı yapı haline getiren tarihsel değerlere sadık kalınarak yapılan bir ayağa kaldırma, ıslah etme girişimidir. İşte tam da bu noktada gelişmeleri değişim-dönüşüm potansiyeli olarak değil restorasyon hareketi olarak tanımlamak en anlamlısıdır. Çünkü ne HP, ne TDP ne de CTP –söylemlerinin apolitik olması bir yana- hiçbir suretle bu yapının özüne ve tarihsel hakikatlerine dair eleştirel bir tavır takınmamakta hatta onlara sadık kalacağı doğrultusunda adımlar da atmaktadır. Bu hakikatler nedir? Türkiye’nin askeri-sivil ve artık dini bürokrasisinin ada üzerindeki tahakküm düzeni ve çıkar ilişkileri.* Tam da bu noktada bu adı geçen partiler özenli bir sanatçı edasıyla yıkılmaya yüz tutmuş bu yapıyı, özüne sadık kalarak ince dokunuşlarla ıslah etmeye ve yeniden ayağa kaldırmaya söz vermektedir. Fakat gözden kaçan bir şey var. Sorun yapının yüzeyinde değil, tam da yapıyı içten içe çürüten tarihsel gerçeklerinde. Her ne kadar birbirlerinden farklılaşmaya çalışsalar da HP-TDP-CTP merkezde buluşan, restorasyon hareketinin üç farklı ayağını sembolize etmektedirler.

Önümüzdeki seçimler yeni kktc’nin ayni II. Cumhuriyetin fiili olarak şekillenmeye başlayacağı bir eşik olabilir. Her halükarda müesses nizamın kazanacağı ve dengeleri yerinden etmeden fakat yeniden şekillendirerek gelişecek süreçler bizi beklemektedir. Bu dengelere müdahale edebilecek, yerinden edecek veya dönüştürecek potansiyeller ne yazık ki etkin bir siyasal güç olarak kendilerini var edebilmiş değiller. Seçimlerde ise temsilleri yok ne yazık ki yok! Solun, emek güçlerinin ve bahsi geçen dengelere müdahaleyi hedeflemiş güçlerin olmadığı bir seçime gidiliyor. Sol anlamda seçimlerden bir şey beklememeli. Merkez partilerin restorasyon hareketi ile atak yaptığı, toplumsal muhalefet potansiyelinin geri çekilme eğilimi gösterdiği böylesi bir dönemde ne yapılabilir? Şimdilik sadece bu soruyu burada bırakalım. Belki de kendimize yönelik bu soruları çoğaltarak işe başlayabiliriz.

EK okuma:

II. Cumhuriyet’e doğru mu? – 13-Temmuz-2017

 

 

 

Seçim ve Bir Arzu Olarak İktidar – Hasan Yıkıcı

Seçim ve Bir Arzu Olarak İktidar – Hasan Yıkıcı

Pavlov’un köpeği misali seçim zilinin çalmasıyla birlikte kurtuluşu seçimlerde ve ‘iktidar’ olmakta görenler kuyruklarını sallamaya başladılar. Seçim kokusunun yayılmasıyla birlikte sosyal medyada seçim tarihi ‘afalanmaları’ üzerinden erkeklik patlaması bile yaşandı.

İktidarın ve iktidar mücadelesinin verildiği zeminlerden biri olan seçim meselesinin zehirleyici bir etkisi olduğu bilinen bir gerçek. Fakat sadece seçim olma ihtimalinin, ihtimali tarihi üzerinden bile böyle bir ‘erkeklik patlaması’, vakanın ne derece korkunç boyutlarda olduğunu gözler önüne sermekte.

İktidarı dışsal bir olgu olarak değil, içsel bir oluş olarak değerlendirecek olursak – ki böyle değerlendirmede fayda var – bunun adına kısaca iktidar zehirlenmesi diyebiliriz. Bizzat bire bir veya toplumsal ilişkilerimizde şekillenen sadece mağduru olduğumuz değil aynı zamanda da bizzat salgılayıcısı olduğumuz bir tür zehirlenme. Öyle ki bunun için illa siyasal iktidara sembolik olarak sahip olmak gerekmiyor, (ki kktc gerçekliğinde bu semboliklikten de öteye geçebilmiş değil) zaten onun kültürü, ideolojisi ve davranış kalıpları gündelik hayatın içerisine ve kişinin kimlik kodlarına sirayet etmiş durumda. Hayattaki tek derdi küçük küçük iktidar yapılanmaları içerisinde kendisine yer edinme olan ve seçimi de yapısal olana dokunmadan bu düzenden kurtuluşun adresi olarak tasarlayanlar, sürekli olarak aynı trajediyi yaşamaya mahkûmdur. Fakat bu trajedi tekrar ettikçe, trajedinin özneleri, üzüntü duyulacak kişiler değil, komik ve acınası bir hal almaktalar. Burada olan da bir iktidar arzusu değil, bir arzu olarak iktidar mefhumunu hayatın içerisinde sürekli kılınmasıdır. En küçük ve dar ilişkilerden, en büyük ve geniş ilişkilere kadar gelişen bir arzu! İktidar zehirlenmesiyle hesaplaşmaya niyeti olmayan kesimlerin sistemi değiştireceğiz çıkışları da, anlık seçim ‘afalanmaları’ içerisinde gülünç kalmakta. Öyle ki bu kesimlerin siyaseti de ülkedeki bariz veya gizli yapısal iktidar ve tahakküm ilişkilerine dokunmadan, yaratılan ‘serbest alan’ içerisinde küçük küçük iktidar oyunları ile avunmaktan öteye geçmiyor.

***

Şimdi çok teferruata girmeden bir kaç noktanın altını çizmekte fayda var:

  • Merkez muhalefet açısından –özellikle CTP ve HP- önümüzdeki seçim sürecinin temel dayanaklarından biri uzunca bir süredir şekillendirdikleri ahlaki bağlamda şekillenecek. Nedir bu ahlaki bağlam? Aslında çok net, kötüler gidecek iyiler gelecek ve sorunlar bitecek! HP de, onun popülist söylemi ve siyasetinden rol çalan CTP de kötüleri, hırsızları, kötü yöneticileri ve gelecek hırsızlarını iktidardan kovduktan sonra, iyilerin, halkçıların, iyi yöneticilerin ve üreterek yok olmayacakların iktidarı ile sistemi değiştireceklerini ve iyi bir yönetim ile halkın iktidarını tesis edeceklerini söylemektedirler. Bunca yıldır bizi yöneten kötülerden iyilerin hesap sorması!* Klasik biz ve onlar ayrımı ile karşıtlık üzerinden söylem üretme. Böylece hiçbir toplumsal çelişkiye, tahakküm ilişkisine ve memleketteki gerçek iktidar ilişkilerine dokunmadan, siyaset tamamen ahlaki bir zemine kaydırılmaktadır. Aslında yapılan çok net: siyaseti, ahlakın bulanık sularında boğmak ve toplumu da o suya dalmaya çağırmak. Bu taktik aslında 21.yy popülizminin klasik taktiği olup HP’den sonra anlaşılan CTP’de de benimsenmiştir. CTP liderliği merkezde barınabilmenin yolunun popülizmin taktiklerinden faydalanmaktan geçtiğini kavramış bulunmakta anlaşılan. Fakat her iki kesimin de sunduğu ahlaki reçete yüzeysel olmakla beraber, aynı zamanda dönüştürücü bir potansiyel de barındırmamaktadır. Kendilerini iyi-temiz ve kurtarıcı olarak gösterenler ile aslında kötü-yozlaşmış ve gelecek hırsızı olarak ilan ettikleriyle aynı kültürel ve ideolojik bağlam içerisinde hareket etmekteler. Bu ahlaki perspektifin sunacağı şey en iyi ihtimalle sistemin alt üst edilmesi değil, restorasyonu olur. Dolayısıyla bu seçim aynı zamanda popülizmler seçimi olacak.

 

  • İkinci noktaya gelecek olursak, tabii bu ahlaki varoluşu sembolize edecek, onun söylemsel icracılığını yapacak ‘liderlere’ ihtiyaç var. Bu liderler de ‘hoca’ vasfıyla ortaya çıktı. CTP’nin Tufan hocası, HP’nin Kudret hocası ve son zamanlarda eskiye nazaran sık sık karşımıza çıkan TDP’nin Asım hocası! Yukarıda saydığımız ahlaki çerçevenin kendisine uygun bedenlerde somutlaşması herhalde kaçınılmazdı. Dolayısıyla ‘hoca’ figürü, ahlaki bağlamın bedenselleşeceği, iyi, temiz, bilgili, güvenilir ve lider vasıflar karşılamaktadır. ‘Hoca’lar sadece ahlaki söylemlerin somutlaştığı bedenler değil, aynı zamanda geleneksel siyasetin figürlerinden farklı olarak, elitist bir lider kültünün de yaratılmasını sağlamaktadır. Çünkü buzlukçudan, hayvancıya, köylüden, şehirliye kadar siyasal figürlerin tümü toplumdaki konumları anlamında güvenilirliği ve inandırıcılıklarını yitirmiş durumdalar. Bu yeni ‘hoca’ kültü ile ise siyasetçiye dair toplumda tükenen güven ve inanç duygularını yeniden canlandırmaya çalışılmaktadır. Dolayısıyla önümüzdeki seçimler sadece popülizmler yarışı değil aynı zamanda da ‘Hocalar’ yarışı olarak da siyaset tarihimize geçecek.

 

  • Daha fazla uzatmadan üçüncü ve son uğrağımıza da uğrayalım. Bu ahlaki ve hoca imajı arkasında kocaman bir yalan durmaktadır. Ya da daha farklı söylemek gerekirse, bir yalanı kocaman ahlaki kalıplar ve imajlar arkasına saklayarak muhafaza edebilirsiniz veya ettiğinizi sanırsınız. Bu durumda da yarattığınız tek şey sadece bir algı yönetimi veya manipülasyon olur. Toplumu, yanlış hayatı doğru yaşamaya çağırırsınız.  Halbuki yanlış hayat doğru yaşanmaz. kktc denen mekanizma bir yönetim mekanizması değil, yönetilememe mekanizmasıdır. Türkiye’nin tahakküm ilişkilerini, o ilişkilerin burada yarattığı kolonyal siyasal-kültürel açmazları ve merkez siyasetin çıkmaz sokaklarını hangi ahlaki söylem veya pratik örtebilir? Bu olağan üstü yapıyı ve süregiden olağan üstü hali, olağan olarak kabul etmemizin istenmesi hangi ahlaki kritere sığar? Veya bu yapının yönetimine talip olmanın bir yalanı pişirip tekrar önümüze koymaktan ne farkı var?

Tam da burada kktc’de siyasetin ne işlevi var sorusu ortaya çıkmaktadır. Aslında bir pazarlama kampanyasından da farksız olan tüketime açılan ‘yeni’ler çürümüş ve geleneksel siyasetin ana hattını farklı sözcükler ve imgelerle doldurmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Dolayısıyla da bu seçimler yeninin sahneye çıktığı değil, eskinin yeni yüzüyle sahnede arz-ı endam ettiği bir süreç olacak! İşte tam da burada mesele siyasete iyi, güzel ve erdemli bir yaşamı sağlama aracı olarak başvururken bunu aynı zamanda hakikatten koparmadan yapabilmektir. Hiçbir siyasal ve toplumsal oluş hakikate ve onun çizdiği sınırlara rağmen var olmaz. Bundan dolayı bu seçim aynı zamanda merkez tarafından siyasetin bir ahlak siyasetine batırılacağı bir seçim olacak.

Ama sadece bu kadarla da değil. kktc denen ilişkiler bütünü, bireylerden ve toplumsal ilişkilerden bağımsız ve onlara aşkın bir şeymiş gibi ‘iktidar olununca değiştirilecek’ bir yapı değildir. O aynı zamanda bire bir ilişkilerden tutun da toplumsal alışkanlıklar ve davranış kalıplarımıza kadar sirayet eden içsel bir olgudur da. “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” fakat toplumsal olarak o yanlış ile uyum içerisinde olduğunuz sürece de hakiki bir yaşamın yolunu bulamayacağız. Dolayısıyla iyi ‘hocalar’ ve ekipleri iktidara gelecek ve ‘biz sistemi değiştireceğiz’ demek en büyük yalandır. Sistemi değiştirmek için önce onunla mücadeleye girişecek potansiyelleri harekete geçirmek ve alternatifler inşa etmek gerekmektedir. Bu ülkenin yazgısı yozlaşma ve yönetilememe olan kurumlarını ve devletini aşacak potansiyellerle sistem değişir.

Bu yazıya getirilebilecek en haklı eleştiri, makro düzeyde bir yazı olması olabilir. Fakat makro ile mikro veya bütün ile parça arasına çizgi çekmek artık o kadar da anlamlı değil. Çünkü hepsi tek bir bedende iç içe geçmiş durumda. kktc dediğimizde sadece parlamentosu olan ve talimatları Türkiye’den alan bir yapı değil, bu yapıyı da içinde barındıran toplumsal-organik bir makineden bahsedilmelidir. İşte seçim mefhumunu ve mücadeleyi de bu bağlamda tekrar düşünmenin sırasıdır! Ya bu olağan dışı hali yönetirmiş gibi yaparak yalan hayatlarda seçim kılarsınız ya da seçimi sistemle bir hesaplaşma alanına çevirir, yeni, alternatif kurucu potansiyelleri geliştirerek-inşa ederek normalleşen bu sürekli kriz halini derinleştirmeye ve çıplak hale getirmeye çalışarak hakiki bir hayatın izini sürersiniz. Aslında mesele çok açık: Yolu bulmak için yoldan çıkmak lazım!

*Özellikle CTP geçmişiyle hesaplaşmak veya inandırıcı bir özeleştiri vermek yerine geçmişi unutturmak ve yeni bir geçmiş inşa etmek çabasında olduğu çok bariz. Sadece biz onlar karşıtlığında kurduğu söylem bile sadece 2-3 yıl öncesini hatırlayacak olursak (UBP ile koalisyon) ne kadar samimiyetsiz bir söylem olduğu anlaşılır. Dolayısıyla önümüzdeki süreç aynı zamanda hafızayı diri tutmanın ve hatırlamanın da önemiyle geçecek bir süreç olacak.

 

Bu yazı ilk olarak gaile dergisinde, 22.10.2017 tarihinde yayınlandı.