Adı konulmamış entegrasyon – Hasan Yıkıcı

Adı konulmamış entegrasyon – Hasan Yıkıcı

Türkiye Başbakan Yardımcısı Recep Aktağ geçtiğimiz günlerde kktcyi ziyaret etti. Akdağ’ın ziyaretleri, AK Parti KKTC temsilciliğinin açılması ve Türkiye seçmenlerin sayısını vermesi çeşitli tepkilere neden oldu. Fakat bence en fazla dikkat çeken nokta, Yapısal Dönüşüm Programı II. Gözden Geçirme Toplantısı’nda –ki buna neoliberal uyum programı da diyebilirisiniz- yaptığı konuşmada kullandığı dildi. Bilindiği gibi dil, zihin dünyamızdakileri ifade etme aracıdır. Fakat dilin işlevi sadece bundan ibaret değildir, dil ile ilişkileri şekillendiririz, anlamlar yaratırız, dil ile yeni dünyalar yaratırız, dil ile özgürleşir veya tahakküm bağlamlarını inşa ederiz.

Akdağ’ın basında da ön plana çıkan cümleleri şöyle: “Mesafe almışız ama çok daha hızlı ve etkin bir şekilde ilerlememiz gerekiyor”, “”Ortaya bir hedef koymuşsak, herkes görevlerini yapmak zorunda. Yapmayacaksak hedef koymamalıyız”, “Çok daha hızlı ve etkin olmalıyız”, “22 faaliyette ilerleme sağlamışız ancak 46 faaliyette henüz arzu edilen ilerlemeyi sağlayamamışız”, “Yapısal reform ve alt yapı yatırımları devam edecek. Ocak 2018’de yapılacak değerlendirmede çok daha iyi bir noktaya ulaşacağımıza inanıyorum. Suyun ulaşamadığı her yere ulaşmasını ve sulama projesinin tamamlanmasını önemsiyorum. Sağlık yatırımlarını ve hastaneleri önemsiyorum. Elektrik getirilmesini ziyadesiyle önemli görüyorum.”

Tüm bu cümlelerde doğrudan ifade edilen ve verilmek istenen mesajların dışında bir de dolaylı olarak ifade edilen ve doğrudan verilmek istenen mesajın çok daha ötesinde ve çok daha geniş anlamıyla başka bir mesaj daha vardır. Akdağ, oldukça naif bir kibirle figüranlarına hangi noktalarda başarılı olup olmadıklarını ifade ederken aynı zamanda kamuoyuna, esasta siyasal erkin kimin elinde olduğunu, bu memlekette esasen kimin sözünün geçtiğini de kayıtlara düşmekteydi.

Bir yandan da Akdağ, parlamentoya talip ve bu ülkeyi iyi yöneteceğine dair sözler veren siyasal odaklara, bu rejimin kırmızı çizgilerini, sınırlarını hatırlattı. İşte tam da bu bağlamda “biz iktidara geldiğimizde”, “üreten yok olmaz”, “iyi yöneticilerle iyi yönetim” vb. ile başlayan muhalefet serzenişleri yaşadığımız gerçekliğin üzerini örtemeyecek kadar basiretsiz kalmaktadır. Örneğin Birikim Özgür’ün geçen hafta Aysu Basri’nin programında “Türkiye’nin dayatması yoktur” demesi ile Halkın Partisi’nin “Türkiye ile eşit ilişkiler” söylemi, Akdağ’ın “Mesafe almışız ama çok daha hızlı ve etkin bir şekilde ilerlememiz gerekiyor” cümlesi veya “Yapısal reform ve alt yapı yatırımları devam edecek. Ocak 2018’de yapılacak değerlendirmede çok daha iyi bir noktaya ulaşacağımıza inanıyorum” beklentisi içinde eriyip gitmektedir.

Meclis açılıyor, herkes seçimlere odaklanmış durumda. Sırf sahte bir iktidarın koltuklarına oturmak için, hakikatin yadsınması veya o yokmuş gibi davranılması, ortaya konan siyasal hedef ve söylemlerin de ne kadar değişken ve duruma göre eğilip bükülebilir olduğunun bir göstergesidir. Eğilip bükülmelere, apolitik sloganlara, yeni bir ulus yaratma tahayyüllerine çokça rastlayacağız. Yalanlara, pişkinliklere, iki yüzlülüklere, sırf bir dönem daha milletvekilliği yapabilmek için hiç olmadık itici şirinliklere rastlayacağız.

Belirsizliğin belirgin olduğu, müesses nizamın sabit kaldığı ve onun önünde dizilenlerin de gülücükler dağıttığı bir döneme giriyoruz ki, sık sık konuşulmayanı konuşmaktan, yazılmayanı yazmaktan ve eylenmeyeni eğlemekten başka hiçbir şansızım yok!

Ada’nın kuzey yarısında adı konulmamış entegrasyon koşullarının olduğunu herkes biliyor. Türkiye kktcyi ne resmi anlamda kendisine entegre eder ne de kktcden elini ayağını çeker ve burada ‘bağımsız bir Türk Devleti’nin kuruluşunu ister! kktc Türkiye için uluslararası arenada ciddi bir koz, coğrafi anlamda ise kültürel, politik ve stratejik olarak ‘anlamlı’ bir periferidir. Türkiye’nin daha da ötesinde uluslararası güçler de burada kontrolsüz bir belirsizliği değil, kontrollü bir belirsizliği tercih ederler.

Fakat kimse bunu kamusal anlamda ifade etmiyor veya siyasetini-hedeflerini-strateji ve taktiklerini bu hakikat üzerinden şekillendirmiyor. Hakikatin bilinmemesi veya farkına varılmaması veya bu yönde bir çabasının olmaması siyasal olarak yanılsamalara, etik olarak da kötü bir yaşama yol açabilir. Fakat hakikatin farkında olunması ama sanki de o yokmuş gibi davranılması, yani sürekli olarak onu unutmaya ve unutturmaya dair bir çaba ise en basit ve hafif bir manayla, sefil bir varoluş biçimidir. Bize de sunulan bu sefillik içerisinde tercihlerde bulunarak, demokratik vazifemizi yerine getirmek, kendi kendimizi yönettiğimiz sanrısına kapılmak ve susmak! Siyasal, bireysel ve toplumsal konformizmlerle tatmin olmak!

Bu rejimin sınırlarını kendisine dert edinmeyen, kırmızı çizgilerde gezinmeyi ve o çizgileri aşındırmayı çabalamayan herhangi bir siyaset, ürettiğini zannederek yok olur veya evin önünü süpürürken yan kapıdan gelen kirlerle ne yapacağını düşünür. Her zaman Türkiye’nin gölgesinde, ezik bir siyaset üretir. Tahakküm ilişkileri ile baş etmeye çalışmaktansa, kendi küçük yalan dünyası ile baş etmeyi tercih eder. Küstahlık, bu yalanın kurtuluş yolu olduğunu söylemekte, basiretsizlik ise bu yalanın karşısına hakiki bir varoluş seti örememekte. Yani hep küstah hem basiretsiz. Küstah bir basiretsizlik bizi nereye kadar götürebilir ki?

Peki ne yapmak lazım? Bunun bir reçetesi yok, en azından bu satırların yazarında yok. Gerek sol siyaset gerekse de Kıbrıslı Türklerin geleceği açısından odaklanılabilecek noktaların bugüne kadar keşfedilmemiş veya keşfedildiyse de iktidarlar bağlamında şekillendirilmeye çalışılan içsel potansiyellerin yeniden keşfedilerek inşa edilmesi, öz yönetim odaklı yeni yaşam, paylaşım ve varoluş alanları yaratmak olabileceğini düşünebiliriz.* Bu da beraberinde bugüne dek sorun etmediğimiz bazı şeyleri artık sorun etmemizi gerekliliğini getirir, mesela ulus devlet gibi, mesela parlamentonun işlevi gibi veya siyasal ve kültürel konformizmimiz, temsili demokrasi ve geleneksel siyasal özneler gibi! Ayrıca sürekli marazi, şikayet eden ve hüzün üreten alışkanlıklarımızın yerine, böyle bir keşif coşku, sevinç ve motivasyon gibi yaratıcı güçleri de devreye sokacaktır.

Eğer adı konulmamış entegrasyona karşı mücadele edeceksek yeni bir paradigmaya ihtiyaç duyuyoruz demektir. Yeni bir paradigmayı de merkez ve geleneksel siyasetlerin alışkanlıklarıyla değil, kendi içkin potansiyellerimizi ve özgünlüklerimizi yeniden keşfederek yaratabiliriz.

 

*Mesela ülkenin en güçlü eğitim sendikalarından olan KTÖS, laiklik vurgusunu Dr. Küçük’ün mezarına çiçek bırakarak yapmakta. Fakat hiçbir şekilde din kursları olsun veya olmasın, belli aralıklarla-düzenli olarak alternatif özgür eğitim kolektifleri kurmak için çaba göstermez. Kendilerine solcu diyen belediyeler, küçük küçük iktidarlar ve imparatorluklar yaratmaktansa, halkın doğrudan kararlar üretebileceği ademi merkezi, katılımcı ve temsili demokrasiye alternatif olabilecek yatay halk meclisleri oluşturmak için veya ekolojik alanlar yaratmak için çaba harcamazlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Advertisements

Dr. Küçük bizi kurtarır mı? – Hasan Yıkıcı

Dr. Küçük bizi kurtarır mı? – Hasan Yıkıcı

Siyasal ve pratik anlamda bir çıkmaza düştüğünüzde veya hareket etme, kitleleri ikna edebilme kabiliyetinizi yitirdiğinizi fark ettiğinizde çeşitli alternatifler, araçlar veya ifade kanalları yaratmaya çalışırsınız.

Bunlar öz eleştirel bir sürece girme, içe dönme gibi tercihler de olabilir, yeni bir söylem ve pratik geliştirme gibi yeni mücadele araçları yaratma çabası da.

Veya bunların her ikisi de denenebilir ve günün sonunda artık karşılığı olmayan ifadeler ve pratikler yerine bunların yeniden yaratılması sürecine girilebilir. Ve bunların dışında daha pek çok yöntem ve yol da izlenebilir. Fakat bunların en kötüsü -ve zaman zaman sizi gülünç, hedef kitlenizin gözünden düşürecek kadar da tehlikeli olabilecek- geçmişe dönüp oradan kendinize bir lider seçmek ve onu yeniden anlamlandırarak, bugünün sorunlarına cevap üretmesini ummaktır. Bu kötünün de ötesinde, politik ufuksuzluğun bir göstergesi, tarihin inkarı ve çoğu noktada da o tarihsel figürü günahlarından aklamayı doğurabilecek sonuçları getirir. Ne yazık ki KTÖS’ün Toplumsal Direniş başlatıyoruz diyerek, sayıları 50’yi bile bulmayan insanlarla Dr. Fazıl Küçük’ün anıt mezarında toplanması, son zamanlarda KTÖS yetkililerinin sık sık Dr. Küçük’ün laikliğinden vurgu yapması, bir yandan politik anlamda dar görüşlülüğün bir ifadesi fakat öte yandan da bir hareketin gelebileceği en aciz noktanın da göstergesidir.

Bir tarihsel figürü veya bir kişiyi iyi yönleri ve kötü yönleri olarak ayıramazsınız. Bugün Dr. Küçük’ün laik tarafını alıp, solcu düşmanı, işbirlikçi, ayrılıkçı ve anti-komünist tarafını görmezden gelmek demek, tarihsel olarak o figürü aklamak demektir. Hele hele bunu çözüm ve federasyon yanlısı bir sendika liderliği yapıyorsa, bunun politik sonuçları açıklanamaz olabilir.

Sol cenah çok iyi biliyor, Dr. Küçük de Denktaş da Kıbrıslı Türk liderliğinin iki temel ve güçlü figürü idi. Her ikisi de emperyalizmin ve Türkiye’nin kontrolünde, yönlendirilmesindeki figürlerdi. Ayrılıkçı, milliyetçi ve bu adanın birleşmesini istemeyen kişilerdi. Fakat daha da ötesi, Dr. Küçük de Denktaş gibi solcu düşmanı, anti-komünist çizgilerinden asla taviz vermeyen liderlerdi. Dr. Küçük’ün gazetesi, Halkın Sesi tüm işlevlerinin yanında aynı zamanda da komünistlere karşı örgütlenmiş bir mekanizmanın sadece bir parçasıydı. Dr. Küçük de Denktaş gibi Kıbrıslı Türkler içindeki solcuların yok edilmesi için elinden geleni yapmış, emperyalistlerin ve Türkiye yöneticilerinin sadık bir temsilcileriydi. Fakat bunlarla birlikte her iki isim de Kıbrıslı Türkler içerisinde bugünkü kktc zihniyetinin milli ve taksimci tohumlarını atan ve ömürleri yettiğince de büyüten kişilerdi. Yani sözün kısası bugünkü karabasan ve yaşadığımız ceberrut zamanlar, Denktaş kadar Dr. Küçük’ün emeklerinin de bir ürünüdür. Ve tabii onları himaye edenlerin de.

Türkiye’de CHP yıllardır Kemalist bir sevda ile siyasal islama karşı mücadele etmeye çalışıyor, en azından öyle sanıyor. Siyasal islamın karşısına mitleştirilen bir Atatürk yerleştirilerek başarı elde edeceklerini zannediyorlar. KTÖS’ün Dr. Küçük’ü yeniden keşfetmesi ve ona dair bir laiklik anlamı yüklemesi CHP’nin yıllardır ürettiği bu başarısızlığı anımsatmakta. Dr. Küçük, anti-komünist, işbirlikçi, ayrılıkçı, taksimci ve millici duruşu yanında aynı zamanda laik de biri olabilirdi. Açıkçası Denktaş da öyle biriydi. Halkın içinden, kitapçıya yürüyerek giden, fotoğraf makinesiyle çarşı pazar dolaşan bir insandı. Fakat tüm bunlar Denktaş’ı Kıbrıslı Türkler’in başına gelmiş en büyük kötülüklerden biri olduğu gerçeğini değiştirmez. Aynı şekilde Dr. Küçük’ün laik olması, bu kötülüklerin bir ucundan da onun tuttuğu gerçeğini değiştirmez.

Siyasal islama karşı, tarihteki figürlere yeni anlamlar yükleyerek, onları aklayarak veya mitleştirerek mücadele veremeyiz. Kaldı ki geleneksel laiklik kavramı da çoğu zaman ve haklı olarak elitist, yukardan dayatılan bir iktidar değeri olarak algılanmakta. Dr. Küçük’e sarılanacağına belki işe laikliği yeniden tanımlamaktan ve halkın gerçek, can yakan, gündelik hayatta yaşadığı sıkıntılarını örgütlemeye çalışarak başlanabilir. Aksi taktirde tarihi, tarih dışı bir okumanın kimseye faydası yoktur, tam tersi çok tehlikeli de sonuçları doğur.

Kıbrıs’ta yaşayanlar ne çektiyse kurtarıcılarından çekti. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulamadığımız sürece de çekmeye devam edeceğiz. Bizlerin eski-yeni veya eskiyi yenileyerek yaratacağımız kurtarıcılarımıza ihtiyacımız yok. Kurtarıcılarımızdan kurtulmaya ihtiyacımız var.

Şimdi sormak lazım, Dr. Küçük bizi kurtarır mı?

*Bu yazı ilk olarak 16.09.2017 tarihli Afrika gazetesinde yayınlandı.

Fotoğraf: TAK

 

 

 

 

 

Gerisi laf-ı güzaf – Hasan Yıkıcı

Gerisi laf-ı güzaf – Hasan Yıkıcı

Müzakerelerin çökmesinin ardından yaşananlar üzerine çok yazıldı, çok tartışmalar yapıldı. Hala da yapılmakta. “II. Cumhuriyete Doğru mu?” yazımızda müzakerelerin ardından yaşananlarla ilgili süreci değerlendirmeye çalışıp değişen, hatta yıkılan paradigmayı ve yeni zemini anlamaya çalıştık. Geçen süre zarfında bir yandan merkez siyasetteki kırılmaları ve konumlanmaları pekiştirirken diğer yandan da Kıbrıs sorununa dair bütünlüklü çözüm perspektifinin tuzla buz olmasının yanı sıra ‘federal çözüm’ modelinin sorgulandığı özellikle sağ cenahın manevra alanın da genişlediği ciddi bir zemin oluşu. Fakat öte yandan geleneksel çözüm ve barış güçlerinin basiretsizliğini ve değişen paradigmayı anlayamamadaki başarısını da gözlemlemekteyiz. Kimin dillendirdiğine bakmaksızın ortada çok ciddi bir olgu var, o da geleneksel solun federal çözüm modeli ve ona dayalı siyasal argümanların toplum tarafından bugüne kadar hiç olmadığı şekilde meşruluğunu kaybetmeye başlaması.* Bunu yazıyoruz diye pek çok arkadaşın sinir sistemine dokunmuş olabiliriz. Fakat bundan daha acısı kendi basiretsizliğimizin ve yanılgılarımızın halinden memnun kurbanı olmaktır.

Şimdi sıradan başlayalım…

 

Merkez siyasette derinleşen kırılma

 

Uzun süredir merkez siyasetin hareketli bir dönüşüm içinden geçtiğini ifade ediyoruz. Olaylara ve olgulara içinde bulunduğu konumdan bir adım geriye giderek, kuş bakışı bakabilen herkes bunu görüp anlayabilir.

UBP elinde bulundurduğu güç ile durumu idare etmeye çalışsa da gerek icraatları gerekse de kendi içindeki çatlaklarından dolayı sancıları daha da artacak gibi. DP Serdar Denktaş’ın bünyesinde cisimleşmiş bir isimden öteye geçecek durumda değil.

Özellikle sol olduğu iddiasındaki geleneksel merkez partiler ciddi bir düşüş yaşanmakta. Erhürman liderliğinde CTP biraz toparlasa da bir yandan içinde barındırdığı ilişkilerin aynılığı diğer yandan da Parti’nin geçmişi makus talihinin değişmez nefesi olarak ensesinden eksik olmamakta. TDP, TKP, BKP gibi partiler ise toplumda bir motivasyon yaratmadan çok uzakta. Öyle ki CTP de dahil söz konusu yapılar müzakerelerin çökmesi ve akabinde bu siyasal geleneklerin sırtlarını dayadıkları ‘bütünlüklü çözüm’ ‘federal çözüm’ ve ‘BM parametrelerinin’ ciddi bir şekilde meşruluk kaybına uğramasıyla ayrıca da bir darbe almış durumdalar. İşin acı tarafı bu yapılar sağ söylemlere veya Kıbrıslı Türk milliyetçiliği söylemlerine karşı yeni bir argüman geliştirme çabasında olmaması bir yana, hala 40 yıllık çözüm ve barış söylemlerini tekrar etmekten başka argüman da geliştiremiyor. Bunun adına en kısa manada basiretsizlik denir. Fakat doğa boşluk tanımaz.

Kurulduğundan beridir merkez siyasetteki çatlaklar, boşluklar ve zaaflar üzerinden manevralar yaparak gelişen ve ivme kazanan Halkın Partisi, Crans Montana çöküşünden sonra artık daha berrak hale gelen zeminde kendi siyasal bağlamı içerisinde başarılı çıkışlar yaparak ivmeyi yükseltti. Sadece ivmeyi yükseltmedi, ayrıca toplumsal kesimlerin daha da derinleşen huzursuzluğunu ve belirsizlik duygusunu da kendi bünyesine çekebilmeyi başarmakta. Süpürge edebiyatı her ne kadar derinlemesine tartışıldığında bir yere kadar götürülebilecek fakat bir yerden sonra da çıkmaza düşecek bir tercihse de, HP topluma somut ve ilk etapta inandırıcı olan açılımlar yaptı. Yani toplumun ihtiyacı olan şeyi gösterdi. Hem de kendi politik formasyonuna uygun bir şekilde. Toplumun bu yöne olan ilgisi ve dikkati net bir şekilde merkezde yer alan diğer yapıları panikletti. Fakat bu panik yenile yaşanmıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bugüne gittikçe kontrolsüz hale dönüşen bir panik söz konusu. Ve bu panikten ve hınçtan dolayı yaşananları anlamada da anlamlandırmada da merkez siyasetin sol tarafı başarısız oluyor. Siyasette kim alternatifler üretir ve onun üzerinden insanları harekete geçirebilirse o yol alır.

Bugün Kıbrıslı Türk milliyetçiliğinin tavan yaptığı, belirsizlikten ve kendi kendini inkardan başka bir şey üretmeyen bütünlüklü çözüm sürecinin çökmesiyle birlikte insanların bu noktada hassaslaştığı ve de artık somut çıkış yolları keşfetmek istediği bir dönemde bu zemin üzerinden yol gösterici olabilen yapılar yol alabilecek, artık kabul etseniz de etmeseniz de karşılığı gittikçe kaybolan söylemleri ağzında sakız etmiş siyasal yapılar değil.

Merkez siyasetteki dönüşüm ve devingenlik açık bir şekilde hız aldı. Önümüzdeki seçimler bu noktadaki dönüşümün önemli bir göstereni olacak. HP’nin ivme kazanması tüm geleneksel yapıları huzursuz etmeye devam edecek. Fakat acı olan merkez siyasetteki sol öznelerin bunca yıllık basiretsizliklerinin yarattığı huzursuzluktan huzur duymaya devam etmeleri. Yeni sağın, Kıbrıslı Türk milliyetçiliğinin alternatifi ortada, adına ister II. Cumhuriyet diyelim, ister kktcnin restorasyonu, bir şekilde var olan yapı yeniden şekillendirilecek. Peki ya sol ve barış güçlerinin alternatifi var mıdır?

 

Parça parça çözüme sahip çıkmak!

 

Parça parça çözümle ilgili olarak özellikle son zamanlarda yavaştan da olsa bir tartışma ve anlama süreci başlamış durumda. Henüz daha bu mesele doygunluğa gelecek kadar tartışılmış değil. Fakat tartışılmaya, yaygınlaştırılmaya ve sahiplenmeye değer bir zemini bizlere sunmakta. Ne yazık ki merkez sol gelenekler bu yöntemi tartışmaktan ve argümanlar geliştirmekten kaçınmakta. Fakat parça parça çözüm modeli tam da çöken paradigmanın lanetinden kurtulmak için yeni bir paradigmanın köşe taşlarını bizlere sunmakta. Eğer hedef olarak birleşik Kıbrıs’ı ufuk çizgisine yerleştirirsek parça parça çözüm modelinde hem atılan her adım kendi içinde özgün bir değere ve anlama sahip olur, hem de birleşik Kıbrıs hedefi doğrultusunda hakiki bir karşılığa denk gelir. Önemli olan noktanın güç ilişkileri ve bu modeli sahiplenme motivasyonu olduğunun altını çizmek lazım. HP ve Kıbrıslı Türk milliyetçisi odaklar bu modeli işbirlikleri odaklı bir süreç olarak şekillendirip günün sonunda iki ayrı devlete dayanan geleneksel sağ argüman olan konfederal çözüme de evriltebilir. Fakat aynı zamanda sol ve barış güçleri de bu süreçten kendilerini dışlama yerine birer özne olup parça parça çözümden birleşik federal bir Kıbrıs’a da gidebilir. Kısacası barış güçleri içine düştükleri krizi bir fırsat bilip paradigma değişiminde rol alabilirlerse gittikçe meşruluğu zedelenen federalizm meselesine de yeni anlamlar katabilecekler, yeniden tanımlayabileceklerdir. Zaten federalizm meselesi de, Kıbrıs sorununun çözüm modeli meselesi de, aynı zamanda adına garantörler dediğimiz güç odakları da baştan tanımlanmaz ve yeniden anlamlandırılmazsa bir arpa boyu yol alınamayacaktır. Akıncı’nın iki devlet rüyası, egemen nizam dışında kimsenin memnun kalmayacağı, herkes için kabus olabilecek ikinci bir cumhuriyet anlamına da gelebilir. Dolayısıyla işe parça parça çözüme sahip çıkmaktan ve onu şekillendirmekten başlanabilir. Aksi taktirde oturduğumuz yerden istediğimiz kadar ‘iki devlet olmaz’ diyelim, ‘bütünlüklü çözüm isterik’ diyelim, ‘federal Kıbrıs’tan başka alternatif yoktur’ diyelim sadece kendi kendimizi kandırmış oluruz. Yanılsamanın bir ucu kktc’yi yaşatmaksa diğer ucu da öznesi bile olmadığımız bir sürecin tribünlerinde “federal Kıbrıs isterik” diye tezahürat etmektir. Evet bir yanda süpürge bir yanılsama olabilir, ama diğer yanda tribünde oturup 40 yıllık sloganları tekrar ederek tezahürat etmek de bir yanılsamadır. Çünkü ikisinde de ipler bizim elimizde değil. Biz başkalarını elinde ipiz! Kendi kendimizin inkarıyız. Bütün mesele o ipi kopartabilmek işte! Gerisi laf-ı güzaf!

 

 

*Burada biraz daha açıklayıcı olmak gerek. Çözüm ve barış yanlısı merkez-geleneksel yapılar bu çöküşteki kendi paylarını kabullenmeli. Açıktır ki Türkiye’nin resmi politikaları doğrultusunda, garantörlüklerin devamı ısrarından bir sonuç gelmeyecektir. Bu anlamda merkez ‘solun’ TC dışişleri çizgisiyle yürüttüğü çözüm modeli çökmüştür. Annan Planı döneminden beridir de bu ilişki biçimini dönüştürmeye irade gösteremeyen yapılar bugünkü çöküşten sorumludur. Sağa ‘federalizm öldü’ zevkini tattıran yine merkez solun başarısızlığıdır. Federalizmin meşru olup olamaması veya inandırıcı bir seçenek olup olmamasının akıbeti, artık bundan sonra bu kavramı yöntemiyle birlikte yeniden tanımlamaktan, içini doldurmaktan ve garantörlerin-egemen elitlerin aşkın kuvvetinden kurtarıp bir deneyim olarak inandırıcı hale getirebildiğimize bağlıdır.

 

 

Öznel bir not: Bir süredir özellikle merkez siyasetteki dönüşümü yakından takip etmeye çalışıyorum. Yaklaşık 2 yıldır da CTP ve HP üzerine çeşitli yazılar yazdım. Hatta HP daha kurulmadan söz konusu siyasal hareketin eleştirisini yaptım, anlamaya, anlamlandırmaya çalıştım. Bana göre yazı yazmanın bir tarafı anlama çabası diğer tarafı da anlamlandırma ve yol-yön bulma gayreti. Özellikle Gaile’de yayınlanan ve iki makaleden oluşan ‘Yeni bir stratejiye doğru yazıları’ gibi! Fakat memlekette bu işlerin böyle olmadığını son iki yılda çok net idrak etti.

HP ile ilgili bazı yazıların ardından bana “Sen Kudret Özersay’ın adamı mısın?” diye sorularla, CTP ile ilgili bazı yazılarda ise “Sen gizli CTP’li misin?” gibi ithama kadar varan yargılarla karşılaştım. Bu duruma ilk başta çok şaşırdım ve dehşete düştüm. Sonra insanları bu yargılara iten nedenleri düşünmeye başladım. Özellikle siyasette her tavır, her rol bir güç kapmaca ve ben merkezlilik üzerinden şekilleniyor. ‘Ben’in dışında olan, gücün de dışındadır ve onun ya yok edilmesi ya da bir şekilde düşman bellenen ile damgalanması gerekmektedir. Kısacası buna iktidar zehirlenmesi deniliyor! Muhtemelen bu yazıdan da çeşitli yargılar ve ithamlar çıkartacak olanlar vardır. Varsın çıkartsınlar. Şükür ki UBP ile ilgili yazacak pek bir şey yok.

 

7.8.2017

 

 

 

II. Cumhuriyete Doğru Mu? – Hasan Yıkıcı

II. Cumhuriyete Doğru Mu? – Hasan Yıkıcı

Crans Montana süreci bittikten ve müzakereler yeniden çöktükten sonra, toplumdaki saflaşma eğilimi geçmiş 2-3 yıllık döneme göre daha da belirginleşmeye başladı. Tüm toz duman ve karşılıklı suçlamalarla şekillenen hınç kusma döneminin ardından siyasal alanda bütünlüklü çözümcüler- ana akım federal Kıbrıs savunucuları ile bu iş bitti kktc’yi düzeltmeye bakalım diyenler olarak iki net siyasal ve toplumsal kamp çok daha görünür oldu. Bu ikinci kesimi oluşturanlar sadece milliyetçi ve hamasi takımı değil, aynı zamanda son 2-3 yıldır yeni sağ ve Kıbrıslı Türk milliyetçileri ile sosyal demokrat kesimler de dahil olmuş durumda. Her iki kesim de birinden çok faklı olsa da ortak bir kesişim noktasında buluşuyorlar. Bütünlüklü çözüm vizyonu bu ülkedeki statükoyu besliyor, kimseyi bir yere vardıramıyor, günün sonunda aciz bırakıyor, her müzakere sürecinin ardından çözüme bu kez ulaşılacağını varsayıyor. kktc’yi devam ettirelim vizyonu ise kktc’ye normal bir devlet olarak yaklaşıyor ve onunla kurduğu ilişkinin de normal olabileceğini varsayıyor. İki varsayım da günün sonunda geleceksizlik ortak paydasında buluşuyor. Bu anlamda sadece çözümcülerin ifade ettiği gibi ‘kktc ile yolumuza devam ederiz’ tezi de kktc’cilerin ifade ettiği gibi ‘bütünlüklü çözüm ve ezberlenmiş federal Kıbrıs’  tezi de eşit oranda iflas etmiş, çökmüş ve Kıbrıslı Türk toplumunda artık bıktırtan bir kabus haline dönüşmüştür. Söz konusu iki kesimin savunucularının hınç, suçlama ve intikam alma güdüsüyle gerçekleştirdiği davranışlar ise ancak arafta kalmış bir topluluğun kendisini toplu bir şekilde nevrotik dışa vurumlarıdır. Peki bu iki iflas etmiş paradigmayı terk etmek ve yeni bir paradigma ortaya koymak mümkün mü? Şu an öyle bir eğilim gözükmüyor. Fakat konuşmamız gereken ve bunlardan kaçamayacağımız bazı meseleler var. Hoşumuza gitse de gitmese de!

Yeni KKTC’cilik ve Kıbrıslı Türk Milliyetçiliği

Müzakerelerin çökmesinin ardından yıllardır Kudret Özersay ve son bir yılda HP’nin dillendirdiği “evimizin önüne bakalım” siyaseti hızlı bir şekilde yeniden motivasyon ve ivme kazandı. Öyle ki bu söylem Mustafa Akıncı’da “KKTC olarak yolumuza devam ederiz” şeklinde zuhur ederken, bazı sosyal demokrat kesimlerde ‘artık normalleşme zamanıdır” şeklinde ifadeye dönüşmektedir. Bu ifadelerden gerçekten arzu edilen ve hedeflenen nedir, açıkçası muammadır. Bu söylemler ve bu vizyon bildiğimiz anlamda kktc varoldukça yaşama geçemeyecek, karşılık bulamayacak söylemlerdir. KKTC olarak yolumuza devam edemeyiz çünkü kktc denen şey zaten yolsuzluk ve çürüme üzerine kurulu bir yapıdır. Gündelik hayata ve sıkıntılara dair çeşitli girişimler ve formüller bulunabilir, belli ölçüde uygulanabilir ve belli oranda karşılık da görebilir, fakat kktc denen mekanizmada, kurumsallaşmış ve yoz ilişkiler içerisinde, Türkiye ile olan bağımlılık zemininde ancak dar alanda kısa paslaşmalar yapılabilir. Memurlarının Türkiye’den ödendiği, neredeyse (1-2si hariç) tüm belediyelerin TC Yardım Heyeti’ne göbekten bağımlı olduğu bir yapıda, bu ilişkilere dokunmadan ve bu ilişkilerden kurtulamadan ancak birbirimizi kandırıp günü kurtarabilir, Mete Hatay’ın dediği gibi araf siyasetine devam edebiliriz.

Fakat peki ya, tüm bu ifadelerin ardında kimsenin ifade edemediği bir giz barınmaktaysa? Aslında “KKTC ile yolumuza devam ederiz” derken bildik anlamda kktc’den değil de yeni bir cumhuriyetten bahsetmeye çalışıyorlarsa? 1980 Türkiye’deki faşist darbenin bir çocuğu olarak kurulan KKTC’nin artık miadını doldurduğu ve çürümeden başka bir şey üretmediği ortada. Türkiye’nin artık gerek sözde sol gerekse de milliyetçi ve geleneksel sağ siyasetlerle işbirliği yapmak istemediği de ortada. Diğer dönemlerden farklı olarak son 10 yıllık süreçte Kıbrıslı Türk milliyetçiliğinin serpilip geliştiği ve kendisine HP gibi yeni sağ bir oluşumda kurumsal ifade bulduğu bir dönemde egemen siyasette yeni bir paradigma inşa edildiğini görmemek için tamamen kör olmak lazım. Akıncı’nın “KKTC olarak yolumuza devam ederiz” cümlesi bildik anlamda UBP-DP tarzı bir kktccilik değil ama henüz tam olarak bilemediğimiz anlamda fakat sezebildiğimiz oranda HP ve Kudret Özersay tarzı, kuru bir milliyetçiliğin ve hamasetin değil, Kıbrıslı Türk milliyetçiliği ve politik anlamda popülizm ile şekillenecek olan yeni bir KKTC’ye, yeni bir cumhuriyete gönderme olarak okunması lazım. Sol muhalif özneler eğer hınç ve öfke duygularından biraz olsun sıyrılabilir ve görmek için bakarlarsa, bu değişen paradigmayı da fark edebileceklerdir. Bunun nasıl şekilleneceğini kestirebilmek güç. Fakat artık sonuna geldik, her şeyin yeniden dizayn edileceği bir dönemdeyiz.

Kayanın Altında Kalmak

Çözümden yana merkez partilerin ve öznelerin tümü de kayanın altında kalmıştır. Hangi kaya derseniz, Sisifos’un kayası! Bilindiği gibi Sisifos tanrılar tarafından bir kayayı dağın tepesine çıkartmakla cezalandırılmıştı. Fakat Sisifos kayayı dağın tepesine her çıkarışında kaya tekrar aşağıya yuvarlanıyordur. Ve Sisifos’un bu eylemi sonsuzca devam ediyordu. Ölümden beter ne var diye sorarsanız, tanrılar zamanında bunu bulmuş. Bundan da beterine örnek olarak bugün her halde bütünlüklü çözüm kayasının altında kalmalarına rağmen hala ısrarla bütünlüklü çözüm düşü gören kesimleri gösterebiliriz sanırım. Artık eskimiş ve çürümüş, bariz bir şekilde toplumdaki umutsuzluğu ve çıkışsızlığı besleyen bütünlüklü çözüm savunusu barışçıl ve çözümcü bir tez olmaktan çıkarak, artık kangrenleşmiş olan toplumsal ve siyasal ilişkileri yeniden üretmektedir. Bütünlüklü çözüm siyaseti insanlara çıkış değil çıkışsızlık göstermektedir. Fakat siyasetin esas işlevi insanlara zor zamanlarda çıkış yolu açabilmektir, çıkışsızlığa yuvarlamak değil! Bu gün bariz bir şekilde yeni sağ siyaset bu yolu kendi bağlamı içerisinde yarattı ve insanlarda motivasyon sağladı. Sol ise bu yeni bağlam içerisinde henüz konumlanmış değil, farkında bile değil belki de.  Çözüm siyaseti artık bütünlüklü çözüm naraları ardına sığınmak ve umutsuzluk üretmeden kopmalı ve parça parça çözüm yolunda somut, pratik örnekleri eylemleri hayata geçirmelidir. Bir şey olmuyorsa olmuyordur. Yerine yeni araçlar ve yeni mücadele yöntemleri konulamadığı sürece de kayanın ağırlığı altında ezilmeye devam edilecek. Fakat hayat akıp gidiyor! Egemenler yeni paradigmalar ve stratejiler inşa ederken, toplumsal muhalefet kendisine yeni yollar açabilecek mi yoksa izleyici koltuğuyla mı yetinecek göreceğiz.

Yeni Bir Zemine Taşınmak!

Çok net ifade etmek lazım, anlaşılmak kolay olmayabilir, anlatabilmek de öyle. Egemenlerin oluşturmaya çalıştığı yeni paradigma ve bağlam beraberinde yeni mücadele alanları ve zeminleri de oluşturacak. Bu alanlara kör kalmamalı ve oluşacak olan yeni süreçte sol anlamda özne olabilmenin yolları zorlanmalıdır. Bunun için de her şeyden önce ciddi bir üretim stratejisi gerekmektedir. Bu toplum üretemediği sürece istediği kadar evimizin önünü süpürelim, kendi kendimizi kandırmaktan öteye gidemeyeceğiz. Bu anlamda Türkiye ile olan ilişkilere dokunmayan bir üretim ve toplumsal yeniden inşa stratejisi sadece havanda su dövmek olacaktır. Yeni şekillenmekte olan egemenlerin paradigması bu ilişki biçimlerine dokunmak değil, tam tersi kktcnin artık örtemediği ve tahrip ettiği ilişkilerde bir yenilenme ve restorasyon yapacak.

Solun, özellikle de devrimci politikanın yeni bir paradigma ve mücadele zeminine, toplumsal yeniden inşa anlamında ihtiyacı vardır. Fakat bunu egemenlerin zihin dünyasındaki gibi değil, hali hazırda yaşadığımız ve kktc mekanizmaları ile üstü örtülen krizi, krizin süre giderliğini su yüzüne çıkartacak bir bağlamda yapmalı. Bu krizi normalleştirme adı altında muhafaza etmeye yönelik değil, hakiki bir yaşam için krizi derinleştirmeli ve çıplak hale getirmeli. Fakat bunu salt protesto anlamında değil, kurucu bir toplumsal yeniden inşa perspektifi ile yapmalı.

Fakat öte yandan barıştan ve çözümden de vazgeçmeden fakat geleneksel yöntemlere de saplanmadan bu yönde de yeni bir paradigma inşa etmeli, hayata geçirmeliyiz. Artık bütünlüklü çözümde ısrar etmek demek, siyasette yeni sağ ve Kıbrıslı Türk milliyetçiliğinin önünü açmak demektir. Sadece iç siyasete gömülmek de kafayı kuma gömmek demektir. İşte tam da bu iki çıkışsızlık noktasından yeni yollar keşfetmek ve sol-barış siyasetinin direksiyonunu umutsuzluktan umuda, bitkisel hayattan, hayatın tam içerisine kurmak gerekmektedir.

Egemenler ve siyasal elitler Kıbrıs sorununda bütünlüklü çözümün arkasına sığınarak çözümsüzlüğü, çözümsüzlüğün arkasına sığınarak da II. Cumhuriyeti inşa etme yolunda ilerliyorlar. Peki ya sol ve barış güçleri? Gittikçe çürüyen bir zeminde dar alanda kısa paslaşmalarla mı yetinecek, yoksa yeni bir toplumu, yeni bir düzeni kurmak için cesaret mi sergileyecek?

Direnebilme Potansiyelimiz, Popülist Moment ve Sol – Hasan YIKICI

Direnebilme Potansiyelimiz, Popülist Moment ve Sol – Hasan YIKICI

 

hasanykc@gmail.com

 

Kıbrıs sorununda müzakere masasının çökmesi ile yaklaşık iki yıldır yaratılmaya çalışılan güven ortamı da birdenbire toz duman içerisinde kaldı, dağıldı. Erken seçim tartışmaları, muhalefet açısından boşluğa salvo sallamakla, UBP-DP hükümeti için ise kaleye gol atmakla sonuçlandı. Bunlar yaşanırken ise, hayatın içerisinde toplumsal, ekolojik ve ekonomik sorunlar katlanarak artıyor, bireylerin yaşama uğraşısı gittikçe daralan bir alanın içerisinde sıkışıyor. İnsanların gündelik hayattaki dertleri ve arzuları ile yüksek siyasetin gündemi arasındaki açı gittikçe açılıyor. Geleneksel öznelerin sürdürdüğü merkez politika ile gündelik hayat arasındaki ilişki, bir yandan günü kurtarmaya yönelik kısa vadeli çözüm arayışları ile yüzeyselliği, diğer yandan ise bu yüzeysellik içinde sorunların bağlamından ve kapsamından yabancılaşmasını barındırıyor. Bunun yanında toplumun, siyasetle ve merkez öznelerle kurdukları ilişki de değişip dönüşüyor.

Son yayınlanan anketlerin iki ortak noktası var. Bunların en göze çarpanı, oy vermeyecekler ile kararsızların oranının geçen yıllar göz önüne alındığında artmış olması. Bir diğer önemli husus ise merkez sol partilerin oylarının ciddi bir şekilde düşmüş olması. Kuşkusuz seçim sath-ı mailine girildiğinde bu oranlar değişecektir, fakat genel tabloda ciddi bir dönüşüm olmasını kısa vadede beklememek lazım. Geleneksel siyasal özenlerin, yani siyasi partilerin, gerek siyasal olarak, gerek politik kültür olarak gerekse de yaşamı dönüştürme potansiyellerini kaybetmeleri anlamında merkez sağ partilerle aynılaştıkları bir dönemde, bu eksende inandırıcı bir çıkış veya yükseliş beklemek oldukça saf ve karşılıksız bir niyet olur.

Siyasete insanların gittikçe daha az ilgi göstermesine ve oy vermeme oranlarının artmasına vurgu yapan Chantal Mouffe 2005 yılında kaleme aldığı Siyasal Üzerine isimli kitabında şunları yazıyor: “Oy vermenin önemli bir duygusal boyutu vardır ve oy vermede söz konusu olan bir özdeşim meselesidir. İnsanların siyaseten eyleyebilmeleri için onlara kendileri hakkında, değerlendirebilecekleri bir fikir sunan kolektif bir kimlikle özdeşleşebilmeleri gerekir. Siyasal söylem, insanlara politikalar sunmanın yanı sıra, onlara deneyimlediklerini kavrayabilmelerine yardımcı olan ve gelecek için umut vaat eden kimlikler sunmalıdır.” (s. 33)

Kıbrıs’ın kuzeyindeki merkez sol partilerin dönüşümünü de Mouffe’un ortaya koyduklarıyla değerlendirmekte fayda var. Siyasi partilerin, özellikle 2004’ten bugüne, barındırdıkları kolektif kimlikler aşındı; merkezdeki partiler gittikçe aynılaştı ve bilhassa merkez soldaki partiler umut vaat eden kimlikler sunmaktan çok, mücadele ettikleri yapılara, değerlere ve kimliklere bürünerek karşıtlarına dönüştü. Mouffe yine aynı kitabında bu durumu şöyle açıklıyor: “Siyasal sınırlar bulanıklaştığında, siyasal partilerden soğuma gerçekleşir ve milliyetçi, dini ya da etnik özdeşim biçimleri etrafında başka türlü kolektif kimliklerin oluşumuna tanıklık ederiz.” Mouffe’un bahsettiği “başka türlü kolektif kimliklere” yazının ilerleyen kısmında değineceğiz; fakat CTP’si ile TDP’si ile hatta radikal sol siyaset hattında seyreden BKP ve YKP’si ile geleneksel yapıların -ki bugün bu yapıların hiçbiri topluma “umut vaat eden kimlikler” sunamamaktadır- artık bu durumu dert etmeleri gerekmektedir.

Öte yandan, UBP’nin neredeyse beton gibi kök tabanı korumasını, kktc denen olağandışı yapının; toplumsal kültürün, anlayışın ve davranışların mayasını oluşturduğunun bir göstergesi olarak okumak lazım. Kktc denen yapı, sadece taşeron bir devletten ve onun işlevsiz kurumlarından oluşmuyor; kktc aynı zamanda toplumsal bir organizma olarak da toplumsal ilişkiler içerisinde yeniden ve yeniden üretiliyor. Burada kendi beceriksizliğini toplum üzerine atarak “zaten bu toplum ganimetçi, bencil, çıkarcı bir toplumdur” diye kendi kendinden kaçan merkez solun konformist tepkilerinden bahsetmiyorum. Eğer bu organizmaya yönelik, onun taşıdığı değerlerin karşısına dayanışmayı, paylaşmayı ve toplumsallığı içeren değerlerde bir karşı-hegemonya kuramıyorsanız, yani toplumsal ilişkileri dönüştürmeye yönelik müşterekçi bir zemini yaygınlaştıramıyorsanız, o zaman “egemen” olanın değerleri de varlığını yoğunlaştırarak sürdürmeye devam eder. Bireyciliğin, dayanışmacılık karşısında galebe çaldığı; siyasal ve toplumsal ilişkilerin kaygan bir zeminde şekillendiği bir atmosferde, yapılması gereken şey, şikâyet etmek yerine bu atmosferin değişmesi ve dönüşmesi için gereken yeni araçları ve kurumları bulmak ve seferber etmektir.

Popülist Moment ve Halkın Partisi

Son yayınlanan anketler, aynı zamanda, Halkın Partisi’nin siyasetin merkezinde konumlandığını gösteriyor. Halkın Partisi ile ilgili daha önce bu derginin sayfalarında çeşitli yazılar çıktı. Konuyla ilgili sevgili Rafet Uçkan da değerli tespit ve yorumlarda bulundu.

Tekrara girmeden sadece Halkın Partisi ve Özersay’ın siyasal söylem ve pratiğinin, üzerinde şekillendiği zemini anlayabilmek için, önemli bulduğum Siyasal Üzerine kitabına burada yeniden başvurmakta yarar görüyorum: “Kolektif kimliklerin geleneksel partiler aracılığıyla ifade edilmelerinin mümkün olmadığı zamanlarda, başka biçimlerde ortaya çıkmaları kuvvetle muhtemeldir. Zayıflayan sol/sağ karşıtlığının yerine ‘halk’ ve ‘egemen çevreler’ etrafında şekillenen bir karşıtlık üzerine inşa edilmiş yeni bir biz/onlar ayrımı koyan sağcı popülist söylemde söz konusu olan budur. Siyasetin bireysel motivasyonlara indirgenebileceğini düşünenlerin aksine, yeni popülistler siyasetin her daim ‘onlar’a karşı bir ‘biz’ yaratmaktan ibaret olduğunun ve kolektif kimlikler yaratmayı gerektirdiğinin farkındalar. ‘Halk’ mefhumu dolayımıyla sundukları kolektif özdeşim biçimlerinin güçlü cazibesi bu yüzdendir” (s, 83)

Mouffe bunu yazığında yıl 2005’di. Avrupa ve dünyadaki merkez siyasetteki dönüşümü ve boşluklardan doğan popülist siyasal akımları gözlemleyerek bunları yazmıştı. Bugün Mouffe’un işaret ettiği akımlar, Avrupa’da ve dünyada siyasetin merkezinde yer almakta ve merkezi yeniden şekillendirmektedir. Yani gittikçe siyasette egemen olan haline gelmektedir. Bu durumun nereye evrileceği veya neyi dönüştüreceği ayrı bir tartışma konusu; fakat burada, tamamen benzeşmese ve dünyadaki popülist hareketlerle farklılaşsa da, doğdukları, beslendikleri ve geliştikleri zemin anlamında aynı bağlamda değerlendirilebilecek Halkın Partisi’nin de bu popülist momentin bir sonucu olduğunu ortaya koymak lazım. Parlamenter siyaset açısından, Halkın Partisi’nin, merkez siyasette kurucu ve belirleyici unsur haline gelmesi, popülist momentin Kıbrıs’ın kuzeyindeki yansımasına işaret etmektedir. HP’nin bir yandan piyasa ve sistem ile giriştiği, uzlaşıya ve mutabakata dayalı ilişki biçimi; diğer yandan ise eski-yeni temelinde şekillendirdiği onlar-bizler siyaseti, tam da inandırıcı ve umut vaat eden bir kolektif kimlik yaratma ihtiyacına denk düşmektedir. HP’nin siyaseti, karşıtlıkların bulanıklaştığı ve üzerinin kapatıldığı bir ortamda yol alabilecek bir siyasettir. Örneğin özel sektörde sendikalaşma mücadelesi, tam da emek ile sermaye odaklı bir çatışma ve karşıtlık alanıdır. HP’nin özelde sendikalaşmaya dair net bir tavrı yokken, bu konuda tabir-i caizse kaçak oynamaktadır.

Bundandır ki HP, ne zaman toplum içerisinde belli başlı kutuplaşmalar ve net tavırlar gerektirecek olaylar yaşansa, bocalamakta ve yalpalamakta, neredeyse tavırsız kalmaktadır. Aslında tam da siyaset ve toplum Mouffe’un bahsettiği “agonistik” bir zemine geldiğinde HP’nin de gerçek siyasal karakteri ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda HP için çıkmaz, ekonomik yapıdaki ve toplumsal-kültürel alandaki tahakküm ilişkilerindeki gerilimin artmasıyla normal zamanda üzeri kapatılabilecek fakat bir olay anında açığa çıkabilecek olan çıplaklık durumuyla yüzleşmektir.

 

Gelecek Var mı?

Parlamenter siyaset sol açısından her zaman sorunlu bir alan olmuştur. Özellikle kktc gibi bir yapıda parlamentoda siyaset yapmanın daha da büyük bir sorunsal olduğunu kabul etmek gerek. Sol eğer kktc’de parlamentoyu, “olağan dışı” koşulların ve bozuk bir makinenin yönetebilme aracı olarak görüyor, benimsiyor ve ilişkisini de bu bağlamda kuruyorsa, o halde daha başlamadan yenilmiş demektir. Çünkü varoluşsal kriz halinin olağanlaştırıldığı bir yapıyı yönetme iddiası, ister yeni ister geleneksel olsun, krizin, olağandışılığın ve bozuk makinenin bir dişlisi haline dönüşme anlamına gelir. Ki geçmişte de bu daha farklı sonuçlanmadı.

Fakat parlamento ile solun kurduğu ilişki, bir karşı hegemonya yaratma ilişkisi, yaşanan kriz ve olağandışılık durumunu çıplak hale getirme ve parlamento dışında kurulan mücadelenin organik bir uzantısı olarak algılanıyorsa o zaman anlamlı hale gelir. Bu da parlamento dışında hayata ne kadar nüfuz edildiği, mücadelenin ayaklarının farklı alanlara ne ölçüde yayıldığıyla ilgilidir. Hele de kktc gibi sahte bir yapının çatısı altında, kendini devlet yönetimine talip olmakla ve seçim kazanmakla sınırlayan parlamenter siyaset, sahte bir iktidarın peşinde koşmaktan başka bir şey yapmamış olur. Tam da bu noktada, kktc’de parlamentoda olma, sahte iktidarın bir dişlisi haline gelmekle değil, iktidarı dağıtmak ve toplumsal alanda yeniden inşa etmekle anlam bulur… Dolayısıyla uzlaşmacı ve mutabakatçı bir siyaseti değil, verili sınırları aşabilecek agonistik ve radikal bir sol siyasete ihtiyaç vardır.

Gelecek var mı? Özellikle de sol açısından inandırıcı ve arzu uyandırıcı bir özne yaratılabilecek mi? Bu soruların cevapları hayatın içerisinde şekillenecek ve keşfedilecek. Yarını bugünden kurmanın yolu, bir yandan hâlihazırda sahip olduğumuz toplumsal ve müşterek değerlerimizi koruyarak ve savunarak ama diğer yandan da üreterek ve ürettiğimizi paylaşarak gerçekleşebilir. Kıbrıs’ın kuzeyindeki karşı hegemonya da kültürel, ekonomik ve toplumsal alanlarda geliştirilecek üretim süreçleri ile örülebilir. Fakat burada altını çizmekte fayda var, CTP’nin üretim odaklı çıkışı, ilk etapta anlamlı ve kulağa hoş gelebilir. Herkes üretmeden var olunamayacağının farkındadır. Fakat burada yine hakikatten kaçış söz konusudur. Kıbrıs’ın kuzeyindeki tahakküm, ekonomi ve mülkiyet ilişkileri sorgulanmaksızın ortaya atılan üretim söylemi, belli bir noktadan sonra retoriğe dönüşmeye mahkûmdur. Kktc gibi bir yapının üretim değil, üretmeme üzerine kurulu olması su götürmez bir gerçek iken; bu yapıyı sorgulamayan ve üretimi karşı hegemonya bağlamında kurgulamayan bir siyaset inandırıcılıktan uzak olacaktır.

Solun parlamenter siyasetin ötesine taşması veya tersten söylersek, parlamenter siyasetin, solun yaşam alanlarında yaratacağı motivasyonun peşinden gelmesi gerekmektedir. Kktc’de sol siyasetin nefes alma ve motivasyon alanının merkezleşme değil, yerelleşme olması gerektiğini düşünmekteyim. Gaile’nin 387. sayısında yazdığım “Yeni Bir Stratejiye Doğru–2” makalesinde solun yeni bir zeminde siyaset üretmesi gerektiğine ve bu zeminin de yerelleşme olabileceğine değinerek, yapılması gerekenlere dair kısaca şunları sıralamıştım:

  1. Emek, dayanışma, üretim-tüketim ve dağıtım ağları oluşturmak, bunların koordinasyonunu ve motivasyonunu sağlayabilecek kooperatifler ağı inşa etmek.
  2. Yine ekonomik alanda müşterekçi bir siyaset güderek, devlet mülkiyeti ile özel mülkiyet dışında, ortak değerler zemininde yeni ekonomik alternatifler inşa etmek.
  3. Yönetimsel alanda, özgürlükçü belediyecilik anlayışı çerçevesinde merkezi iktidara alternatif olarak öz yönetim mekanizmaları inşa etmek.
  4. Parlamentoya girmeyi kökten reddeden değil, fakat siyasetinin merkezin parlamenter mücadele olmayan bir sol inşa etmek.
  5. Geleneksel orta sınıf siyasete sıkışan sol yerine; sendikasızlar, güvencesizler ve işsizler gibi yeni-işçi sınıfı (prekarya) içinde örgütlenmek, bu alanlara dair direniş ve mücadele ağları inşa etmek.

Bunun en doğru reçete olduğuna değil, yeni bir zemin ve mücadele hattı oluşturabileceğine inanmaktayım. Solun, sol kadroların kısa vadeli çözümler veya küçük küçük heveslerle değil, uzun vadeli bir inşa sürecine odaklanması gerekmektedir. Bu da artık Kıbrıs sorunundaki ya da kültürel, ekonomik alanlardaki ezberlenmiş söylemlerden, örgütsel ve bireysel hareket etme alışkanlıklarımızın beslediği konformizmden vb. ciddi bir kopuş iradesini ortaya koyarak gerçekleşebilir. Aksi taktirde “gelecek var mı?” sorusu, gittikçe uğuldayan bir sessizliğe karışıp kaybolacak.

 

Siyasal Üzerine, Chantal Mouffe – İletişim Yayınları.

Bu yazı ilk olarak Gaile Dergisinin 26 Mart tarihli 411. sayısında yayınlandı.

Çürüyen siyasette intikam dönemi – Hasan Yıkıcı

Çürüyen siyasette intikam dönemi – Hasan Yıkıcı

 

Kıbrıs sorunu bağlamında neredeyse tüm toplumsal kesimler kritik bir eşikten geçmekte olduğumuzu idrak etmiş durumda. Çözüm yönünde olumsuz bir sonuca varılması durumunda Kıbrıs’ın kuzeyindeki yapının bir dizi ciddi dönüşümler ve restorasyon girişimlerine uğrayacağı çok net. Bunun ne olacağına dair bir isim koymak için erken, umarız da öyle bir isim bulmak zorunda kalmayız ve geleceğimizi ve ortak mücadelelerimizi birleşik bir Kıbrıs zemininde şekillendiririz. Bu kritik eşiğe rağmen merkez-geleneksel sol partiler, toplumsal beklentilerden ve sorunlardan kendilerini nerdeyse tamamen soyutlamış bir durumda dar iktidar kavgalarında boğulmaya devam etmekte. Öyle ki, herhangi bir değer veya ilke ile değil, tamamen statü ve iktidar kavgalarıyla gündeme gelen kesimler, kendi siyasal ve varoluşsal intiharlarını da gerçekleştirmiş durumdalar.

 

Hepimizin malumu, TDP’deki iktidar ve statü kavgası günün sonunda TDP’den kopuşları getirmişti. Bu kopuşların sonucunda da Çakıcı liderliğindeki ekip TKP’yi yeniden kurarak uzun süre devam edecek olan bir siyasal miras ve intikam kavgasını başlattı. TKP’nin çok net bir şekilde herhangi bir toplumsal talep veya sol değer üzerinden değil, TDP liderliğinden intikam almak için kurulmuş olduğunu ifade edebiliriz.

 

TKP’nin kuruluşunun üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra ise, uzun süredir iktidar ve statü kavgaları ile gündeme gelen CTP’nin Mağusa ilçesindeki Ali Gulle, Sonay Adem gibi isimler de partilerinden istifa ettiklerini açıkladılar. Kurultayda seçilemeyen bu isimlerin kurultaydan sonra istifa etmeleri neredeyse tüm kesimlerde ‘koltuk gitti aşk bitti’ algısı yarattığı yetmezmiş gibi, istifalarından çok kısa bir süre sonra da TKP ile anlaştıklarını ve birlikte hareket edeceklerini açıkladılar. Ali Gulle, Sonay Adem gibi isimler CTP içinde sol kesimi temsil eden isimler gibi gözükseler de, bu isimlerin geçmiş pratiklerinin sol değil, neoliberal olduğu gerçeğini değiştirmez. Sonay Adem’in çalışma bakanlığı döneminde sosyal güvenlik sistemi neoliberal yapısal dönüşüm politikalarına uyumlaştırıldı, kadının yıpranma payı kaldırıldı. Kaldı ki bu kesimler de son zamanlarda CTP içinde sol değerlerle değil, Oktay Kayalp liderliğindeki ekip ile girdikleri iktidar ve statü kapma kavgasıyla gündeme geliyorlardı. Her iki kesim de birbirlerine karşı iktidar, statü arzusuyla, intikam ve hırs duyguları ile yaklaşıyordu. Günün sonunda bu iktidar kavgasını kaybedenler, yeni bir iktidar kavgası alanında kendilerini var etmeyi tercih ederek gerek siyasal, gerek ahlaki intiharlarının son dönemecini de geçerek kendi geleneklerinden statü ve intikam adına bir çırpıda vazgeçebileceklerini gösterdiler.

 

Bu iki örnekte gördüğümüz manzaranın kökeni, tam da uzun zamandır dile getirdiğimiz ve eleştirdiğimiz geleneksel merkez sol siyasetin çürüme ve iflasının bir sonucudur. Yıllardır, değerler, üretim ve toplumsal dönüşüm üzerinden değil de, iktidar olma, statü kapma ve ‘konjonktüre uyum sağlama’ zihniyeti, günün sonunda her tarafından çürümüşlük fışkıran bir siyaset yarattı. Bunu da yaratan bugüne kadar kendisiyle yüzleşmeyen, kendisini aşamayan ve kısır kavgalar içinde her gün biraz daha tükenen merkez sol partiler ve onların siyaset alışkanlıklarını sürdürenler oldu. CTP’de de TDP’de de partiden bir kaç kişinin ayrılması, bu partileri arındırmadı. Tam tersi, bu yapılar alışkanlıklarını ve kof siyasal kültürlerini zaman içerisinde katılaştırdı. Katılaşan zihniyetler ve pratikler de gittikçe dünyadaki, toplumdaki ve hayatın akışı içerisindeki değişimleri-dönüşümleri anlayabilme, yorumlayabilme kabiliyetinden eksildi. Sadece hitap ettiği alan bağlamında değil, kavrayabildiği dünya anlamında da gittikçe daraldı. Bu durum da kendi alanları içerisindeki küçük iktidar oyunlarını daha da itekledi. Daralan ve katılaşan mevzu aynı zamanda anlam arayışıydı da.

 

 

Günün sonunda aşırı katılaşmadan kaynaklı bir kırılma yaşandı. Katılaşan bir taraf yerinde dururken diğeri yerinden ayrıldı.

 

Fakat katılaşan şeyin kendisi hala ayakta. Çürüme! Dolayısıyla gerek TKP örneği olsun gerekse de CTP’den koparak TKP’ye geçenler olsun, TDP’de veya CTP’de bir temizlenmeyi-arınmayı sağlamayacak. Sonuçta oralardan kopan bireylerin edindikleri kültür, oralarda yeşermiş, kökleşmiş ve gelişmiştir. Yaşananalar merkez sol yapılardaki kültür, anlayış, işleyiş ve değersizleşmenin bir sonucudur. Bahsi geçen bireyler ve eylemleri çürümenin nedeni değil, birer sonucudur!

 

Toplumu dönüştürmeye, tahakküm ilişkilerini dağıtmaya ve bir özgürleşme pratiği sergilemeye dair gailesi olan solun, üretmesi, inşa etmesi ve kendisini sürekli olarak aşması gerekmektedir. Bunu yapamayan hareketler ve yapılar da gittikçe katılaşacak, kalıplaşacak ve değerlerden ziyade statü, iktidar ve intikam oyunları ile oyalanacak. Dolayısıyla bu çürüme ve kokuşma durumundan uzak kalmak için sol değerler zemininde üretmeli, ürettiğimizi örgütlemeli, inşa etmeli ve sürekli bir yüzleşme motivasyonu ile kendimizi aşmalıyız. Aksi taktirde alternatif yaratma mücadelesinde gerek siyasal gerekse de etik olarak geleneksel merkez öznelerin düştüğü ‘sağcılaşma’ sürecine düşülmesi kaçınılmaz olacaktır.

 

Hareket etme motivasyonunu intikam ve hınç duygularından alan, hayatın anlamını iktidar ve statü çatışmalarından çıkaran odakların siyasette de hayatta da başarılı olması söz konusu bile değildir. Bu tür kişiler, özneler veya odakların en iyi yaptıkları iş kendi kendilerini tüketmek ve yok etmektir. Artık hızlıca ölüme yüz tutmuş geleneksel merkez sol siyaset de, onun icracısı özneleriyle birlikte dizginlerinden boşalırcasına uçurumun dibine doğru düşmektedir.

 

Gerek son kamuoyu yoklamalarında, gerekse de toplumun genel eğilimlerden katı olanın buharlaştığı bir süreçten geçtiğimiz ortada. Fakat henüz sol adına yeni olanın da şekillenemediği, çabaladığı ama kendisini var edemediği bir süreçten geçmekteyiz. Zor olduğunun farkındayız, fakat sol siyasetin değerler ve üretim üzerinden yükselecek olan yeni kolektif öznesini kurmak zorundayız. Bunun sahici, inşa edici ve yaratıcı olması kaçınılmazıdır. Aksi taktirde buralarda nefes almak daha da zorlaşacak.

Bu yazı ilk olarak Gaile dergisinin 401. sayısında yayınlandı. 

 

Sıkıntı, sancı ve öfke – Hasan Yıkıcı

Sıkıntı, sancı ve öfke – Hasan Yıkıcı

 

Bu bir yeni yıl yazısı değildir. 2016’nın ne kadar boktan bir yıl olduğu ve 2017’ye dair ne kadar güzel umutlar beslenmesi gerektiği yazısı hiç değildir. Bugünden geçmişe dair söylenen her şey aslında bir öfke ve sıkıtı hali içinde söylenmekte. Bunun böyle olmasında bir sorun yok. Fakat sorun tam da yine bu öfke ve sıkıntı halini iktidara ve sermayeye dair yaşamı dönüştürücü ve kurucu bir harekete dönüştürememe durumunda. Ve tam da bu durumu, içinde gittikçe büyüyen bir sancı barındırmakta. Eski olanın tükendiği fakat yeni olanın henüz oluşamadığı, hakikat ile söylem arasında sıkışmış bir soru işareti!

 

Uzun zamandır neredeyse tüm toplumsal kesimler ‘değişim’ ve ‘yeni’ retoriği etrafında tavır ve söz üretmeye çalışmakta. Kimisi yeni parti kurarak, kimisi parti içinde yeniyi kurarak, kimisi genç suratlarla yeni bir ifade arayışında, kimisi yeni bir ifadeyi eski olandan çıkartma çabasında. Eski-yeni karşıtlığının, bir yıl içerisinde nasıl tüketildiğini, ilk başta kendisine alıcı arayan bir pazarlama sloganı gibi sıkışanın tutunduğu şimdi ise nasıl bir politika alışkanlığı haline geldiğini görüyoruz.

 

Halbuki yaşamın akışı bizlere eski olanın içinden yeniyi, yeni olanın içinden ise eskiyi çok bariz gösterir. Bakmak, görmek ve anlamaya çalışmak yeter. Bunu kavrayamayanlar, politik alternatifini sadece yeni üzerinden kuranlar veya eski olanı yenileyerek yeniden inşa etmeye çalışanlar sadece bir söylem olarak varlar. Ve bir söylem de ne kadar varsa o kadar varlar.

 

Son aylarda yaşadıklarımız içinde bulunduğumuz toplumsal ve politik açmaz üzerine tekrar düşünmeye değer.

 

Kıbrıslı Türkler mücadelesi bir anlam, hedef veya dönüşümden ziyade sıkıntı, endişe ve öfke durumlarında yaşanan patlamalarda saplanıp kaldı. Patlamalar elbet bütün toplumların tarihinde ve bugününde vardır. Fakat anlamı kendinden menkul olan, bir hedefe ve dönüşüme doğru evrilemeyen patlamaların ardından gerileme ve içe kapanma dönemleri gelir. Yaşanan mücadelelerin sonuç alıcı olmaması gibi, kurucu bir alternatife de evrilememesi bu içe kapanma durumunu daha da perçinlemekte.

 

Tam da burada bir sancı söz konusudur. Biçimlenmeyen fakat biçimlenmeye yüz tutmuş, kaynaşmayan fakat dağıtılamayan da, oluşmayan fakat yok olmayan!

Bu sancı eski olanın içinden yeniyi, yeni olanın içinden de eskiyi bağırır. Henüz tanımlanamayandır, fakat tanımlanmak istencindedir de. Sanıcının yarattığı acı, öfke kavranamazsa, şekillenmesine, olgunlaşmasına fırsat verilmezse gün gelir kendisine döner…

 

Son aylarda yaşadıklarımız siyasal ve toplumsal muhalefet öznelerinin bu sancının farkında olmadıklarını, anlayamadıklarını veya dokununca kendilerine çekebileceklerini sandıklarını gördük.

 

Her sancı kendi diliyle, kendi hali ve oluşu ile ifade bulur. O dili konuşmayanı, o dili anlamadan ve kavramadan yaklaşanı ters teper, karşısına alır.

 

Kıbrıslı Türklerin varoluş ve özne olma mücadeleleri, çok net bir şekilde yeni bir dili, yeni bir mücadele kültürünü ve yeni bir özneyi gereksinmektedir.

Fakat daha da ötesi var. Bu gereksinim inşa edilemediği sürece, sancı kendisini yutacak. Öfke kendisine bilenecek.

Endişe hayatın anlamını tetikleyicisi değil, anlamdan kaçışın dürtüsü olacak. Eylemde sendikal bürokrasinin protesto edildiği, sokakta kendi ezberlerinden kopamayan grileşmiş geleneksel yapı ve partilerin güven ve inandırıcılık vermediğinin konuşulduğu, insanların bir kısmının ‘hiçbir şey değişmeyecek’ diyerek mitinge geldiği diğer bir kısmının ise ‘zaten hiçbir şey değişmeyecek’ diye evde oturduğu koşullarda en büyük tehlike ve çürüme, varoluş için mücadele etmeye çalışırken, varoluşumuza ve bunun mücadelesine inancı kaybediyor olmamızdır.

 

Bunun yarattığı ve yaratacağı toplumsal çürüme ve hakikatten kaçış başka hiç bir baskı mekanizmasının yaratamayacağı kadar acı ve yokluk yaratacaktır. Acıların ve yoklukların en kötüsünü, hissedilemeyen bir acı, farkına varılamayan bir yokluk!

 

Deleuze bir keresinde “Dünyada en eksik olan şey dünyaya olan inançtır. Dünyayı neredeyse kaybettik. Dünya bizden alındı. Dünyaya inanıyorsanız, olayları denetimden kaçan bir biçim altında yağdırırsınız” diye yazmıştı. Bu paragraf döne döne Kıbrıslı Türkler’in durumunu çağrıştırmaktadır. Kıbrıslı Türkler’in yaşadığı arafta kalmışlık, kendine özgü istisna halinin kural haline dönüşmesi, günün sonunda bu ülkeye ve verilen mücadelelere olan inancı da kaybedilmesine olanak sağladı. Evet, bu ülkeyi neredeyse kaybettik, bizden alınmasına izin verdik. En eksik olan şey belki de Kıbrıs’a ve geleceğe olan inançtır.

 

Dolayısıyla, meselemiz yeni veya eski değil, en azından artık öyle olmayacağı kesin. Meselemiz çok net, sıkıntı, sancı ve öfke! En önemlisi de duyduğumuz endişenin farkında olabilmeyi becerme, onu kavraya bilme! Yeni mücadele yollarını açacak olan anahtar bu endişe olacak! Varoluşsal endişemiz! Belki de elimizde kalan tek gerçek!