Temsilin krizi ve özgürlükçü belediyecilik – Hasan Yıkıcı

Temsilin krizi ve özgürlükçü belediyecilik – Hasan Yıkıcı

Türk Lirasını hızlıca baş aşağıya düşüyor olmasından ve hayatın her geçen dakika daha da pahalılaşmasından dolayı yerel seçimlerin yerini genel geçim derdi almış bulunmakta. Son dönemde yaşanan fiili devalüasyon durumu ve gündelik hayatın neredeyse her hücresine yayılan kriz göstergeleri üzerinde durulmalı ve tartışılmalı. Fakat yerel seçimlerin ortaya çıkarttığı hususlar üzerinden de atlanmaması gerekmekte. Kısaca yerel seçimler üzerine eğilmek gerekirse:

  • Uzunca bir süredir geleneksel merkez partilerinde süre giden ve artık bu partilerin kimliklerinin, var oluş süreçlerinin bir parçası haline gelen çürüme bir kez daha ap açık gözükür oldu. Daha önce defalarca bunun üzerinde yazdığımdan dolayı tekrara kaçmayacağım. Fakat ölçeği genişletmek gerektiğini, bu çürüme ve kriz halini sadece geleneksel-merkez siyasal partilerle sınırlı tutmamak gerektiğini düşünmekteyim.
  • Ölçeği daha da genişletecek olursa sıkıntının ağırlıklı olarak “temsil” ve temsilin oluşturduğu mekanizmalarda olduğunu görürüz. Yani kriz sadece siyasal partilerin ve toplumsal kurumların siyasi-etik değerlerinin aşınması, yozlaşması ve çürümesi; yerine mide bulandırıcı çıkar ilişkilerinin devreye girmesi değil; aynı zamanda kktc öznelinde temsil mekanizmalarının da işlevsiz hale gelmesi, inandırıcılığını yitirmesi ve katı-cansız toplum karşıtı mekanizmalara dönüşmesidir. Bunun sebebi sadece kktc’nin ucube bir yapı olarak olağan dışı bir varlık göstermesi değil; aynı zamanda ‘temsil’ düşüncesi ve pratiğinin de 21.yy’da küresel ölçekte de karşılığını gittikçe kaybediyor oluşudur. Hemen hemen dünyanın her yerinde siyasal temsiliyetin devredildiği elitler, çok kısa sürede neoliberal halk karşıtı politikalara uyum göstererek, gerek kültürel gerek ekonomik gerekse de bireysel-toplumsal hayat tarzına yönelik adımlar atıyorlar. Bu temsil politikası bir yandan halk ile elitler arasındaki açının açılmasına neden olurken diğer yandan da aşırı sağ-faşist-popülist hareketlerin manevra alanını güçlendiriyor. ‘Temsil’ fikri ve yöntemi içerisinde kalarak 21.yy’ın ekolojik-etik-politik ve ekonomik krizlerinin üstesinden gelinemeyeceği artık aşikar. Dolayısıyla temsil düşüncesinin yerini özyönetim, özgürlükçü ve katılımcı belediyecilik ile gelişecek olan doğrudan katılım süreçleri almalı.
  • Özyönetim, katılımcılık, birlikte yönetim veya özgürlükçü belediyecilik insanlara cazip gelen, kulağa hoş duyulan sloganların ötesinde anlamlar taşıyan kavramlar ve pratiklerdir. Ne yazık ki pek çok siyasi figür bu kavramları sadece bir kampanya sloganı olarak algılıyor. Seçildiğinde ise gerek uygulamaları gerekse de söylemleri ile özyönetim etiğinden zıt pratikler çiziyor. Bir nevi temsil siyasetine sığınıyor ve orada bir elite dönüşüyor. Belki de tüm arzusu buydu. Fakat öte yandan özyönetim isteyen bireyler, örgütler veya yapılar da sorumluluk almaktan kaçınıyor, katılım değil geri çekilme göstererek küçük küçük iktidarcıkların verdiği konfor alanı içerisinde eleştiri alışkanlıklarına sığınıyorlar. Her iki durumda da ortaya çıkan olgu aynı: topluluk olamama durumu ve bunun yerine geçen elitleşme ve yalıtılmışlıklar toplamı.
  • Halbuki demokratik özyönetimcilik en başta topluluk olma bilinci ile şekillenecek bir oluştur. Yani bir slogan vea hayattan kopup sığınılacak bir imge değil, yurttaşların, örgütlerin, yerel meclislerin yani bir nevi topluluğun yönetime doğrudan katılımının sağlandığı, temsilin yerini dayanışma ve paylaşım içerisindeki yurttaşların kolektif pratiğinin aldığı bir oluştur. Bu sadece yaşam alanlarının orada yaşayanlar tarafından organize edilmesi anlamında teknik değil, aynı zamanda merkezi iktidarın ve onun ekoloji, birey ve toplum içindeki tahakküm biçimlerine karşı da yerellerden yayılan bir özgürleşme hareketi olarak etik ve politik bir kanaldır da. Özyönetim anlayışının anlamı da tam burada kristalleşmektedir. Hayatın dokusu ile kaynaşırken, aynı zamanda hayatın dokusu üzerindeki temsili ve merkezi tahakküm biçimlerine karşı da etik bir varoluşu yani bir anlamda toplumun ve yurttaşlığın yeniden kuruluşunu imlemektedir. Bazı liberallerin iddia ettiği gibi özyönetim ve özgürlükçü belediyecilik muhafazakarlık değil, aşkın bir iktidara meydan okuyan yeryüzüyle yeniden kaynaşma içkinliğidir.
  • Sorunların kaynağını sadece yöneticilerde veya ‘liderlerde’ arayan toplumsal alışkanlık, o toplumu sürekli olarak edilgen ve bir o kadar da mutsuz kılacaktır. Aynı içinde yaşadığımız toplum gibi. Mutsuz olduğumuz için edilgen değil, edilgen kalmakta ısrar ettiğimiz için mutsuzuz. Yönetemeyen olduğumuz için değil yönetmeyi istemiyor olduğumuz için yönetemiyoruz. Bunu en küçük birimlerden makro ölçeğe kadar genişletebilirsiniz. Fakat hiçbir şey temsil siyasetinin sonuna gelmiş olduğumuzu değiştirmez. Bu çok net ve açık. Bizleri diline özyönetim veya birlikte yönetelim sloganlarının dolamış yeni kurtarıcılar kurtarmayacak. Tam tersi pek çoğu eski temsil siyasetini yenileyerek yola devam edecek. Sorunlarımızın hemen hemen pek çoğu toplumsal ve toplum içinde gelişen tahakküm biçimlerinden kaynaklanmaktadır. Bu sorunları aşabilmenin de yolu sürekli olarak suçu-sorunları veya sorumlulukları birilerinini üzerine atmak veya birilerini seçip ‘nasıl olsa o halleder, halledemezse de gider’ anlayışında olmak değildir. Tüm mesele yaşamlarımız, yaşam alanlarımız ve yeryüzü için sorumluluk alabilme, yalıtık ve izole asalaklar değil, katılımcı ve aktif-bilinçli yurttaşlar olarak hem kendi bireyselliğimizi hem de topluluğumuzu yeniden yaratabilmedir.
  • Açık açık konuşma gerekirse, Lefkoşa’da Mehmet Harmancı, Mağusa’da Ulaş Gökçe ve Girne’de Birol Karaman neredeyse aynı bağlamda siyaset üreten ve demokratik bir belediyecilik anlayışı geliştiren bireylerdir. Lefkoşa’da Harmancı’nın yeniden kazanması, Mağusa’da Ulaş Gökçe’nin ve Girne’de ise Birol Karaman’ın kazanması bu büyük ve büyüyen kentler için büyük kazanım olacaktır. Fakat bu isimlere kurtarıcı olarak yaklaşıldığı veya bu isimler kendilerini kurtarıcı olarak lanse ettikleri sürece sadece güzel söylemlerde bulunan iyi insanlar olarak kalmaya devam edecekler. Her üçünün de söylemlerindeki ve pratiklerindeki samimiyetten kuşkum yok. (Belli ki muhaliflerinin bile bundan kuşkusu yok. Bu yüzden kendilerine karşı muhalefet argümanı bulmakta zorlanmakta ve kasılmaktadırlar.) İş keşke sadece samimiyet meselesi olsa.
  • Kıbrıslı Türklerin çökmüş ve çözülmüş bir toplum ve ilişkiler bütünü oluşturmaktadır. Bunun üstesinden gelmenin yolu yurttaş olarak, topluluk olarak ve bir toplum olarak kendimizi yeniden oluşturmaktır. Bu da edilgen ve kederli var-oluşlarla hesaplaşıp, etkin ve neşeli var-oluşları yaratabilme potansiyelinden geçer. Yani bir nevi potansiyelimizi keşfetmeye yönelik bir oluş yolculuğuna çıkmak. Çünkü bugün hala bir bireyin ve bir topluluğun gerçekten neler yapabileceğini bilmiyoruz. Mesele de tam burada, kendi potansiyelimize dair bir keşfe ve oluş süresine çıkabilmektir. Bir nevi kendimizi yeniden yaratabilmek! Bunun yayılabileceği ve kök salabileceği bağlam ise kuşkusuz yerel yönetimlerdir. Bu anlamda Mehmet Harmancı, Ulaş Gökçe ve Birol Karaman gibi kişilerin derdi yeni elitler haline gelip, küçük iktidarlarında tatmin olmak değildir. Fakat bu insanların istencinden bağımsız olarak eğer topluluk her anlamıyla bir topluluk ilişkileri içinde temsil politikasına meydan okumazsa en güler yüzlü kişinin bile bu yapıda gelebileceği nokta temsilin yeni bir suretidir. Israrla vurguladığım gibi mesele salt politik değil etik ve ontolojiktir.
Advertisements

Bu bir seçim yazısı değildir – Hasan Yıkıcı

Bu bir seçim yazısı değildir – Hasan Yıkıcı

Henüz daha bir öncekinin yeni atlatılmış olmasından mı,  toplumsal bir kurum olarak siyasete yabancılaşmaktan mı, yoksa kurumların yozlaşmasından mı bilinmez, yerel seçimlere dair toplumsal bir heyecan ve motivasyon oluşmuş değil. Fakat şu anki noktaya kadar süreçle ilgili beli başlı gözlemlerde bulunmak mümkün. Bu, sadece partilerin durumuyla değil, aynı zamanda toplumsal halet-i ruhiye ile de olacaktır.

Malum, hükümet güçlerinin ittifak arayışları ve muhalefetin seçim iştahı ile başlayan süreç günün sonunda yine alışık olduğumuz bir manzarayla sonuçlandı: parti içi iktidar savaşları, hırs, intikam, entrika ve dedikodu. Uzun uzun bunları yazmaya gerek yok, ne de olsa hemen hemen her şey gözlerimizin önünde gerçekleşti. Fakat buradan çıkartacağımız sonuç açık ve seçik bir şekilde kendisini göstermektedir: Seçim süreci hem bireylerde hem de kurumsal olarak partilerde en basit ve ifade edilebilir anlamıyla, kederli ve kötü duyguların yüzeye çıkmasını sağladı. Bazı noktalarda seçimi kazanabilmek adına, bazı noktalarda seçimi başkasına kazandırmamak adına çeşitli makyavelci motivasyonlar kendisini belli etti.

Seçim sürecinin bir diğer açığa çıkarttığı mevzu ise, tüm bu kederli ve kötü duyguların bireyler-kişiler üzerinden dönmüş ve dönüyor olması. Kişi aday olurken masanın üzerine görüşlerini, düşüncelerini, değerlerini veya bir diğerinden farkını değil; kendi ‘kutsal’ ben’i seriyor. Dolayısıyla siyasal tartışmaların yerini –veya siyasallaşmanın yerini- çürümüş feodal ilişkilerin kahredici gürültüsü, hem içerdeki hem de dışardaki ‘öteki’ne karşı hınç, kahvehane-meyhane dedikoduları ve hangi adayın hangi manevrayı yapacağına dair maç tahminlerini andıran ‘ufuk açıcı’ laf kalabalıkları alıyor. Demokrat, solcu veya eşitlikçi değerleri benimsediğini iddia eden kişiler, ekolojik yıkıma, anti-militarist mücadelelere veya hak arayışlarına dair motivasyonlar geliştirmezken, partilerde aday olan kişilerin çekişmelerinden çok daha fazla heyecan duyabiliyor.  Böylece kötü ve kederli duyguların sadece makyevelci siyasiler tarafından değil, aynı zamanda onların çevresinde toplanan bireyler, olayların gelişimini haberlerden takip eden izlerkitle tarafından da tekrar ve tekrar üretildiğini de görebiliyoruz. Bu kitle, her ne kadar süreçten rahatsızmış gibi gözükse ve eleştirse de aynı zamanda yaşananlardan haz duymakta ve çekişmeli bir karşılaşmanın devamını merak ettiği gibi makyavelci süreçlerin de devamını merak etmektedir. Kısacası rahatsız olduğu sürece dahil olarak bir parçası haline gelmekte.

Üçüncü meseleye gelecek olursak, genellikle bu ve buna benzer deneyimler yorumlanırken üzerine yüklenilen kesim kurumlar ve o kurumların temsilcileri olur. Fakat meselenin çok daha kapsamlı ve toplumsal-bireysel varoluşumuza içkin olduğunu düşünmekteyim. Yukarıda bahsedilen kötü ve kederli duyguların partiler, kurumlar ve yapılar gibi bir merkezi yoktur. Bunlar aynı zamanda bire bir insan ilişkilerinde gelişen, bireylerin gündelik yaşantı içindeki karşılaşmalarında büyüyebilen ve yayılabilen davranış biçimleridir. Eğer bir siyasal partide bir iktidar savaşı ve entrikalar girdabı olabiliyorsa, bu bireyler-toplumlar üstü bir hadise değil, tam tersi bireylerin ve içinde yaşanılan toplumun varoluşlarına dahil, içkin olaylardır. Bireyler nasıl ki faşizmi arzulayabilirler, aynı zamanda başka kötü ve kederli duyguları da –dedikodu, entrika, yalan, çarpıtma gibi- arzulayabilirler. Mesela en basit örnek trafik. Eğer trafikte insanların davranışlarını az da olsa gözlemleye kalkarsak herkesin trafik akışı içerisinde bir diğerinden önce konum kapma, kırmızı ışık yanmadan geçme, karşısındakinin en ufak bir hatasında boruya basma fakat kendisinin bir hatasında suçlu hissetmeme refleksi geliştirdiğini görebilirsiniz. Dolayısıyla yukarıda bahsetmeye çalıştığım kötü ve kederli duyguları arzu etme durumu sadece yukarıdan aşağıya diklemesine değil, aynı zamanda hayatın akışı içerisinde yataylamasına ve merkezsiz bir şekilde yayılması söz konusudur.

Sıkıntı sadece geleneksel ve yeni siyasal partilerin değerlerinden vazgeçmiş olması ve onların sadece kökleşmiş fakat bir o kadar da çürümüş feodal ilişkiler ile ayakta durması ve bu durumu sürekli olarak tekrar üretmesi değildir.  Sıkıntı, aynı zamanda bireysel ve toplumsal var-oluş süreçlerimizde, alışkanlıklarımızda ve bu oluş-süreçlerle yüzleşememe bağlamında aranmalı. Demokrasi kültürünün ve etiğinin içkin bir hal almadığı bir bağlamda, demokrasi sadece bir rejim etiketinden öteye geçmez. Halbuki demokrasi bir devlet rejiminden çok insanlar arasındaki ilişkilerdir. Dolayısıyla demokrasi aynı zamanda bir çeşit etiktir.

Genellemelerin her zaman için indirgemeci olma gibi bir dezavantajı vardır. Fakat en azından şunu ifade edebiliriz ki Kıbrıslı Türkler’in içinde gittikçe yayılan ve güçlenen, Dünya’ya, Kıbrıs’a ve hayata dair bir inançsızlık ve sevgisizlik eğilimi vardır. Ve bu eğilim gittikçe artan bir şekilde her türlü ilişkiyi etkilemeye-belirlemeye; bu ilişkiler ile de çoğalmaya devam etmektedir. Hayat sevgisinin kaybedilmesiyle birlikte doğaya, insana ve yaşama dair sevginin ve neşenin yerini, sevgisiz ve kederli varoluşlar almakta. Eğer toplumsal bir varoluş sorunundan bahsedeceksek, Kıbrıslı Türkler artık dışarıdan gelen tehditlerle değil, içten içe yayılan bu sevgisizlik ve hayata yönelik inançsızlıktan dolayı yok olmaktadır. Sorun salt siyasal değil aynı zamanda etik ve ontolojiktir. Soru ise şudur: Dünya sevgisini nasıl tekrar kazanabiliriz?  İnsana, doğaya ve yeryüzüne dair inancımızı nasıl tekrar yaratabiliriz?

Çöküş içindeki bir birey ve toplum-oluş bağlamında, ihtiyacımız olan şey belki de bir kopuş süreci, değerlerin hem yeniden keşfedilebileceği hem de yeniden değerlendirilebileceği, yeni bir politik ve etik var-oluş sürecidir.

Bu yazı ilk olarak 14.5.2018 tarihli Yenidüzen gazetesinde yayınlandı. 

Hatırlamak direnmektir, Avrupa 68’i

Hatırlamak direnmektir, Avrupa 68’i

Bundan tam 50 yıl önce Dünya’yı kasıp kavuran 68 ayaklanmaları başladı. Her ülkenin kendine özgü koşullarında, Avrupa’da, sömürge ülkelerinde, ABD’de ve doğu ülkelerinde milyonlarca öğrenci ve işçi sokaklara dökülerek uygarlık krizine karşı bayrak açtı. Enternasyonalizm, anti-kapitalizm/ anti-emperyalizm, otoriterlik ve konformizm karşıtçılığı ve özyönetim odaklı hareketler Dünya’nın pek çok coğrafyasında boy gösterdi. Hareketin genelinin herhangi bir stratejisi veya iktidarı ele geçirme gibi bir amacı yoktu. Fakat hem Batı’da hem Doğu’da verili iktidar ilişkilerini aşmayı ve geleneksel muhalefet biçimlerinden kopmayı arzuluyorlardı. Aradan 50 yıl geçti. 1968 hareketleri bir anlamda başarısız oldu ve bitti. Çünkü politik olarak yenildi. Fakat kültürel, entelektüel ve toplumsal mücadelere sunduğu katkıları anlamında yaşam izlerini bugünün mücadelelerinde dahi görmemiz mümkün. Biraz bellekleri tazelemek maksadıyla Avrupa 68’inde küçük bir tura başlayalım.

Fransa

1968 yılı içerisinde hem diğer ülkelerdeki hareketleri etkilemesi, hem taşıdığı devrimci potansiyel hem de bir ’68 mitolojisi’ oluşmasına sunduğu yaratıcı katkıdan dolayı Fransa 68’i toplumsal mücadeleler tarihi içerisinde de, o dönemin güncelliği içinde de ayrı bir öneme sahip oldu. Kuşkusuz bunda Fransız toplumunun geçmişten gelen devrimci geleneğinin de avantajı var.  Her ne kadar Mayıs 68 ‘beklenmedik’ bir isyan olarak yorumlansa da, 1960’dan itibaren radikal-sosyalist öğrenciler katı bir stalinist kültür ve Sovyetler Birliğine sarsılmaz bir irade ile bağlı olan Fransız Komünist Partisi’nden tamamen kopmasa da, ondan uzaklaşarak veya ona artık devrimci bir anlam yüklemeyerek yeni oluşumlar arayışı içerisindeydi. Bu arayış Troçkist, Çin Kültür Devrimi’nin etkisiyle Maoist ve anarşist akım ve örgütlerin oluşmasına vesile olmuştu. Her üç akım da daha sonra Mayıs 68’e damgasını vuran hareketler olarak tarihe isimlerini yazdıracaklardı. Bunun yanında 1967 yılında Fransa’da grev dalgaları da söz konusuydu. Yeni sanayileşen, kırsal kesimlerden merkezi ve sanayileşen yerlere doğru göç akımları, çalışma koşullarının ağırlığı 1967 yılında pek çok bölgede dalga dalga grevler, ücret artışlarının kazanılmasıyla sendika liderlikleri tarafından sona erdirildi. 68’de yaşanacak kırılmaları müjdelercesine, işçiler sendikal liderliklerin –ki Fransız Komünist Partisi ile aynı geleneği paylaşan Genel İş Konfederasyonu (CGT)- grevleri bitirme kararına rağmen grevlerine bir süre daha devam ettiler. Fransa için 67 artçı sallantılarla kapanırken, 68 yılının başlarında kimse tüm Avrupa’yı ve Dünya’yı sarsacak gelişmelerin yaşanacağını aklının ucundan bile geçirmemekteydi. 2. Dünya Savaşı öncesinde 42 milyonluk Fransa’da yalnızca 60 bin öğrenci bulunuyordu. 68 yılında ise Fransa’nın nüfusu 50 milyon, öğrenci sayısı ise 600 bindi. Üniversitelerde eğitimin seviyesi düşük, disiplin kuralları fazlaca sıkıydı. De Gaulle’ün on yıllık iktidarı toplumun büyük bir kesimi için boğucu gelmeye başlamıştı. İşçi sınıfı %30 büyümüştü ve taşradan kentlere gelen veya sanayileşen taşralardaki genç işçi sınıfı gittikçe huzursuzlaşıyordu. Tarık Ali’nin ifadeleriyle Fransa patlamaya hazırdı.

Bir yıl önce Che’nin öldürülmesi, Cezayir’in sömürgeleştirilmesi, Vietnam Savaşı ile ilgili dehşet görüntülerin tüm dünyada öfke ve tepki ile karşılanması ve Vietnamlı gerillaların  başlattığı Ted saldırısı Fransa gençliğinin hareketlenmesindeki ve isyanındaki önemli etkenlerden biriydi. Fakat Fransa 68’inin fitilini ateşleyen pratik etken kadın ve erkek öğrencilerin üniversite yurtlarında birbirlerinin odalarını ziyaret etme anlamına gelen “serbest dolaşım” talebi idi. Üniversitelerdeki katı disiplin, eğitimin niteliksizleşmesi, tüketim toplumu ve yeni kapitalizmin eleştirileri ile Vietnam savaşı protestolarının birleşmesi bardağın taşmasına yeterdi bile. Nanterre, Sorbone gibi üniversitelerde eylemler ve yürüyüşlerle başlayan 68 ilkbaharı, polisin ve De Gaulle’ün şiddet politikasıyla daha da kabarmaya ve bir ayaklanmaya dönüşmeye başladığında takvim yaprakları Mayıs ayını göstermekte, duvarlarda ise “tüm iktidar hayal gücüne” yazmaktaydı. 3 Mayıs günü polis Sorbonne üniversitesini işgal edince, muazzam bir ayaklanmanın da yolunu açtıklarından haberleri yoktu. İlk kez bir üniversitenin polis tarafından işgal edilmesi sayıları her gün katlanarak artan öğrencilerin ayaklanmaya dahil olmasını sağladı. Takvim yaprakları 10 Mayıs’ı gösterdiğinde Fransa tarihe “Barikatlar Gecesi” diye geçen ve olağanüstü bir direnişe, ‘Quartier Latin’ direnişine sahne olur. Polisin amansız şiddetine öğrenciler, mahalle sakinleri, genç işçiler kaldırım taşları ve devasa barikatlarla karşılık veriyordu. Belçikalı Troçkist Ernest Mandel olayları seyrederken arabasının devrildiğini görür ve “İşte devrim budur” dediği rivayet edilir. Barikatlar Gecesi’nin ardından polis Qartier Latin’den püskürtüldü, 13 Mayıs günü yaklaşık 1 Milyon kişi Paris sokaklarında büyük bir miting yaptı. Ardından De Gaulle ilk geri adımını attı ve Sorbonne üniversitesinde polisi geri çekti. Fakat bu, hareketin dinmesini sağlayamadı. Henüz tarih daha Dünya’nın en büyük işçi grevine şahitlik etmemişti. Eric Hobsbawn’a göre Fransa Mayısının 3 kırılma noktasının sadece ilki gerçekleşmişti; öğrencilerin ayaklanması. Sıra ikincisindeydi, yani işçi sınıfının da ayaklanmasında.

Mayıs 68’in ruhunu yansıtan sadece öğrencilerin anti-otoriteryanizmi, yaratıcı başkaldırısı veya üçüncü dünya ile dayanışması değildi; aynı zamanda işçi sınıfının sendika bürokrasisinden kat kat önde ve önce hareket etmesi de 68’in en önemli unsurlarından biriydi. 13 Mayıs günü büyük gösteri ve işçilerin kendiliğinden tutumu o tarihe kadarki dünyadaki en büyük genel grevin de tetikleyicisi olacaktı. Sitüasyonist Enternasyonal ile ilişki içinde olan Sud Aviation uçak fabrikası işçileri 13 Mayıs’ta fabrika yöneticilerini bürolara hapsederek kendiliğinden bir grev başlatırlar. Bu grev sendikal bürokrasiye rağmen, dalga dalga Nantes, Paris ve daha pek çok şehir ve bölgede başka grevlerin başlamasını tetikler. İşçi sendikaları ancak 18 Mayıs’ta resmi olarak greve çıkma kararı alır. 22 Mayıs’ta 9 milyon işçi dünyanın en büyük genel grevi ile hayatı gerçek anlamda durdurur. Colin Barker’in Devrim Provaları isimli kitabına göre 9 milyon işçinin sadece 3 milyonu sendikalı idi, geriye kalan 6 milyon işçi kendiliğinden ve kendi öz örgütlenmelerini sağlayarak ayaklanmaya katılıyordu. Genel grev ile birlikte yönetici elitin kabusları da büyümeye, burjuva devletinin otoriter ve şiddet yüklü tarafı daha da net bir şekilde gözükmeye başladı. Artık barikatlarda sadece öğrenciler ve kent sakinleri değil aynı zamanda fabrikalarını işgal eden grevci işçiler de vardı. Grevler, öğrenciler ve işçilerin omuz omuza gösterileri ile Mayıs sonuna kadar devam etti. Hükümetin maaş artışı teklifini kabul etmeyen işçiler sendika bürokrasisini greve devam etmeye zorladı. Fakat Mayıs sonuna gelindiğinde De Gaulle ivmenin tersine döndüğünü, ayaklanmanın hükümete talip olma amacı gütmediğini anladı ve harekete geçti. Önce Almanya’ya giderek NATO ve Fransız ordusunun güvenini tazeleyince ardından karşı bir gösteri düzenleyerek 1 milyona aşkın kişiyi sokağa döktü. Sloganları, “Yaşasın Fransa” ve “Herkes işinin başına” idi. Sokak çatışmaları ve grevler Haziran ortasına kadar ivmesinin kaybederek devam etti. Haziran sonu yapılan seçimlerde ise De Gaulle ezici bir çoğunluğun oyu ile tekrar seçildi.

Federal (Batı) Almanya:

Federal Almanya’nın Mayıs 68’ini şekillendiren temel unsurlar anti-totalitarizm, enternasyonalizm ve anti-kapitalizm/emperyalizmdi.  Federal Almanya devletinin baskıcı ve otoriter örgütlenişi, Vietnam’da Ted saldırısın Almaya’daki yankısı ve küresel ölçekte ayaklanmaların baş göstermesi, Batı Almanya öğrenci hareketini derinden etkileyen unsurlardı. Federal Almanya’nın tek sol öğrenci örgütü olan Alman Sosyalist Öğrenci Birliği (SDS) tüm 68 Mayıs’ı boyunca temel işleve ve katalizör konumuna sahip olacaktı. 2 Haziran 1967’de İran Şahı’nın ülkeyi ziyaret etmesini protesto eden kalabalığın içinden Belçikalı bir öğrencinin öldürülmesi, burjuva demokrasisinin otoriter yönünü açığa çıkarmış ve öğrenci hareketi de anti-emperyalist zeminin yanında anti-totaliter de bir ivme kazanmıştı. Öldürülen Ohnesorg’un cenazesine 15 bin kişi katıldı. 2-7 haziran tarihleri arasında binlerce öğrenci yürüyüşler düzenliyordu. Eylemlerin ardından SDS, 7 bin kişilik bir kongre organize ederek kapitalizme karşı mücadele çağrısı yaptı. Bu kongrenin ardından burjuvazinin en güçlü yayın tröstü olan Springer gazeteleri öğrenci haraketinin lideri Rudi Dutsckhe’yi “1 numaralı halk düşmanı” ilan etti. 17-18 Şubat 1968’de Ted saldırısının damgasını vurduğu ‘Uluslararası Vietnam Kongresi” düzenlenir. Burada Rudi, kapitalizme karşı uluslararası bir stratejinin öneminden söz etmekteydi. Öz yönetimden, anti-emperyalizmden ve kapitalizm karşıtı mücadelenin stratejisinden bahsedildiği kongrenin dünyanın çeşitli ülkelerinden de katılımcıları da vardı. Kongrenin ardından basının Rudi’ye yönelik saldırıları daha da sıklaştı. Yayınlardan provoke olan faşist bir işçi 11 Nisan 1968’de Rudi Dutsche’yi sokak ortasında vurur. Rudi hayatını kaybetmez ama komadan sonra yatağa mahkum olur. Rudi suikastının ardından tüm Federal Almanya genelinde muazzam gösteriler olur. Öfke daha çok Springer tröstüne yönelir. Hükümetin olağan üstü hal uygulayacağına yönelik haberlerin ardından 60 bin kişilik büyük bir miting yapılır, üniversite işgalleri başlar. Tüm bunlara rağmen olağanüstü hal ilan edilir ve 4 Kasım 1968’de o tarihe kadarki en şiddeli çatışmalar patlak verir. Federal Almanya’da 68 hareketi devlet terörü ve şiddeti ile bastırılır. Fakat devlet şiddeti, yeni toplumsal muhalefet biçimlerinin de ortaya çıkmasının tartışma zeminini sağlar. Batı Almanya’da 68 sonrasında sadece Rudi’nin ‘kurumlar içinde uzun yürüyüş’ stratejisi, cinsel devrim, nükleer karşıtı hareket veya Marcuse, Adorno, Horkheim ve Bloch gibi yazarların teorik katkıları ve popülaritesi kalmaz; aynı zamanda bambaşka bir hatta ilerleyecek olan, devrimci şiddetin kapitalizm eleştirisi ile harmanlanacağı bir kapı da açılır; uzun yıllar adından söz ettirecek olan Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun (RAF) kuruluşu.

İngiltere:

Diğer ülkelere göre İngiltere 68’i çok daha sakin ve kısa geçer. Hatta İngiltere 68’i daha çok Fransa, Almanya ve İtalya gibi ülkelerin 68’inden etkilenerek varlığını bulur. Özellikle Vietnam savaşına karşı hareketlilikle geçen İngiltere 68’inde ilk büyük eylem 17 Mart günü 20-25 bin kişilik ve çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğu bir kalabalıkla, parlamento önünde gerçekleşir. Polisin müdahalesinin ardından hareket üniversiteleri, özellikle de sanat okulları işgalleri ile devam eder. Ekim 1968’de Londra’da 50 bin kişilik büyük bir gösteri yapıldı. Burada sadece Vietnam değil aynı zamanda Çekoslovakya işgaline de karşı bir tavır gösteriliyordu. İşçi sınıfının sahnede olmadığı, sadece öğrenci hareketi ile sınırlı kalan İngiltere 68’i zaman içinde tecrit olarak söndü. Geriye Tarık Ali’nin Sokak Savaşı Yılları kitabındaki, okunduğunda kendinizi içerisinde bulacağınız su gibi akan anıları ve Rolling Stones’un solisti Mick Jagger’in “Street Fighter Man” şarkısı kaldı.

İtalya:

Gerek öğrenci hareketinin dinamizmi gerekse de işçi hareketinin radikalliği anlamında İtalya 68’i de özgün bir deneyim olarak tarihe damgasını vurur. İtalya 1962’den 1967’ye kadar ciddi ve sonuç alıcı grev dalgalarıyla sarsılır. 1967 yılında işçiler yüksek artışlar elde ederler fakat durdurulamayan enflasyon işçi sınıfının huzursuzluğunu ve öfkesini beslemeye devam eder. Bu grev dalgası esnasında geleneksel Komünist Parti siyasetinden uzaklaşan işçiler ve gençler Yeni Sol’un vizyonunu benimseyerek özerk bir işçi hareketi için de kolları sıvarlar. 1967’de işçi hareketinin zayıflamasının akabinde öğrenci hareketi, baskı ve üniversitelerin hiyerarşik-otoriter örgütlenmesine karşı ayaklanır. 1967’nin sonunda doğrudan demokrasi ve doğrudan eylem şiarlarıyla öğrenciler üniversiteleri işgal etmeye başlar. İtalya’da 68’in en güçlü ve öne çıkan örgütü Lotta Continua (Mücadele Sürüyor) idi. 68 Mayıs’ında polisin artan şiddeti ile birlikte mücadele de büyüdü. Öğrenci hareketi önce liselerle ve öğretmenlerle ardından da işçilerle ilişki kurmaya başladı ve mücadele çoklu alanlarda büyümeye devam etti. 1968’de geleneksel sendikaların örgütlenme tarzından bir kopuş sağlanarak, işçiler bulundukları fabrika ve iş yerlerinde öz yönetim odaklı işçi meclisleri de kurmaya başlamışlardı. 7 Mart günü gerçekleşen genel grev ile birlikte öğrenciler ve işçiler fabrika önlerinde kaynaşarak, işçi sınıfı mücadelesi ile öğrenci hareketinin aynı zeminde buluşmasını ve yeni bir ilişki biçimi kurmasını sağladı. Grevler dalga dalga büyümeye ve yayılmaya devam etti. Mart 1969’da FİAT işçilerinin başlattığı grev ile birlikte yeni bir dalga başladı. 1969’un sonunda milyonlarca işçi farklı farklı sektörlerde grevdeydi. Burjuvazi artık üretim süreçlerindeki denetim ve iktidar ilişkilerini kaybettiği kaygısı ile yaşıyordu. Bu kaygı devleti daha çok şiddet ve teröre sarılmaya itti. Hem devletin resmi kolluk güçleri hem de paramiliter-faşist çeteler tarafından bombalamalar da dahil olmak üzere daha sonra radikal solun üzerine atılacak veya sorumlusu olarak gösterilecek şiddet sarmalı başlatıldı. 1971 yılına kadar bir yandan devlet şiddeti diğer yandan da alternatif kanallardan toplumsal mücadeleler devam etti. 1971 yılında konut işgallerine başlayan Lotta Continua hareketi, gündelik hayatın örgütlenmesi yönünde ciddi bir atılım yaparak komünler kurmak için ev işgalleri hareketini başlattı. İtalya 68’i arından sadece Kızıl Tugaylar gibi Aldo Moro da dahil olmak üzere çeşitli cinayet ve terör eylemleri ile dünya kamuoyuna damgasını vuracak bir örgüt bırakmadı. Aynı zamanda marksizmin otonomist bir yorumunu da sağlayacak olan yeni toplumsal muhalefet ilişkilerinin gündeme gelmesini de sağladı.

Doğu Bloğu:
Çekoslovakya yada Prag Baharı

1968 Sovyetler Birliği’nin ileri karakolu olan ve Komunist Partiler tarafından totaliter ve oldukça da bürokratik bir şekilde yönetilen Doğu Avrupa ülkeleri için de hareketli bir yıl oldu. Kuşkusuz Prag Baharı ve Çekoslovakya’nın Sovyetler Birliği tarafından doğrudan işgal edilmesi Doğu Avrupa 68’ine damgasını vuran olaylar oldu. 1965 yılından itibaren Çekoslovakya Komünist Partisi’nin (ÇKP) içerisinde demokratikleşme ve temel özgürlüklerin kabul edilmesi yönünde başını aydınların ve öğrencilerin çektiği bir muhalefet başlar. Bu muhalefet stalinist ve bürokratik dogmatizme çarpar fakat varlığını sürdürmeye devam eder. 1967 yılında, 68’e giden yolda öğrenciler elektriklerin kesilmesinden dolayı yurtlarından ellerinde mumlarla sokaklara çıkarak “Okumak istiyoruz” sloganlarıyla gösteri yapar. Devletin cevabı polis şiddeti olur. Polisin saldırısı ardından durdurulamaz bir muhalefet silsilesini de tetikler. 15 Ocak 1968’de Prag Öğrenci Komitesi mevcut resmi örgütlerin vesayetini ve velayetini tanımayarak açık muhalefet çağrısı yapar. Gelişmeler ÇKP içinde de karşılığını bulur. Parti içi muhalefet Ocak başında yönetimin istifasını sağlar ve reform yanlısı Dubçek partinin ve dolayısıyla da ülkenin başına gelir. Bu andan sonra Sovyetler Birliği ile sonu Çekoslovakya’nın işgaline kadar varacak olan gerilimli bir ilişki başlar. Dubçek, “Sosyalizmin ve Çekoslovakya’nın sosyalist kazanımlarının sarsılmazlığını olduğu kadar, konuşma ve eleştiri özgürlüğünü, basın ve toplantı özgürlüğünü sağlayacak yasalar” öngördüğünü açıklar. Haziran ayında romancı Ludvik Vaculik 20 ünlü aydının imzaladığı “2000 Kelime” manifestosunu yayınlayarak reformların kitle seferberliği ile uygulanması için bir girişim başlatır. Fakat Prag Baharı başlar başlamaz Sovyet tankları 20 Ağustos’u 21 Ağustos’a bağlayan gece Çekoslovakya’ya girer. Böylece stalinizmden kopma potansiyeli taşıyan ve özügürlükçü bir sosyalizme yönelebilecek olan Prag Baharı, Sovyet tankları altında ezilir. Çekoslovakya’nın işgali tüm dünya kamuoyunda, özellikle de sosyalist kamuoyunda tepki ile karşılanır, pek çok ülkede Çekoslovakya ile dayanışma gösterileri düzenlenir. İşgal aynı zamanda 1956’daki Macaristan işgalinden farklı olarak resmi komünist hareket içinde de kırılmaların ve huzursuzlukların başlamasına vesile olur.

Polonya ve Yugoslavya’da da öğrenci hareketleri demokratikleşme ve özgürleşme için çeşitli yürüyüşler, işgaller ve mitingler düzenlediler. Demokratik (Doğu) Almanya’da Çekoslovakya işgalini protesto hareketleri baş gösterir. Her dört ülkede de aydınlar, entelektüeller ve öğrenciler hareketin başını çeken kesimlerdi.

*

1968 yılı tabii ki sadece Avrupa ile sınırlı değildi. Özellikle ABD’de gelişen anti-militarist ve sivil haklar hareketi, siyahların başkaldırısı, Vietnam Savaşı’na karşı en görkemli başkaldırı ve hippi-yuppi hareketleri tüm dünyaya ilham veren hareketler oldu. ABD’deki hippi-yuppi hareketi pasifist hareketlerin gelişimine ivme kattı. Fakat yine aynı coğrafyada ismini Bob Dylan’ın “Blowin in the wind” şarkısının bir nakaratından alan “Weatherman” gibi şehir gerillası bir grubun da doğmasına şahit olunur. Pasifist hareketin doğuşuna, üçüncü dünyadaki dikatatörlere ve işgallere karşı ayaklanmalar, gerilla hareketleri  ve ulusal kurtuluş savaşları 68’in bir başka ayağını oluşturmaktaydı. Japonya belki de 1968’in en şiddettli geçtiği metropol ülkelerden biriydi. Batı’da ve bizlerin coğrafyasında fazla popüler olmamasına rağmen Japonya’da 1948’de kurulan Zengaguren hareketi 1968 olaylarına damgasını vuracak ve Japonya’nın ABD’nin bir arka üssü olarak kullanıldığı koşullarda Zengaguren militanları ellerinde molotof kokteylleri ve uzun bambularla polisle göğüse göğüse muharebelere girecekti. Almanya ve İtalya’dakine benzer bir örgüt olan Japonya Kızıl Ordusu da 1970-1990 yılları arasında pek çok terör ve banka soygunu eylemi yaparak şehir gerillası tarihine Japonya’dan bir not düşecekti.

68’de gelişen ve patlayan sistem karşıtı hareketler yenilgileri, hayal kırıklıkları, geride bıraktıkları pratik ve entelektüel birikimleri ile dünya toplumsal mücadeleler tarihinde yeni bir kapı açıyordu. 68’in 50. yılında Dünya oldukça değişmiş ve dönüşmüş olsa da, ne uygarlık krizi bitti ne de mücadelelerimizin parlayan ışığı söndü.

Bu yazı ilk olarak gaile dergisinin 452. sayısında yayınlandı.

Dünyayı istiyoruz, hemen şimdi!* – Hasan Yıkıcı

Dünyayı istiyoruz, hemen şimdi!* – Hasan Yıkıcı

“Aşkın tehlikesini, asla dağılmayan tatlı bir enerjinin her gün yaratılmasının şarkısını söylemek istiyoruz”

Post-Fütürizm Manifestosu, Franco “Bifo” Berardi

 

I.

Nostalji, sadece geçmişi ve onun şimdideki imkansızlığını arzulama hastalığı değildir. Aynı zamanda bununla birlikte, yenilmişlerin, kaybedenlerin ve hüsrana uğramış olanların sığındıkları, tekrar tekrar ürettikleri nevrotik bir saplantıdır da. Hatırlamak ile nostalji arasındaki fark da tam burada belli olur. Hatırlayan insan, güncel olanın kuşatmasına karşı direnebilen, geçmişi ile hesaplaşma-yüzleşme ilişkisine girebilen insandır. Hatta hatırlayan insan aynı zamanda unutabilen insandır da. Fakat nostalji hastalığından muzdarip olan insan, güncel olanın kuşatmasına boyun eğmiş, geçmiş olanın yenilgisini kabul etmiş ve hayatını şimdiye ve geleceğe yönelik yeni anlamlar arayışı üzerinden değil, eski hikayeleri ve kaybedilmişlikleri yeniden ve yeniden üretme üzerinden yaşayan insandır. Kendi yarattığı konfor alanı içerisinde en doğru, en devrimci veya en haklı olandır. O hatırlamaz, geçmişi kendince yeniden kurar, hatırlayamadığı için unutmaz da, unutamaz. Bundandır ki bugüne dair tek tavrı, geçmişin maraz dolu boğuculuğunu başkalarının da yaşamına boşaltmak istemesidir. O, yeni kuşakların mücadelelerine her zaman yukarıdan bakmış, dahil olmakta zorlanmış, onları küçümsemiş ve çoğu zaman da devrimci bulmamıştır. O’na 1968’de rastlanabileceği gibi, 2018’in güncel mücadeleleri içerisinde de rastlayabiliriz. O, bir insandan çok bir durum, arzusunu kaybetmiş bir oluştur. 1968 hareketlerinin ilk hesaplaşmaya giriştikleri mevzulardan birisi de bu arzusuz oluştan, çürüyen durumdan koparak, bir arzu oluşa doğru dümen kırmaktı.

II.

Maurice Blanchot, “İtiraf Edilmeyen Cemaat” kitabında 68 ile ilgili olarak şöyle yazar: “Önceden kabul edilmiş veya ümit edilmiş toplumsal biçimleri altüst eden bir şenlik gibi birdenbire ortaya çıkan mutlu bir karşılaşmada patlayıcı iletişimin; sınıf, yaş, cinsiyet veya kültür ayrımı olmaksızın herkesin önüne ilk gelenle, özellikle tanıdık-meçhul olduğu için zaten sevilen biriymiş gibi ilişki kurmasını sağlayan bu açıklığın, tasarı, and içme olmaksızın kendini gösterebileceğini (kendini göstermenin ötesinde alışılmış biçimlerin ötesinde kendini gösterebileceğini) Mayıs 68 kanıtlamıştır.”(1)Herhangi bir tasarı olmaksızın gelişen bu mutlu karşılaşmalar pek çok alanda radikal hayal gücünün işlevini de gözler önüne seriyordu. Blanchot’un ifade ettiği “alışılmış biçimlerin ötesinde” kendisini gösteren hareketler, belki politik anlamda –yani iktidarın ele geçirilmesi gibi- bir ‘zafer’ sağlayamadılar. Fakat kültürel ve ideolojik anlamda yeni bir dönemin başlamasına vesile oldular. 1968, modernizm eleştirisinin radikal bir şekilde yapılmaya başladığı ve bir uygarlık krizi ile iç içe geçmiş olan modernizmden kopulmasına yönelik ihtiyacın en heyecan verici ve yaratıcı provasıydı. 68 aslında yaşamı yeniden keşfetmek ve dünyaya olan inancı hatırlamaktı. 1968 Devrimi ve Sitüasyonistler başlıklı 68 olaylarının içinde yazılmış Sitüasyonist Enternasyonal bildirisinde yaşam kokan şu satırları es geçmemeli: “Sermayeleştirilmiş zaman durdu. Trenlerin, tramvayların, otomobillerin ve işin yokluğunda, grevciler fabrikalarda, otobanlarda, televizyon karşısında kaybettikleri zamanı geri kazandılar. İnsanlar aylak aylak gezmeye, hayal kurmaya başladı, yaşamayı öğrendi. Gençlik ilk defa gerçek anlamda var oldu. Sosyologların ve ekonomistlerin, meta ekonomisinin ihtiyaçları için icat ettikleri bir toplumsal kategori için değil, atıl zaman geçirmeksizin yaşanan hayat anlamında, yaşla ilgili dayatmaları yaşama gücü adına reddeden yegane gerçek gençlik anlamında. Entelektüellerin, yaşamaktan aciz oldukları için zor buldukları radikal kuram, en küçük red eylemlerinde bile onu iliklerinde hissedenler için elle tutulur hale geldi, işte bu nedenle arzuladıkları hayatın kuramsal formülünü duvarlara yazmakta en ufak sıkıntı çekmediler.”

III.

Kültürel kapitalizm, üretim süreçlerindeki yenilikler, tüketim toplumu, kurumların otoriter ve konformist örgütlenişi, sömürgecilik için yapılan savaşlar, modernizmin Batı tarafına özgü belirtileriyse; totaliterlik, tek düze yaşamlar, komünist partilere itaat, aşırı bürokrasileşme ve insanı bireyselliğinden mahrum bırakarak teknik bir robota dönüştürme, politik bakımdan paranoyaklaşma modernizmin doğu tarafına özgü belirtilerdi.  1968 ayaklanmaları her iki modernist varoluşa karşı olduğu kadar aynı zamanda onlardan bir kopuş çabasıydı da. “Sistem Karşıtı Hareketler” kitabında Arrighi, Hopkins ve Wallerstein, yalnızca iki dünya devrimi olduğunu, bunlardan ilkinin 1848, ikincisinin ise 1968’de gerçekleştiğini yazmaktadır. Yazarlara göre her ikisinin de yenilgiyle sonuçlanmasına rağmen her iki dünya devriminin de başarısı daha sonra kendisini belli edecekti. 1848 devriminin başardığı şey artık sistem karşıtı hareketlerin temel bir politik stratejiye, yani dünyayı ve toplumu değiştirme-dönüştürme yolunda devlet iktidarını ele geçirmeye yönelik bir stratejiye sahip olmasıydı. Nitekim 1917 Ekim devrimi tarihsel önemini bu politik stratejinin meyvesini verdiği ilk örnek olmasından da alır. Fakat 1960’lara gelindiğinde 1848’in yol açtığı politik strateji hem aşırı derecede yozlaşmış ve çürümüş örneklere dönüşmesi bakımdan içsel, hem de soğuk savaş koşullarında iki egemen güç odağında gelişen sistem içi bir iktidar kavgasına dönüşmesi anlamında dışşal olarak da tükenmiş bir strateji halini aldı. 1960’lı yılların başında ortaya çıkmaya başlayan yeni toplumsal hareketler 1848’in de artık dogmalaşmış olan politik stratejisini ve örneklerini eleştirmeye başladı. 1968 bu hareketlerin ve eleştirinin en parlak yansımasıydı. Sadece Batı’ya karşı değil aynı zamanda Doğu’ya karşı da. Sadece kapitalist konformize ve otoriterliğe değil aynı zamanda resmi komünist devlet itaatine ve otoriteryanizmine karşı da.  “Dünya sisteminin olumsuzluklarına karşı yürekten gelen bir çığlık ve aynı zamanda bu dünya sistemine yönelik eski sol muhalefetin stratejisinin temelli bir sorgulanışı olarak görmediğimiz sürece 1968’i anlamamız olanaksızdır”(2)

III.

Bu sorgulanış ve kopuş çabası beraberinde sistem karşıtı hareketler için pek çok yeniliği getirdi. 68’in yaratıcılığı 68 ile sınırlı kalmadı. Sonraki yıllarda akademilerde ve entelektüel alanda özellikle resmi marksist devlet ideolojisinin dışında marksizmin alternatif yorumlarının gelişmesine şahit olundu. Otonomculuğun ve öz yönetim pratiklerinin yeniden ortaya çıkması ile post-yapısalcılığın yaygınlaşmasıyla birlikte yeni toplumsal hareketler resmi ve resmi olmayan dogmatizmlerle hesaplaşarak, bunun yerini özgürlükçü düşünceyle doldurmaya başladı. Toplumsal hareketler teker teker kimlik politikası olarak yeniden inşa olmaya yöneldi. Özellikle feminizm, quir ve ekoloji hareketleri güçlü bir damar olarak toplumsal muhalefet içerisinde gelişerek günümüze kadar geldiler ve hala da gelişmeye devam etmekteler. Sitüasyonist Enternasyonal, Dadacılık ve sürrealizm akımının edebiyata, sanata ve politikaya etkisi; 68’in düşünürleri, Guy Debord, Herbert Marcuse, Sartre, Henri Lebevne farklı farklı alanlarda hala güncelliğini yitirmeyen çalışmalar bırakmışlardır. Rudi Deutsche henüz 68’in içinde kapitalizmle mücadele için stratejiler belirlemeye kafa yormuştu.  Bunun yanında marksist akım içerisinde Maocu Allan Bodiou, Troçkist Daniel Bensaid, Tarık Ali, Cornelius Castoriadis, Otonomist Antonio Negri ve Michael Hard gibi isimler marksizme çok değerli katkılar yaparak onu güncel kıldılar. Özellikle Negri ve Hard’ın katkıları ve görüşleri 2000’li yıllarda başlayan Sosyal Forum Hareketi’ne ve bugün hala devam etmekte olan küresel toplumsal hareketlere ilham vermekte ve onlardan ilham almaktadır. 68’in açtığı bir başka kanal ise post-yapısalcılık kanalıydı. Marksizmle gerilimli bir ilişkisi olan fakat anarşizm ile de karşılıklı bir fayda ilişkisi içinde olan post-yapısalcılık/post-modernizm, sadece dogmatizmlerle mücadele etme anlamında değil, aynı zamanda yeni kapitalizmin ve onun yönetimsellik aygıtlarını açıklayabilme, anlayabilme ve direnebilme anlamında da muazzam katkılara sahiptir. Özellikle Michel Foucault, Gilles Deleuze, Felix Guattari gibi isimlerin çalışmaları bugün hala didik didik edilmesi gereken eserlerdir. Fakat tam da burada yeni bir sorun gündeme gelir. 68’in ortaya attığı temel sorunlardan biri. Dogmatizmle hesaplaşmak adına yapılan girişimlerin yeni dogmatizmlere yol açabilecek olması. Sanırım en korkutucu şey de bu olur. Bir şeye karşı mücadele ederken, mücadele ettiğin şeye, yani karşıtına dönüşmek. Hem de fark etmeden! Geçmiş ve hatta günümüz bu tarihsel ve güncel deneyimlerle dolu. Peki ya aynı şeyi dogmatizm için de ortaya atabilir miyiz? Biraz da provakatif olması pahasına pek tabii! Modernizme ve onun dogmatizmlerine karşı mücadele edereken, kendimizi post modern bir dogmatizmin içinde hapsetmişsek?

IV.

Aldous Huxley’in “Algı Kapıları” isimli kitabı William Blake’in “Eğer algı kapıları temizlenseydi her şey insana, olduğu gibi görünürdü: Sonsuz” alıntısıyla başlar. Bu kitap çok daha sonra –kitap 1954’de yazıldı- 68 kuşağının LSD ve çeşitli uyuşturucu madde deneyimi için ilham kaynağı olacaktı. Fakat 68’den önce başka bir mucizeye de vesile oldu. Jim Morrison’un grubu The Doors, ismini Huxley’in Algı Kapıları kitabından alacaktı. 1967, “The Doors” isimli ilk albumleri ile tahakkümcü ahlaki değerlere, konformist toplum yapısına ve tüketim ilişkilerine dair başkaldırı bayrağını müzik ile fakat o güne dek eşi benzeri görülmemiş bir müzik ile açıyordu. Aynı dönemde Jimi Hendrix’in Axis: Bold as Love, Jefferson Airplane’in Sürrealistic Pillow, Cream’in Disraeli Gears, The Velvet Undergound & Nico’nun The Velvet Underground’u ve The Beatles’ın Sgt. Pepper’s Loney Hearts Club Band albümleri 68’den önceki huzursuzluğu ve arayışı bir yıl öncesinde müzikle dışa vuruyordu. “Gürültüden Müziğe” isimli kitabında Jacques Attali müziğin her büyük değişimin başında orada olduğunu ve hatta büyük değişimlerin de habercisi olduğunu yazar.(3) 67’de çıkan albümler bir anlamda da böyle değerlendirilebilir. Özellikle de dönemin rock ve free caz müziğindeki doğaçlama ile toplumsal hareketlerin kendiliğindenliğini yan yana koyduğumuzda müzik ile hareketler arasında uyum olduğunu görebiliriz. ABD’de siyahi hareketin şiddet içeren kendiliğinden eylemleri ile free caz arasında karşılıklı bir ilişkinin olduğu açık olmakla beraber, siyahi hareketin şiddetten vazgeçmesiyle de free cazın zayıflaması arasındaki bağ bugün çok daha net anlaşılmaktadır.

V.

Zizek’e göre yukarıda okuduğunuz 68’in bizim için ne anlam taşıdığına dair düşünceler sıkıcı ve kibirli düşüncelerdir. Onun için esas soru 68’in gözünde günümüzün nasıl göründüğüdür. Geri dönmek üzere Zizek’in sorusunu burada bırakalım ve Arrighi, Hopkins ve Wallerstein’in tespitine tekrar bakalım. Neydi bu tespit? Hatırlayalım, “Yalnızca iki dünya devrimi olmuştur. Biri 1848’de oldu. İkincisi ise 1968’de. İkisi de birer tarihsel yenilgiydi. Ama ikisi de dünyayı dönüştürdü. Her ikisinin de planlanmamış ve bu yüzden de derin bir anlamda kendiliğinden olması her iki olguyu da –başarısızlığa uğramaları olgusunu ve dünyayı dönüştürme olgusunu- açıklamaktadır.” (syf.95) 1848 dünya devrimi modern zamanların devrimlerine açılan bir kapıydı. Bir anlamda modernizm süreçlerinin altüst oluşlarla geçeceğinin habercisiydi. 1968 dünya devrimi 1848’in stratejisini kökünden sorgulama ve ondan bir kopuş iradesini sergilemesi anlamında yeni bir yol açıyordu. Devlet iktidarını ele geçirmek dünyayı, insanı ve toplumu değiştirmek anlamına gelmiyordu. Hatta tam tersi, karşı olduğun şeye dönüşmek anlamına da gelebiliyordu. Stratejiyi eğer iktidarı ele  geçirme sanatı olarak tanımlarsak, 68 sanıldığı gibi ideolojilerin veya tarihin sonunun değil, toplumsal hareketler açısından stratejilerin sonunun geldiğinin habercisiydi. 68’in sunduğu temel zeminlerden biri, “İktidar her yerde, direniş de öyle” sloganının imlediği, iktidarı ele geçirme değil, her türlü iktidara karşı, hayatı mikro alanlarından dönüştürmeye, devrimi gündelik hayatın içinden örmeye başlamaktı. Şimdi Zizek’in sorusunun üzerinde biraz oynarsak ve ‘1848’in gözünde 1968 nasıl görünür?’ diye bir soru ortaya atarsak bugün için konuşmak daha rahat olacak. Şüphesiz 1848’in gözünden 1968 pek çok benzerliği barındırsa da tamamlanamamış bir sürecin ikinci provasıydı: Uygarlık krizine son verme süreci! 1848 ve onun stratejisi aşırılıklar çağı boyunca söz konusu krizin bir parçası ve onu üreten bir mekanizması haline geldi. 1848’den 1968’e baktığımızda en bariz gördüğümüz şey bu bütünleşmeye karşı bir başkaldırıydı. Yani 1848’in uzun vadedeki başarısızlığı! Peki ya 1968’den 2018’e baktığımızda ne görürüz? Yine aynı şeyi, 1968’in  ve onun stratejisizliğinin uygarlık krizyle bütünleşmesini! Yani 68’in uzun vadedeki başarısızlığı!

Peki bugün siber teknik ile kuşatılmış yaşamlarımızda, ‘hakikat kaybı’ ile yaralanmış zamanımızda, ekolojik krizin sadece insanın değil aynı zamanda gezegenin de geleceğini ciddi şekilde tehdit ettiği, kapitalizmin popülizmler ile yeni bir otoriterleşme dalgasıyla yeniden örgütlendiği, bireyciliğin ayyuka çıktığı bir dönemde uygarlık krizi ile başa çıkmanın yolları var mı? İhtiyacımız olan şey belki de yeni bir dönemi başlatacak olan üçüncü bir dünya devrimidir. Kısa vadede başarısız olması pahasına uzun vadede başarılı olacak olan bir devrim! 2000’lerdeki Sosyal Forum hareketleri, tüm umut ve iyimserliklerine rağmen Latin Amerika sosyalizminin 21.yy iz düşümleri, 2008’lerde başlayan İşgal et Hareketleri ve güney Avrupa’da –parlamentarizmi aşamayan- krize karşı mücadeleler henüz yeni bir dönemin açılmasına vesile olamadılar. Belki politik anlamda başarısız olacak olan fakat arkasından yeni bir çağ başlatacak olan bir devrim! Kibirli düşüncelerimizden arınıp son sözü Zizek’e bırakalım: “… geri çekilip farklı “direniş sahalarından” eylemde bulunmakla mı sınırlı kalacağız, yoksa hala radikal bir politik müdahale hayal edebilir miyiz? 68’in asıl mirası budur: 68’in özü liberal  kapitalist sistemin reddedilmesi, onun bütünselliğine yöneltilmiş bir hayır, en iyi şekilde Gerçekçi Ol İmkansızı İste! formülünde dile getirilen bir hayır olmuştu – esas ütopya mevcut küresel sistemin kendisini sonsuzca üretebileceği inancıdır; doğru bir şekilde “gerçekçi” olmanın tek yolu, sistemin koordinatları içerisinde ister istemez olanaksız görünecek şeyi düşünmektir.”(4)


 

*Jim Morrison

Kaynakça:

1.İtiraf Edilmeyen Cemaat, Maurice Blanchot, syf. 44, Ayrıntı Yayınları

2.Sistem Karşıtı Hareketler, Arrighi, Hopkins, Wallerstein, syf. 99, Metis Yayınları

3.Gürültüden Müziğe, Jacques Attali, syf. 145, Ayrıntı Yayınları

4.1968, Slovaj Zizek, syf.38, Encore Yayınları

Bu yazı ilk olarak Gaile dergisinin 452. sayısında yayınlandı. 

Kahrolsun Ulaş Gökçe! – Hasan Yıkıcı

Kahrolsun Ulaş Gökçe! – Hasan Yıkıcı

Temmuz ayının başında yerel seçimler gerçekleşecek. Siyasi partilerin özellikle de solda olduğunu iddia eden partilerin dağınıklığı, örgütsüzlüğü ve çeşitli çıkar taktiklerinden dolayı henüz partiler büyük kentlerde adaylarını belirleyebilmiş değil. Bunun dışında Mağusa’da Ulaş Gökçe bağımsız olarak belediye başkanlığına adaylığını açıklamış bulunmakta. Peki Ulaş Gökçe desteklenmeli mi? Tabii ki hayır. Neden desteklenmemeli, kısaca açıklayalım.

Öncelikle Ulaş Gökçe, yerel yönetimler ile demokrasi arasındaki ilişkiyi iyice idrak etmiş ve bunun önemini anlamış biri. Öyle ki “herkes için Mağusa” şiarıyla, tek adam yönetiminden değil, halkın, yurttaşların yani Mağusalıların yaşadıkları mekanlarda söz ve karar alma hakkının olacağı, katılımcı ve öz-yönetim odaklı bir yönetim haritasını takip edeceğini ifade ediyor. Halbuki bunlar kulağa hiç hoş gelmiyor. Belediye başkanı dediğin, halka üsten bakan, yurttaşları hiç umursamadan tek başına kararlar alan ve genellikle belediyeleri siyasi rant deposu gören kibirli ve egosu tavan yapmış kişilerden oluşur. İşte sırf bu yüzden Ulaş Gökçe desteklenmemeli!

Daha bitmedi, hatta yeni başladık. Ulaş Gökçe Mağusa’nın yeşil alanlarının değerinden bahsederek, buraların çevreciler, ekolojistler ve doğaya duyarlı kişiler tarafından kente yeniden kazandırılacağından, Mağusa’nın yeşil ve sulak alanlarının değerlendirileceğini söylüyor. Halbuki yeşil alanlar ne için var, unutuyor! Yeşil alanlar pek tabii ki, onları yok etmek, yerine binalar, apartmanlar veya alış veriş merkezleri gibi betonarme yapılar dikmek için var. Bir kentin ihtiyacı olan şey de parklar, yeşil alanlar veya huzurlu dinlenme alanları değil, beton binalarla kaplı yaşanamaz gürültülü gri alanlardır. İşte sırf bu yüzden Ulaş Gökçe desteklenmemeli!

Dahası da var. Ulaş Gökçe, Cümbez hareketi için “hesap verebilir, dürüst, gizlisi saklısı olmayan bir hareketiz” diyor. Halbuki tam da burada tüm cahilliğini konuşturuyor. Bu ülkede işlerin gizli kapılar ardında, yalan-dolanla ve gombinayla döndüğünü bilmiyor. Halbuki herkes bunu biliyor. Ve muhtemelen sadece Mağusalılar değil, herkes bu yalandan-dolandan ve gombinadan memnun olduğu için bu düzenin devamını isteyeceklerdir. Düzen devam etmeli. Bu kadar basit. İşte sırf bu yüzden Ulaş Gökçe desteklenmemeli!

Kreş ve çocuk bakım evleri kurulacakmış. Ne için, ucuza çocukların okul öncesi kaliteli eğitimi ve bakımının sağlanabilmesi için, sosyal belediyecilik gereği bunun yapılması lazımmış. Halbuki çocuk doğuran başının çaresine  de bakması lazım. Belediye, belediyecilik mi yapacak, çocuk bakım evi mi? Hem bankalar ne güne duruyor.  Aileler gitsinler, borçlansınlar çocuklarını da özel okul ve pahalı kreşlere yazdırsınlar. Yoksa bankalar nasıl kazanır, özel okullar nasıl hayatta kalır. Vatandaşın da durumu yoksa çocuk yapmasın. İşte sırf bu yüzden Ulaş Gökçe desteklenmemeli!

Hepsi bu kadar mı tabii ki hayır. Saymakla bitmez. Maraş gettolaşmadan kurtarılacakmış. Halbuki Maraş’ı Maraş yapan getto olması, oradaki insanların da atıl ve unutulmuş olmaları!. Orası ölü bir alan, ölüyü de yeniden diriltemezsiniz. Halbuki Ulaş Gökçe idealleri olan ve insanlara değer veren biri. İnsanlara inanan biri. Ne kadar da iyimser değil mi? İşte sırf bu yüzden Ulaş Gökçe desteklenmemeli!

Toplu taşıma ile Mağusa’nın bir ucunu diğer ucuna bağlayacağından bahseden Ulaş Gökçe, kenti motorlu araçlara daha az bağımlı; toplu taşımacılığa, bisikletle ulaşıma ve yürümeye olanak sağlayan bir kent haline dönüştüreceğinin sözünü de veriyor. Şimdi o gösterişli ve pahalı arabalardan, her sabah egzos dumanı çekmenin verdiği iç huzurdan vazgeçilmesini ve herkesin bisikletleriyle, otobüsleriyle veya yürüyerek işine-okuluna gidebileceği bir Mağusa vaat ediliyor. Yani kimse trafikte araba kalabalığının içinde sıkışan trafikte küfür edemeyecek, sinir olmayacak… Kim bundan vazgeçmek ister ki? Hem aldıkları lüks arabaların havasını atamayacak olan insanlar neden böyle bir şey istesin ki. Herkes daha çok araba sahibi olmanın, daha pahalı arabalar almanın peşindeyken, toplu taşımacılıkmış, bisikletmiş, yürümekmiş. Peh! İşte sırf bu yüzden Ulaş Gökçe desteklenmemeli!

Yazacak olsak daha çok yazılacak şey var. Ulaş Gökçe ve Cümbez hareketi Mağusalılara –aynı zamanda tüm ülke için de- özgür, katılımcı ve üretken bir öz yönetim stratejisi sunuyor. Halbuki eğer iyi olanı seçersek şikayet etmenin ve yakınmanın verdiği kolaycılıktan da vazgeçmiş olmaz mıyız? Hiçbir şey yapmadan, kendi hayatlarımız ve yaşadığımız mekanlar için sorumluluk almadan yaşamaya o kadar bir alışmışız ki, neden bu alışkanlıktan vazgeçelim? “Özgür olmayanlar özgürlüğü reddetmeyi de alışkanlık haline getirir.” İşte sırf bu yüzden kahrolsun Ulaş Gökçe!

 

 

Evet, faşizme kaşı omzum omzunda! – Hasan Yıkıcı

Evet, faşizme kaşı omzum omzunda! – Hasan Yıkıcı

Korku çok hızlı bulaşan bir duygudur. Siz korktukça, sindikçe, sessizleştikçe ve hareket etmedikçe büyür ve güçlenir. Eğer yerinizde durur ve olayları sadece içinizi çekerek izlerseniz o bir adım daha size yaklaşır. Eğer geri adım atarsanız o 10 adım üzerinize gelir. Bir bakmışsınız korku sizi esir aldı!

Kıbrıs’ın kuzey yarısında son 24 saatte yaşananlar kitlelerin nasıl iktidar aygıtları tarafından hızlı bir şekilde mobilize edilebileceğini ve bunun sonuçlarını göstermektedir. Fakat bu yeni olan bir şey değil. Türkiye’deki 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ülkemizde gerçekleştirilen ‘Demokrasi Mitingi’ ile ilgili yazdığım değerlendirmede şu satırlar geçiyordu:

“Mitingde atılan sloganların, özellikle de ‘idam isteriz’ sloganlarının bu ülkenin gerçekliğine ne kadar uzak ve aykırı olduğu apaçık ortada. Bu noktada mitinge destek veren ve imza atan tüm siyasiler, kurumlar ve yapılar atılan her slogandan sorumludur. Fakat daha da vahimi, bu mitingle birlikte az da olsa AKP taraftarlarının, ret cephesinin, barış ve çözüm karşıtlarının, emek düşmanlarının sokakta siyaset yapmasının da önünün açılmış olmasıdır. Hali hazırda çözüm ve barış karşıtı odakların uzunca bir süredir çeşitli örgütlenmeler ve faaliyetler içerisinde olduğu bilinmekte. Bu kesimler düşük katılımlı da olsa bu mitingi sokakta da siyaset yapmaya açılan bir kapı olarak değerlendirecektir. Bundan dolayı solun emek, barış, ekoloji ve toplumsal cinsiyet eşitliği ekseninde sokak siyasetini de geliştirmesi önemlidir.”( https://hasanyikiciblog.wordpress.com/2016/08/06/demokrasi-mitinginin-dusundurdukleri-hasan-yikici/)

Aradan geçen iki yıllık sürede bu kitlenin bir kez KTÖS önünde, iki kez de Afrika gazetesi önünde eylem düzenlediğini; son düzenlenen eylemde ise bu hareketin şiddet olaylarına kadar varabileceğini gördük. Fakat bu kadarla da değil, bu kitlenin temsil ettiği değerler-siyaset ve düşüncelerde artık mecliste YDP tarafından da temsil edilmektedir. Adını koymak lazım. Karışımızda fevri tavırlar ve reaksiyoner milliyetçi çıkışlar yoktur. Bir hareket olarak faşizm vardır! Hem meydanda sokak siyaseti yapan hem de mecliste parlamenter temsili olan bir hareketten bahsediyoruz. Son 24 saat içerisinde yaşananlar da gittikçe daralan bir ablukanın güç gösterisidir. Eğer bir şeyler yapamazsak nefes almakta zorlanacağımız zamanların gelmesi o kadar da uzak değildir.

MECLİS01

“Savaşa Hayır” diyenin damgalandığı, basın ve ifade özgürlüğünün ayaklar altına alındığı, sevseniz de sevmeseniz de, protesto etseniz de etmeseniz de bir ülkenin Cumhurbaşkanı’na sokak ortasında küfürler edilip yuhalanması, Afrika gazetesinin camlarının-tabelalarının indirilmesi ve şiddete maruz kalması, Meclis’te Doğuş Derya’nın barıştan, insan haklarından ve ifade özgürlüğünden taraf olmasından dolayı yuhalanması ve saldırıya uğraması, solcuları-sendikacıları meclisin kapısının önüne bile yaklaştırmazlarken Meclis’in damına çıkılarak bayrak sallanması; bu yaşananlar faşist hareketin neler yapabileceğinin sadece bir provasıdır! Bu prova da bizlere toplumsal ve politik yapının nasıl bir dönüşüm ve yeniden yapılandırma  içerisinde olduğunu izah etmektedir.

Korku, şiddet ve linç ile örülmeye çalışan bu ablukadan çıkmanın tek bir yolu vardır. O da sokaklara, meydanlara, geleceğimize sahip çıkmaktır. Pasif davrandıkça, sosyal medyada öfkemizi döküp iki saat sonra sıradaki gündemler içinde kayboldukça, sendikal ve politik konformizmin batağına battıkça, meydanlarda demokrasi-barış-emek kesimlerinin toplumsal bir güç olduğunu göstermedikçe bu abluka daralacak daralacak ve hepimizi boğacak.

Evet faşizmi, korku ve şiddet kültürünü geriletmenin yolu cesaretle sokak siyasetini ve meydanları yeniden keşfetmekten geçmektedir. Bu yaşananlara şiddet içermeyen, demokrasi-barış-emek ve özgürlükler zeminde kitlesel bir gösteri ile cevap verilmediği sürece diğer tüm çıkışlar veya çıkışsızlıklar bizi faşizmin çıkmaz sokağına vardıracaktır.

Evet, faşizme karşı omzum omzunda kardeşim. Doğuş Derya’nın omzunda, Afrika gazetesi emekçilerinin omzunda; iş yerindeki işçinin, üniversitedeki öğretim görevlisinin, tarladaki çiftçinin, okuldaki öğrencinin omzunda; emekçi kadınların, LGBTİ dostların omzunda. Bu ülkenin yok edilmesine, elimizden alınmasına seyirci kalmayacağız. Haydi dostum, bugün birbirimize omuz vermezsek yarın yaslanacak bir omuz bulamayacağız!

 

 

Seçim sonuçlarına dair, peki ya şimdi? – Hasan Yıkıcı

Seçim sonuçlarına dair, peki ya şimdi? – Hasan Yıkıcı

Seçim bitti. Sandıklar açıldı ve sonuçlar belli oldu. Sandıktan ne II. Cumhuriyet, ne restorasyon ne de yeni kktc çıktı. Bildiğimiz kktc çıktı. Geleneksel merkez sol – liberal demokrat partiler (TDP-CTP) erirken geleneksel sağ ve milliyetçi unsurlar (UBP-DP-YDP) meydan okurcasına ‘bizi yenemezsiniz’ mesajı verdi. Öte yandan yeni sağ HP ise potansiyelinden çok daha fazla umut ve beklenti yaratmasına rağmen %16-17 gibi yine de azımsanmayacak bir oy aldı. Bu anlamda geleneksel merkez partilerin oy potansiyelini kendisine çekebilmiş ve TDP ve CTP’yi bir anlamda emmiştir.

Sonuçlarla ilgili olarak özellikle sosyal medyada herkes birilerine faturayı kesme arayışında. Hatta parti başkanları bile sandığa gitmeyenlere çatabiliyor. Bugüne kadar kendilerine dönüp ciddi kurumsal öz eleştiri yapmayan ve kendi nasırlaşmış kabuğundan sıyrılamayan partilerin başka türlü davranması beklenemezdi herhalde. Seçim sonuçlarından ne çıkar belli değil ama ortada bariz belli başlı konu başlıkları var. Bunları yeniden açmakta ve yenilemekte fayda var:

  • Merkez sol-liberal demokrat partilerin eriyişi devam etmekte. TDP, Akıncı’ya ve Harmancı’ya rağmen, Bağımsızlık Yolu’nun desteğine birlikte % 8’de kaldı. Bir anlamda kök tabanını korudu fakat toplumsal bir inandırıcılık ve güven sağlayamadı. Akıncı’nın ve Harmacı’nın seçilmesini en başından beri yanlış değerlendiren TDP kadroları bir anlamda bu seçimde de başarısız oldular. CTP ise TDP’den farklı olarak geleneksel seçmeninin alışkanlıkları ve Tufan Erhürman’da cisimleşen kişi kültünün avantajı ile gerileyişini %21’de durdurabildi. İlerleyişi veya yükselişi demiyorum. Çünkü her iki parti de erimektedir. Değerlerin, ideolojilerin ve siyasal etik – kültürün erimesiyle birlikte istatistiklerin de erimesi. CTP bu dönemdeki avantajı Tufan Erhürman’ın kamuoyu algısından kaynaklı özelliklerinin partiyi canlı tutabilmesi ve erime hızını yavaşlatabilmesiydi. Kısacası seçim dönemi boyunca gördüklerimiz sadece bir imaj idi. Hiçbir dayanağı olmayan, sanal bir ilizyon. Yoksa gerek TDP’nin gerekse de CTP’nin soyut, ahlaki ve ‘steril’ propaganda söylemlerinin çok bir karşılığı olmamıştır. Siyasal kavramların içinin boşaltılarak, ilkelerden arınarak, politikayı bir çeşit imajlar silsilesine, reklam-pazarlama endüstrisine ve ahlaki bir zemine çekmenin bir bedeli olmalıydı. Oldu da. Bu partilerden kurumsal ve köklü herhangi bir özeleştiri beklemenin bir karşılığı da yok. CTP de TDP de artık bir yanılgıdan öte anlam taşımamaktadır. Belki bu yanılgı kendisini sık sık tekrar edecektir. Belki bu yanılgıdan uzun bir süre toplumsal anlamda sıyrılamayacağız ve üreteceğiz. Fakat bir yanılgı olmaya devam edecekler.
  • HP’nin aldığı %17’lik oran yeni kurulmuş bir parti için ciddi bir orandır. Bir anlamda da başarıdır. HP, temsil ettiği hareket ve Özersay en başından beri yeni kktcnin, ikinci cumhuriyetin, geleneksel partilerden hayal kırıklıklarına uğrayanların adresi oldu. Kendileri inkar etse de en başından beri bu hareket sağda konumlandı. Fakat bildiğimiz anlamda geleneksel sağda değil, yeni sağda. Bunu yaparken de geleneksel partilerin konumlandığı merkez bağlam dışında, kendisinin kurmaya çabaladığı yeni bir merkez inşa etmeye çalıştı. Veya daha basite indirgersek merkezi dönüştürmeye ve orada konumlanmaya çabaladı. Bunda başarılı olmak için en azından ikinci parti olarak sandıktan çıkmaları gerekmekteydi. HP merkezin yeniden şekillenmesine bir müdahalede bulunabildi fakat bu ne kadar etkili olacak yaşayıp göreceğiz. Ancak burada altını çizmek gereken bir nokta da. HP en başından sistemle hesaplaşma değil, sistemi restore edip yeni bir toplumsal uyum yaratma arayışında olan bir partidir. Bu anlamda çok esnek bir hareket alanına sahip olmakla beraber, var olan yapı ile çok kolayca da uzlaşı sağlayabilecek bir potansiyele sahiptir. HP %17’lik bir oy ile bundan sonra ne yapacak bilinmez, fakat bir eğilim partisi olarak ciddi bir düşüş de yaşayabilir, olası bir kriz durumunda yükseliş de. Fakat her durumda HP var olan rejim ve tahakküm ilişkileriyle hesaplaşma veya bunlarla mücadele etme anlamında bir adres değil, o ilişkileri yeniden dizayn etmenin adresidir.
  • Sanırım boykotçular süreç boyunca partilerin seçim programlarından daha çok tartışıldı. Bir birlerini eleştiren partiler ve onların destekçileri, boykotçuları eleştirme ve hatta linç etme noktasında ittifak bile yaptılar. Seçim sona erdiğinde de kendi başarısızlıklarıyla yüzleşmekten kaçarak, bütün suçu boykotçuların üstüne atma telaşına girdiler. Seçime katılım 65.3 civarında gerçekleşti. Seçime katılmayanların kaçta kaçı politik nedenlerden dolayı boykot etmekte, kaçta kaçı başka nedenlerden dolayı –belki de politik olmayan- sandığa gitmemekte bilinmez. Açıkça ifade etmekte fayda var. Boykotun hele hele mutlaklaştırılmış boykotun kurucu bir siyasi fonksiyonu veya dönüştürücü bir etkisi olduğunu düşünmüyorum. Sadece argümanları, verdiği mesajı ve protestosunun anlaşılması için çaba harcanması gerektiğini düşünüyorum. Parlamento seçimlerinin bir mücadele aracı olabileceği gibi boykot da bir mücadele aracı olabilir. Sandığa gidenler arasında bu rejimden rahatsız olan ve rejime karşı olanlar olduğu gibi sandığa gitmeyenler arasında da rejimden ve sistemden memnun ve mutlu olanlar vardır. Fakat hayatın ve politikanın merkezine sandığı koyduğumuzda bir kesim mutlak bir şekilde seçimci (sistemci), diğer bir kesim de mutlak bir şekilde boykotçu (sistem karşıtı) olabilir. Bence her ikisinin de bir getirisi yoktur. Öyle olsaydı parlamentocu partilerimiz bu durumda olmazdı ve öyle olsaydı bugün YKP de böyle acizane bir duruma saplanıp kalmazdı. Sol bir mücadelenin canlanabilmesi için bu kısır ve sonuçsuz tartışmaların dışında yeni bir bağlam yaratılması gerekmektedir. Mücadelenin merkezine sandığı değil, hayatı yerleştirmeliyiz.
  • Seçim sonuçlarının en ürkütücü tarafı YDP’nin %7 gibi bir oyla barajı geçmiş olması. Açıkça liderliği ırkçı, milliyetçi ve faşist bir parti olan YDP, Türkiyeli göçmenlerin huzursuzluğunun, öfkesinin, beklentilerinin ve aidiyet duygularının karşılık bulduğu bir adres haline gelmiş gözükmekte. Bugüne dek göçmenlerle kurumsallaşmış ilişkiler kurmayan ve emek ekseninde onları kazanamayan Kıbrıslı Türk solu bundan sonra Türkiye’den gelen göçmenlere dair ciddi ve inandırıcı girişimlerde bulunmalı. YDP’nin düşüncesinin artık parlamentoda da temsil edilmesi, önümüzdeki dönmelerde Kıbrıslı-Türkiyeli ayrımlarının ve gerginliklerinin de yaşanmasına kapı açabilir. Böyle bir durumun korkunç sonuçları olabileceği gibi, solun da böyle bir gerilimi kaldırabilecek potansiyelden yoksu olduğunun altını çizmekte fayda var. Dolayısıyla bundan sonra yapılması gereken, bir milliyetçilik türüne başka bir milliyetçilik türü ile (Kıbrıslı milliyetçiliği) cevap vermek değil, bu ülkede yaşamlarını sürdüren yurttaşların hakları ekseninde ortaklaşmasını sağlamaktır.
  • Tartışılması gereken son bir notada bu seçimlerin gizli mesajını açık hale getirmektir. O da temsili parlamenter rejimin artık meşruluğunu yitirdiği, işlevinin de daha güçlü sorgulanması gerektiğidir. Toplumsal anlamda bir temsil kriziyle karşı karşıyayız. Karma oylar, sandığa gitmeyenler, sandıktan çıkan sonuç beraberinde yeni meselelerin tartışılmasını açmalı. Muhtemelen egemenler ve Türkiye başkanlık sistemi tartışmasını tekrardan alevlendirecektir. Önemli olan solun ve sistemden huzursuz olanların bundan sonra ne yapacaklarıdır. Yüzünü mutlak bir şekilde parlamentoya ve devlete dönen ve iktidarı arzulamaktan başka kaygısı olmayan bir çeşit ‘devletlü solun’ hiçbir şekilde yeni bir yol açabileceğine inanmıyorum. Yaşadığımız güven bunalımı sadece geleneksel partilerden kaynaklı değil, temsili parlamenter rejimden ve tahakküm ilişkilerinden de kaynaklanmaktadır. Toplum ve bireyler özne olma potansiyelini, iradi bir varlık olma becerisini neredeyse kaybetmektedir. Bu rejimin ve parlamentonun temsil potansiyeli neredeyse sıfırlanmıştır. Bizim önümüze pişirilip getirilecek olan başkanlık rejimi tezi de egemenlerin bu krize bir çözüm reçetesi olacaktır. Fakat bizim çözümümüz olmayacaktır. Solun parlamenter temsili demokrasiyi aşacak şekilde öz yönetim odaklı ve yeni bir demokrasi ve kurumlar pratiğini inşa edecek şekilde uzun erimli bir toplumsal proje için kolları sıvaması gerektiğini düşünmekteyim. Bunun için de kolektif bir sol siyasal liderliğe ihtiyaç vardır. Bu krizden çıkmanın yolu bilindik siyasal iktidardan değil, toplumsal anlamda yeni bir iktidar inşa etmekten geçmektedir.