Direnebilme Potansiyelimiz, Popülist Moment ve Sol – Hasan YIKICI

Direnebilme Potansiyelimiz, Popülist Moment ve Sol – Hasan YIKICI

 

hasanykc@gmail.com

 

Kıbrıs sorununda müzakere masasının çökmesi ile yaklaşık iki yıldır yaratılmaya çalışılan güven ortamı da birdenbire toz duman içerisinde kaldı, dağıldı. Erken seçim tartışmaları, muhalefet açısından boşluğa salvo sallamakla, UBP-DP hükümeti için ise kaleye gol atmakla sonuçlandı. Bunlar yaşanırken ise, hayatın içerisinde toplumsal, ekolojik ve ekonomik sorunlar katlanarak artıyor, bireylerin yaşama uğraşısı gittikçe daralan bir alanın içerisinde sıkışıyor. İnsanların gündelik hayattaki dertleri ve arzuları ile yüksek siyasetin gündemi arasındaki açı gittikçe açılıyor. Geleneksel öznelerin sürdürdüğü merkez politika ile gündelik hayat arasındaki ilişki, bir yandan günü kurtarmaya yönelik kısa vadeli çözüm arayışları ile yüzeyselliği, diğer yandan ise bu yüzeysellik içinde sorunların bağlamından ve kapsamından yabancılaşmasını barındırıyor. Bunun yanında toplumun, siyasetle ve merkez öznelerle kurdukları ilişki de değişip dönüşüyor.

Son yayınlanan anketlerin iki ortak noktası var. Bunların en göze çarpanı, oy vermeyecekler ile kararsızların oranının geçen yıllar göz önüne alındığında artmış olması. Bir diğer önemli husus ise merkez sol partilerin oylarının ciddi bir şekilde düşmüş olması. Kuşkusuz seçim sath-ı mailine girildiğinde bu oranlar değişecektir, fakat genel tabloda ciddi bir dönüşüm olmasını kısa vadede beklememek lazım. Geleneksel siyasal özenlerin, yani siyasi partilerin, gerek siyasal olarak, gerek politik kültür olarak gerekse de yaşamı dönüştürme potansiyellerini kaybetmeleri anlamında merkez sağ partilerle aynılaştıkları bir dönemde, bu eksende inandırıcı bir çıkış veya yükseliş beklemek oldukça saf ve karşılıksız bir niyet olur.

Siyasete insanların gittikçe daha az ilgi göstermesine ve oy vermeme oranlarının artmasına vurgu yapan Chantal Mouffe 2005 yılında kaleme aldığı Siyasal Üzerine isimli kitabında şunları yazıyor: “Oy vermenin önemli bir duygusal boyutu vardır ve oy vermede söz konusu olan bir özdeşim meselesidir. İnsanların siyaseten eyleyebilmeleri için onlara kendileri hakkında, değerlendirebilecekleri bir fikir sunan kolektif bir kimlikle özdeşleşebilmeleri gerekir. Siyasal söylem, insanlara politikalar sunmanın yanı sıra, onlara deneyimlediklerini kavrayabilmelerine yardımcı olan ve gelecek için umut vaat eden kimlikler sunmalıdır.” (s. 33)

Kıbrıs’ın kuzeyindeki merkez sol partilerin dönüşümünü de Mouffe’un ortaya koyduklarıyla değerlendirmekte fayda var. Siyasi partilerin, özellikle 2004’ten bugüne, barındırdıkları kolektif kimlikler aşındı; merkezdeki partiler gittikçe aynılaştı ve bilhassa merkez soldaki partiler umut vaat eden kimlikler sunmaktan çok, mücadele ettikleri yapılara, değerlere ve kimliklere bürünerek karşıtlarına dönüştü. Mouffe yine aynı kitabında bu durumu şöyle açıklıyor: “Siyasal sınırlar bulanıklaştığında, siyasal partilerden soğuma gerçekleşir ve milliyetçi, dini ya da etnik özdeşim biçimleri etrafında başka türlü kolektif kimliklerin oluşumuna tanıklık ederiz.” Mouffe’un bahsettiği “başka türlü kolektif kimliklere” yazının ilerleyen kısmında değineceğiz; fakat CTP’si ile TDP’si ile hatta radikal sol siyaset hattında seyreden BKP ve YKP’si ile geleneksel yapıların -ki bugün bu yapıların hiçbiri topluma “umut vaat eden kimlikler” sunamamaktadır- artık bu durumu dert etmeleri gerekmektedir.

Öte yandan, UBP’nin neredeyse beton gibi kök tabanı korumasını, kktc denen olağandışı yapının; toplumsal kültürün, anlayışın ve davranışların mayasını oluşturduğunun bir göstergesi olarak okumak lazım. Kktc denen yapı, sadece taşeron bir devletten ve onun işlevsiz kurumlarından oluşmuyor; kktc aynı zamanda toplumsal bir organizma olarak da toplumsal ilişkiler içerisinde yeniden ve yeniden üretiliyor. Burada kendi beceriksizliğini toplum üzerine atarak “zaten bu toplum ganimetçi, bencil, çıkarcı bir toplumdur” diye kendi kendinden kaçan merkez solun konformist tepkilerinden bahsetmiyorum. Eğer bu organizmaya yönelik, onun taşıdığı değerlerin karşısına dayanışmayı, paylaşmayı ve toplumsallığı içeren değerlerde bir karşı-hegemonya kuramıyorsanız, yani toplumsal ilişkileri dönüştürmeye yönelik müşterekçi bir zemini yaygınlaştıramıyorsanız, o zaman “egemen” olanın değerleri de varlığını yoğunlaştırarak sürdürmeye devam eder. Bireyciliğin, dayanışmacılık karşısında galebe çaldığı; siyasal ve toplumsal ilişkilerin kaygan bir zeminde şekillendiği bir atmosferde, yapılması gereken şey, şikâyet etmek yerine bu atmosferin değişmesi ve dönüşmesi için gereken yeni araçları ve kurumları bulmak ve seferber etmektir.

Popülist Moment ve Halkın Partisi

Son yayınlanan anketler, aynı zamanda, Halkın Partisi’nin siyasetin merkezinde konumlandığını gösteriyor. Halkın Partisi ile ilgili daha önce bu derginin sayfalarında çeşitli yazılar çıktı. Konuyla ilgili sevgili Rafet Uçkan da değerli tespit ve yorumlarda bulundu.

Tekrara girmeden sadece Halkın Partisi ve Özersay’ın siyasal söylem ve pratiğinin, üzerinde şekillendiği zemini anlayabilmek için, önemli bulduğum Siyasal Üzerine kitabına burada yeniden başvurmakta yarar görüyorum: “Kolektif kimliklerin geleneksel partiler aracılığıyla ifade edilmelerinin mümkün olmadığı zamanlarda, başka biçimlerde ortaya çıkmaları kuvvetle muhtemeldir. Zayıflayan sol/sağ karşıtlığının yerine ‘halk’ ve ‘egemen çevreler’ etrafında şekillenen bir karşıtlık üzerine inşa edilmiş yeni bir biz/onlar ayrımı koyan sağcı popülist söylemde söz konusu olan budur. Siyasetin bireysel motivasyonlara indirgenebileceğini düşünenlerin aksine, yeni popülistler siyasetin her daim ‘onlar’a karşı bir ‘biz’ yaratmaktan ibaret olduğunun ve kolektif kimlikler yaratmayı gerektirdiğinin farkındalar. ‘Halk’ mefhumu dolayımıyla sundukları kolektif özdeşim biçimlerinin güçlü cazibesi bu yüzdendir” (s, 83)

Mouffe bunu yazığında yıl 2005’di. Avrupa ve dünyadaki merkez siyasetteki dönüşümü ve boşluklardan doğan popülist siyasal akımları gözlemleyerek bunları yazmıştı. Bugün Mouffe’un işaret ettiği akımlar, Avrupa’da ve dünyada siyasetin merkezinde yer almakta ve merkezi yeniden şekillendirmektedir. Yani gittikçe siyasette egemen olan haline gelmektedir. Bu durumun nereye evrileceği veya neyi dönüştüreceği ayrı bir tartışma konusu; fakat burada, tamamen benzeşmese ve dünyadaki popülist hareketlerle farklılaşsa da, doğdukları, beslendikleri ve geliştikleri zemin anlamında aynı bağlamda değerlendirilebilecek Halkın Partisi’nin de bu popülist momentin bir sonucu olduğunu ortaya koymak lazım. Parlamenter siyaset açısından, Halkın Partisi’nin, merkez siyasette kurucu ve belirleyici unsur haline gelmesi, popülist momentin Kıbrıs’ın kuzeyindeki yansımasına işaret etmektedir. HP’nin bir yandan piyasa ve sistem ile giriştiği, uzlaşıya ve mutabakata dayalı ilişki biçimi; diğer yandan ise eski-yeni temelinde şekillendirdiği onlar-bizler siyaseti, tam da inandırıcı ve umut vaat eden bir kolektif kimlik yaratma ihtiyacına denk düşmektedir. HP’nin siyaseti, karşıtlıkların bulanıklaştığı ve üzerinin kapatıldığı bir ortamda yol alabilecek bir siyasettir. Örneğin özel sektörde sendikalaşma mücadelesi, tam da emek ile sermaye odaklı bir çatışma ve karşıtlık alanıdır. HP’nin özelde sendikalaşmaya dair net bir tavrı yokken, bu konuda tabir-i caizse kaçak oynamaktadır.

Bundandır ki HP, ne zaman toplum içerisinde belli başlı kutuplaşmalar ve net tavırlar gerektirecek olaylar yaşansa, bocalamakta ve yalpalamakta, neredeyse tavırsız kalmaktadır. Aslında tam da siyaset ve toplum Mouffe’un bahsettiği “agonistik” bir zemine geldiğinde HP’nin de gerçek siyasal karakteri ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda HP için çıkmaz, ekonomik yapıdaki ve toplumsal-kültürel alandaki tahakküm ilişkilerindeki gerilimin artmasıyla normal zamanda üzeri kapatılabilecek fakat bir olay anında açığa çıkabilecek olan çıplaklık durumuyla yüzleşmektir.

 

Gelecek Var mı?

Parlamenter siyaset sol açısından her zaman sorunlu bir alan olmuştur. Özellikle kktc gibi bir yapıda parlamentoda siyaset yapmanın daha da büyük bir sorunsal olduğunu kabul etmek gerek. Sol eğer kktc’de parlamentoyu, “olağan dışı” koşulların ve bozuk bir makinenin yönetebilme aracı olarak görüyor, benimsiyor ve ilişkisini de bu bağlamda kuruyorsa, o halde daha başlamadan yenilmiş demektir. Çünkü varoluşsal kriz halinin olağanlaştırıldığı bir yapıyı yönetme iddiası, ister yeni ister geleneksel olsun, krizin, olağandışılığın ve bozuk makinenin bir dişlisi haline dönüşme anlamına gelir. Ki geçmişte de bu daha farklı sonuçlanmadı.

Fakat parlamento ile solun kurduğu ilişki, bir karşı hegemonya yaratma ilişkisi, yaşanan kriz ve olağandışılık durumunu çıplak hale getirme ve parlamento dışında kurulan mücadelenin organik bir uzantısı olarak algılanıyorsa o zaman anlamlı hale gelir. Bu da parlamento dışında hayata ne kadar nüfuz edildiği, mücadelenin ayaklarının farklı alanlara ne ölçüde yayıldığıyla ilgilidir. Hele de kktc gibi sahte bir yapının çatısı altında, kendini devlet yönetimine talip olmakla ve seçim kazanmakla sınırlayan parlamenter siyaset, sahte bir iktidarın peşinde koşmaktan başka bir şey yapmamış olur. Tam da bu noktada, kktc’de parlamentoda olma, sahte iktidarın bir dişlisi haline gelmekle değil, iktidarı dağıtmak ve toplumsal alanda yeniden inşa etmekle anlam bulur… Dolayısıyla uzlaşmacı ve mutabakatçı bir siyaseti değil, verili sınırları aşabilecek agonistik ve radikal bir sol siyasete ihtiyaç vardır.

Gelecek var mı? Özellikle de sol açısından inandırıcı ve arzu uyandırıcı bir özne yaratılabilecek mi? Bu soruların cevapları hayatın içerisinde şekillenecek ve keşfedilecek. Yarını bugünden kurmanın yolu, bir yandan hâlihazırda sahip olduğumuz toplumsal ve müşterek değerlerimizi koruyarak ve savunarak ama diğer yandan da üreterek ve ürettiğimizi paylaşarak gerçekleşebilir. Kıbrıs’ın kuzeyindeki karşı hegemonya da kültürel, ekonomik ve toplumsal alanlarda geliştirilecek üretim süreçleri ile örülebilir. Fakat burada altını çizmekte fayda var, CTP’nin üretim odaklı çıkışı, ilk etapta anlamlı ve kulağa hoş gelebilir. Herkes üretmeden var olunamayacağının farkındadır. Fakat burada yine hakikatten kaçış söz konusudur. Kıbrıs’ın kuzeyindeki tahakküm, ekonomi ve mülkiyet ilişkileri sorgulanmaksızın ortaya atılan üretim söylemi, belli bir noktadan sonra retoriğe dönüşmeye mahkûmdur. Kktc gibi bir yapının üretim değil, üretmeme üzerine kurulu olması su götürmez bir gerçek iken; bu yapıyı sorgulamayan ve üretimi karşı hegemonya bağlamında kurgulamayan bir siyaset inandırıcılıktan uzak olacaktır.

Solun parlamenter siyasetin ötesine taşması veya tersten söylersek, parlamenter siyasetin, solun yaşam alanlarında yaratacağı motivasyonun peşinden gelmesi gerekmektedir. Kktc’de sol siyasetin nefes alma ve motivasyon alanının merkezleşme değil, yerelleşme olması gerektiğini düşünmekteyim. Gaile’nin 387. sayısında yazdığım “Yeni Bir Stratejiye Doğru–2” makalesinde solun yeni bir zeminde siyaset üretmesi gerektiğine ve bu zeminin de yerelleşme olabileceğine değinerek, yapılması gerekenlere dair kısaca şunları sıralamıştım:

  1. Emek, dayanışma, üretim-tüketim ve dağıtım ağları oluşturmak, bunların koordinasyonunu ve motivasyonunu sağlayabilecek kooperatifler ağı inşa etmek.
  2. Yine ekonomik alanda müşterekçi bir siyaset güderek, devlet mülkiyeti ile özel mülkiyet dışında, ortak değerler zemininde yeni ekonomik alternatifler inşa etmek.
  3. Yönetimsel alanda, özgürlükçü belediyecilik anlayışı çerçevesinde merkezi iktidara alternatif olarak öz yönetim mekanizmaları inşa etmek.
  4. Parlamentoya girmeyi kökten reddeden değil, fakat siyasetinin merkezin parlamenter mücadele olmayan bir sol inşa etmek.
  5. Geleneksel orta sınıf siyasete sıkışan sol yerine; sendikasızlar, güvencesizler ve işsizler gibi yeni-işçi sınıfı (prekarya) içinde örgütlenmek, bu alanlara dair direniş ve mücadele ağları inşa etmek.

Bunun en doğru reçete olduğuna değil, yeni bir zemin ve mücadele hattı oluşturabileceğine inanmaktayım. Solun, sol kadroların kısa vadeli çözümler veya küçük küçük heveslerle değil, uzun vadeli bir inşa sürecine odaklanması gerekmektedir. Bu da artık Kıbrıs sorunundaki ya da kültürel, ekonomik alanlardaki ezberlenmiş söylemlerden, örgütsel ve bireysel hareket etme alışkanlıklarımızın beslediği konformizmden vb. ciddi bir kopuş iradesini ortaya koyarak gerçekleşebilir. Aksi taktirde “gelecek var mı?” sorusu, gittikçe uğuldayan bir sessizliğe karışıp kaybolacak.

 

Siyasal Üzerine, Chantal Mouffe – İletişim Yayınları.

Bu yazı ilk olarak Gaile Dergisinin 26 Mart tarihli 411. sayısında yayınlandı.

Çürüyen siyasette intikam dönemi – Hasan Yıkıcı

Çürüyen siyasette intikam dönemi – Hasan Yıkıcı

 

Kıbrıs sorunu bağlamında neredeyse tüm toplumsal kesimler kritik bir eşikten geçmekte olduğumuzu idrak etmiş durumda. Çözüm yönünde olumsuz bir sonuca varılması durumunda Kıbrıs’ın kuzeyindeki yapının bir dizi ciddi dönüşümler ve restorasyon girişimlerine uğrayacağı çok net. Bunun ne olacağına dair bir isim koymak için erken, umarız da öyle bir isim bulmak zorunda kalmayız ve geleceğimizi ve ortak mücadelelerimizi birleşik bir Kıbrıs zemininde şekillendiririz. Bu kritik eşiğe rağmen merkez-geleneksel sol partiler, toplumsal beklentilerden ve sorunlardan kendilerini nerdeyse tamamen soyutlamış bir durumda dar iktidar kavgalarında boğulmaya devam etmekte. Öyle ki, herhangi bir değer veya ilke ile değil, tamamen statü ve iktidar kavgalarıyla gündeme gelen kesimler, kendi siyasal ve varoluşsal intiharlarını da gerçekleştirmiş durumdalar.

 

Hepimizin malumu, TDP’deki iktidar ve statü kavgası günün sonunda TDP’den kopuşları getirmişti. Bu kopuşların sonucunda da Çakıcı liderliğindeki ekip TKP’yi yeniden kurarak uzun süre devam edecek olan bir siyasal miras ve intikam kavgasını başlattı. TKP’nin çok net bir şekilde herhangi bir toplumsal talep veya sol değer üzerinden değil, TDP liderliğinden intikam almak için kurulmuş olduğunu ifade edebiliriz.

 

TKP’nin kuruluşunun üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra ise, uzun süredir iktidar ve statü kavgaları ile gündeme gelen CTP’nin Mağusa ilçesindeki Ali Gulle, Sonay Adem gibi isimler de partilerinden istifa ettiklerini açıkladılar. Kurultayda seçilemeyen bu isimlerin kurultaydan sonra istifa etmeleri neredeyse tüm kesimlerde ‘koltuk gitti aşk bitti’ algısı yarattığı yetmezmiş gibi, istifalarından çok kısa bir süre sonra da TKP ile anlaştıklarını ve birlikte hareket edeceklerini açıkladılar. Ali Gulle, Sonay Adem gibi isimler CTP içinde sol kesimi temsil eden isimler gibi gözükseler de, bu isimlerin geçmiş pratiklerinin sol değil, neoliberal olduğu gerçeğini değiştirmez. Sonay Adem’in çalışma bakanlığı döneminde sosyal güvenlik sistemi neoliberal yapısal dönüşüm politikalarına uyumlaştırıldı, kadının yıpranma payı kaldırıldı. Kaldı ki bu kesimler de son zamanlarda CTP içinde sol değerlerle değil, Oktay Kayalp liderliğindeki ekip ile girdikleri iktidar ve statü kapma kavgasıyla gündeme geliyorlardı. Her iki kesim de birbirlerine karşı iktidar, statü arzusuyla, intikam ve hırs duyguları ile yaklaşıyordu. Günün sonunda bu iktidar kavgasını kaybedenler, yeni bir iktidar kavgası alanında kendilerini var etmeyi tercih ederek gerek siyasal, gerek ahlaki intiharlarının son dönemecini de geçerek kendi geleneklerinden statü ve intikam adına bir çırpıda vazgeçebileceklerini gösterdiler.

 

Bu iki örnekte gördüğümüz manzaranın kökeni, tam da uzun zamandır dile getirdiğimiz ve eleştirdiğimiz geleneksel merkez sol siyasetin çürüme ve iflasının bir sonucudur. Yıllardır, değerler, üretim ve toplumsal dönüşüm üzerinden değil de, iktidar olma, statü kapma ve ‘konjonktüre uyum sağlama’ zihniyeti, günün sonunda her tarafından çürümüşlük fışkıran bir siyaset yarattı. Bunu da yaratan bugüne kadar kendisiyle yüzleşmeyen, kendisini aşamayan ve kısır kavgalar içinde her gün biraz daha tükenen merkez sol partiler ve onların siyaset alışkanlıklarını sürdürenler oldu. CTP’de de TDP’de de partiden bir kaç kişinin ayrılması, bu partileri arındırmadı. Tam tersi, bu yapılar alışkanlıklarını ve kof siyasal kültürlerini zaman içerisinde katılaştırdı. Katılaşan zihniyetler ve pratikler de gittikçe dünyadaki, toplumdaki ve hayatın akışı içerisindeki değişimleri-dönüşümleri anlayabilme, yorumlayabilme kabiliyetinden eksildi. Sadece hitap ettiği alan bağlamında değil, kavrayabildiği dünya anlamında da gittikçe daraldı. Bu durum da kendi alanları içerisindeki küçük iktidar oyunlarını daha da itekledi. Daralan ve katılaşan mevzu aynı zamanda anlam arayışıydı da.

 

 

Günün sonunda aşırı katılaşmadan kaynaklı bir kırılma yaşandı. Katılaşan bir taraf yerinde dururken diğeri yerinden ayrıldı.

 

Fakat katılaşan şeyin kendisi hala ayakta. Çürüme! Dolayısıyla gerek TKP örneği olsun gerekse de CTP’den koparak TKP’ye geçenler olsun, TDP’de veya CTP’de bir temizlenmeyi-arınmayı sağlamayacak. Sonuçta oralardan kopan bireylerin edindikleri kültür, oralarda yeşermiş, kökleşmiş ve gelişmiştir. Yaşananalar merkez sol yapılardaki kültür, anlayış, işleyiş ve değersizleşmenin bir sonucudur. Bahsi geçen bireyler ve eylemleri çürümenin nedeni değil, birer sonucudur!

 

Toplumu dönüştürmeye, tahakküm ilişkilerini dağıtmaya ve bir özgürleşme pratiği sergilemeye dair gailesi olan solun, üretmesi, inşa etmesi ve kendisini sürekli olarak aşması gerekmektedir. Bunu yapamayan hareketler ve yapılar da gittikçe katılaşacak, kalıplaşacak ve değerlerden ziyade statü, iktidar ve intikam oyunları ile oyalanacak. Dolayısıyla bu çürüme ve kokuşma durumundan uzak kalmak için sol değerler zemininde üretmeli, ürettiğimizi örgütlemeli, inşa etmeli ve sürekli bir yüzleşme motivasyonu ile kendimizi aşmalıyız. Aksi taktirde alternatif yaratma mücadelesinde gerek siyasal gerekse de etik olarak geleneksel merkez öznelerin düştüğü ‘sağcılaşma’ sürecine düşülmesi kaçınılmaz olacaktır.

 

Hareket etme motivasyonunu intikam ve hınç duygularından alan, hayatın anlamını iktidar ve statü çatışmalarından çıkaran odakların siyasette de hayatta da başarılı olması söz konusu bile değildir. Bu tür kişiler, özneler veya odakların en iyi yaptıkları iş kendi kendilerini tüketmek ve yok etmektir. Artık hızlıca ölüme yüz tutmuş geleneksel merkez sol siyaset de, onun icracısı özneleriyle birlikte dizginlerinden boşalırcasına uçurumun dibine doğru düşmektedir.

 

Gerek son kamuoyu yoklamalarında, gerekse de toplumun genel eğilimlerden katı olanın buharlaştığı bir süreçten geçtiğimiz ortada. Fakat henüz sol adına yeni olanın da şekillenemediği, çabaladığı ama kendisini var edemediği bir süreçten geçmekteyiz. Zor olduğunun farkındayız, fakat sol siyasetin değerler ve üretim üzerinden yükselecek olan yeni kolektif öznesini kurmak zorundayız. Bunun sahici, inşa edici ve yaratıcı olması kaçınılmazıdır. Aksi taktirde buralarda nefes almak daha da zorlaşacak.

Bu yazı ilk olarak Gaile dergisinin 401. sayısında yayınlandı. 

 

Erkeklik tezahürleri – Hasan Yıkıcı

Erkeklik tezahürleri – Hasan Yıkıcı

Bugün 25 Kasım, kadına yönelik şiddete karşı mücadele günü. Uzun uzun kadın kurtuluş mücadelesinden veya kadınların uğradıkları ayrımcılıktan, şiddetten, tahakkümden bahsetmeyeceğim. Erkeklerin kadınların maruz kaldığı şiddetle ilgili ahkam kesmesi veya kadınlara nasıl mücadele edilmesi gerektiğini ‘öğretmesi’, bizzat erkeklerin toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinde kendi kendilerine biçtikleri misyon haline gelmekte.

 

Sendikada, partide, örgütte veya kamusal alanlarda kadınlar veya LGBTİ bireyler adına konuşan, kurtuluşlarını savunan ve nasıl mücadele edilmesi gerektiğini ‘öğreten’ erkekler boy göstermekte. Halbuki herhangi bir sendika toplantısında onlarca erkeğin arasında tek tük kadına rastlanır, partilerde kadınlara biçilen rol ve görev sokak sokak dolaşıp oy toplamak olur, örgütlerde kadınlardan çok erkekler feminist olur. Çünkü her yerde politik-pratik iktidar inşa süreçleri söz konusudur ve bu çoğunlukla erkekliğin inşasıyla da paralel gitmektedir.

 

Nasıl ki kadın doğulmuyor ama kadın olunuyorsa, bilinmelidir ki erkek de doğulmuyor, erkek olunuyor! Dolayısıyla mesele biyolojik olarak erkeklerin ne kadar feminist olup olmadığından çok, erkeklerin erkeklik durumu ve süreçleriyle ilgili olarak ne kadar yüzleşip yüzleşemedikleri, erkekliği sorgulayıp sorgulayamadıkları ve hayatlarını nasıl yaşadıklarıdır.

 

Şimdi kimse ‘ama’, ‘fakat’ veya ‘nedir be senin yazdığın’ demesin, hepimiz biliyoruz, hiç birimiz masum değiliz! Bunu kendimize söyleyerek başlayabiliriz…

 

*

 

Erkeklik ile iktidar/egemen olma iç içe geçiş süreçlerdir. Erkeklik iktidar/egemen olma durumundan güçlenirken, iktidar/egemen olmak da erkeklik tarafından şekillendirilir. Erkeğin toplumsal-kültürel olarak üzerine biçilen misyon güçlü olmak, başarılı olmak ve hakim olmaktır. Güçsüzlük, başarısızlık veya hakimiyetsizlik erkeklikle bağdaştırılmayan, kadına yüklenen ‘niteliklerdir’. Aynı zamanda akıl ve mantık da erkek de toplanırken, kadın duygusal, narin ve kırılgan olandır. Tüm bunlar da yaşadığımız toplumda, aklın, başarının ve gücün iktidarı oluşturmasıyla ilintili hale gelmektedir. Bunun yansımasını sadece ana akım kurumlarda, kamu kuruluşlarında, şirketlerde veya iş yerlerinde görmeyiz. Ev ve bir ilişki durumundaki gibi özel alanlarla da sınırlı bir iktidar-tahakküm ilişkisi değildir. Ne yazık ki, sistemle kavga halinde olan sendika, parti veya örgütlerde de ‘erkeklik’ süreçleri güçlü bir şekilde mevcuttur.

 

Sendikalar erkek sendikacıların hakimiyetindeki yapılarını yıllardır kıramadılar. Genellikle ana akım odaklardan yapılan propagandaya göre ‘kadıların erkeklerden daha iyi durumda’ olduğu ülkemizdeki sendika tarihide hali hazırdaki sendikaların yönetim kadrolarındaki kadın sayısının neredeyse iki elin parmaklarının sayısını geçmiyor oluşu, genel olarak sendikaların erkek liderliklerinin kadınlara yönelik olarak ‘bu işi yapabilecek niteliklerde olmadıklarını” düşünmeleri, toplumsal özgürlük ve eşitlik mücadelesi veren kurumların liderliklerinin durumunu ortaya sermektedir. Her ne kadar feminist mücadelede de aktif ve önemli bir konumda olan KTÖS başkanı Semen Saygun bu noktada anlamlı bir fark yaratsa da genel olarak sendikaların liderliklerinin erkeklerden de oluşması ve bunun kırılamaması hala geçerli bir gösterge.

 

*

 

Partilerde yıllardır kadınlar seçim dönemleri oy toplayacak olan parti kolları olarak kullanıldı. Son yıllarda olumlu-olumsuz kurumsal değişikliklere gidilse de hala kadınlara yönelik olarak geleneksel algı mevcuttur. Yönetimsel değişiklikler yapılsa da mesele erkekliğin kurumsallığı ile yüzleşebilmekten geçmekte. Feminizm kelimesini duyduğu anda tüyleri diken diken olan ve parti-sendikalarda bir statü sahibi olan solcuların azımsanmayacak kadar olduğunu düşündüğümüzde, meselenin burada feminizm değil, erkeklik ve iktidar olduğuna varırız. Ne yazık ki idealler ve değerler çoğu zaman iktidarı paylaşmama pahasına heba edilebiliyor.

 

*

 

Sadece kadınlar üzerindeki şiddet, baskı, hiçleştirme veya dışlama değil, aynı zamanda LGBTİ bireylerin varlığını kabul etmeme, en makulünün bile cümle içinde ‘ama’ ile veya ‘onlar da insan’ ile cümleler kurması ile tezahür edebiliyor erkeklik. Bunun en sıcak örneğini geçtiğimiz haftalardaki LGBTİ farkındalığını artırmaya yönelik reklam panosu meselesinde gördük. En demokrat geçinenler bile ‘kendi tercihini kendi yaşasın, bizim gözümüze sokmasınlar’ bile diyebilecek kadar erkeklik batağına saplanıp kalmış durumda olabiliyor. Halbuki burada da mesele kendinden farklı olanı kendi erkeklik ve iktidar durumuna bir tehdit olarak algılaması. Erkeklik sadece iktidar değil, aynı zamanda güvensizliktir de çünkü.

 

*

 

Sadece bunlar mı? Daha çok şey yazılabilir. Örneğin meyhane masalarında feminist erkeklerin içinden hortlatan erkeklik muhabbetleri, araya karışan küfürler, evde geleneksel ev içi iş bölümünün yeniden üretilmesi vs vs…

 

Bu satırların yazarının içinden hiç mi erkeklik hortlamıyor ve ev içi iş bölümünde tamamen eşitlikçi mi yaşıyor? Net, hayır!

 

Erkeklik sadece kadınlara veya LGBTİ bireylere yönelmiş yıkıcı bir şiddet değil. Evet, kadınlar veya LGBTİ bireyler kendilerinin dışından gelen bu şiddetle yüz yüze kalmaktalar. Fakat bu şiddetin bir boyutu daha var, o da erkekler. Şiddetin hem uygulayıcısı hem de uygulananı olarak. Erkeklik, yüzleşilemediği ve sorgulanamadığı sürece kadını veya LGBTİ bireyleri dışardan fakat erkeği de kendi içinden yıkmaya devam edecektir. Hiçbir erkek doğarken heteroseksüel olacak, kadınları baskı altına alacak, LGBTİ bireylere nefretle yaklaşacak veya başarılı, güçlü ve erk sahibi olacak diye doğmadı. Toplumsal, maddi, kültürel ve hayat pratikleri erkeği ‘adam gibi adam’ yaptı. Fakat bu adam gibi adam olma durumu altında erkek de ezildi, içinden çıkarttığı şiddetin kendisi de altında kaldı. Hakim ve egemen olan adına erkek kendine yönelik olan şiddeti giderek içselleştirdi, ruhsallaştırdı ve görünmez hale getirdi. Erkeklikte fail bizzat kurbandır. Toplumsal olarak kazanılan egemen olma istenci, kendi dışındakiyle beraber kendi içine de yönelen görünmeyen bir şiddeti doğurdu.

 

Öğrenilmiş cevapları bir kenara bırakıp sorular sormakla, fakat gerçekten içten gelen sorular sormakla erkeklik meselesiyle yüzleşmeye başlanabilir. Kadınların, LGBTİ bireylerin mücadelesi son 10 yılda ülkemizde ciddi farkındalıkların ve değişimlerin olmasına yol açtı. Fakat bunun tamamlayıcı bir unsuru da erkeklerin erkeklik süreçleri ile ve erkeklik mefhumu ile yüzleşebildikleri süreçler olacaktır. Evde, sokakta, partide, örgütte, kamusal alanlarda vs erkeklik durumlarını ne kadar bozup dağıtabilirsek, toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesine de o kadar katkı yapabilmiş olacağız.

Yeni Bir Stratejiye Doğru (2) – Hasan Yıkıcı

Yeni Bir Stratejiye Doğru (2) – Hasan Yıkıcı

Solun toplumsal bir projesi ve stratejisi olmaksızın ne kendisini, ne de yeni bir toplumsal düzeni var edemeyeceği tartışma götürmez bir gerçektir. Kıbrıslı Türkler söz konusu olduğunda ise bu sadece eşitlikçi, özgürlükçü ve sosyal adalete dayalı bir gaye değil, aynı zamanda toplumsal olarak özne olabilmekle de bağlantılı yaşamsal bir ihtiyaçtır. Kıbrıslı Türkler’in varoluş mücadelesi ile eşitlikçi, özgürlükçü ve sosyal adalete dayalı bir toplumsal düzen yaratımı mücadelesi birbirinin içine geçmiş, birbirini tamamlayan ve bütünleştiren bir zemini oluşturmaktadır.

Bundan dolayı yeni bir strateji sol açısından geçtiğimiz haftaki yazıda bahsettiğimiz geleneksel siyasal öznelerden ve söylemlerden kopuşla beraber hayat ile politikayı yeniden kaynaştıran, yeni/yeniden bir özneleşme sürecini de barındıracaktır. Bu da, gerek iktidar mekanizmaları ile gerekse de hayat süreçleri ile geleneksel ilişkilerin dışında yeni ilişkiler kuracak, araçları, kurumları ve yeni kolektif siyasal organizasyonların ihtiyacını getirmektedir. Artık tartışılması gereken solun bugüne dek programlaştırıp hayata uygulamaya cüret edemediği en temel alternetif sosyal politikaların ve potansiyellerin, kurucu sol bir strateji etrafında inşa etmek ve hayatın birer parçası haline getirebilmektir.

Buradaki gaile, bir reçete oluşturmak değil, soldan, kurucu bir hayat siyasetinin temel dayanak noktalarını keşfedebilmeye yönelik bir arayıştır. En iyi, en güzel ve en yeni bir stratejiye sahip olsa dahi, sol inşa edemediği sürece, toplumsal yalıtılmışlığı, söylemleri, sloganları, hazır cevap kalıpları ve çaresizliği altında ezilip ezilip kendi kendisini değersizleştirecektir. Yüksek siyasetin içine gömülmüş bir sol değil, yaşam süreçlerinin inşa edici gücü olarak sosyal bir sol için adımlar atmalıyız.

Sınırları aşmak
Parlamentarizmi merkezine alan, temel gayesi verili iktidar mekanizmalarında pozisyon kazanmak, yüksek siyaset yapmak ve sınırlarını ekonomik-sosyal ve yönetsel iktidarın sınırları ile belirleyen bir solun, ne kendisi için, ne de toplumsal fayda için ciddi bir getirisi olacaktır.

Daha da önemlisi, bu zemindeki siyasetin yukarda bahsedilen inşa sürecini de sırtlanacak potansiyele sahip olamayacağıdır.

Bu anlamda merkez sol veya sosyal demokrat olduğunu iddia eden CTP veya TDP gibi partiler ne bu kurucu potansiyele ve ufka sahiptir, ne de gerçekten öyle bir dertleri var mı yok mu bilinmemektedir.

Geçmiş deneyimlerin hepsi bize göstermiştir ki, parlamenter siyaset-iktidar ve sol üçgeninde sol özneler her zaman dönüştüren değil dönüşen, kurabilen değil yeniden kurulan ve en önemlisi inşa edebilen değil, yıkıma uğrayan olmuştur. Kaldı ki, eğer yukarıda ve geçen haftaki yazıda çizmiş olduğumuz kurucu ve inşa edici siyasal bir stratejiye sahip olunsaydı ve hali hazırda dayanak noktaları toplumsal ve sosyal inşa odakları olsaydı bugün bu partilerin durumu en azından böyle olmayabilirdi.

Merkez/parlamenter partiler içerisinde yaşanan mikro ölçekli iktidar kavgaları da makro ölçekte yaşanan yapısal dönüşümlerinin birer göstergesidir. Bu yapılara hayat veren harç, yeni bir toplumsal düzem kurma arzusu ve siyasal ufku değil, en küçüğünden en büyüğüne kadar iktidar kademelerinde pozisyon kapma motivasyonundan oluşmaktadır. Bundan dolayı örneğin CTP gibi bir partinin başına siyasal ufku geniş, iyi veya temiz birinin gelmesinin o partiyi kurtaracağına inanmak, sıvı çamurdan çiçek bahçesi yapılabileceğine inanmakla eş değerdir. Veya solda alternatif gibi sunulmaya çalışılan TDP gibi bir partinin, CTP içinde yaşadıklarından farksız süreçlerle gündeme gelmesi de aslında merkezde duran partilerin ne kadar da siyasal kültür anlamında birbirlerinin kopyası olduğunu göstermektedir.

Arızalı bir makinenin iktidarını ele geçirmeye yönelik bir siyaset beraberinde bununla ilişkili bir siyasi kültür ve alışkanlıkları da getirdiği, daha da getireceği çok nettir. CTP’de veya TDP’de yaşananlar, arızalı bir makine ile kurulan ilişkinin sonunda siyasetin de arızalaşması gibi siyasal kültürün ve alışkanlıkların da arızalı bir hale gelmesidir.

Bugün bu partilerle ilgili konuşulan şey siyasal programları veya stratejileri değil, kimin hangi makama sahip olacağı veya kimin kimi nasıl ‘yemek’ istediğidir, yani siyasi kültürün yansımaları! Kısacası arenada solcular ve liberaller, iyi sosyal demokratlar ve kötü sosyal demokratlar yoktur. Arenada iktidara ve iktidarın gücüne aşık olmuşların, statü kaygısı taşıyanların kavgası vardır.

Bu kavgaların kazananı olmamıştır, olmayacaktır da. Bu kavgaların tek olumlu ve toplumsal anlamda hayırlı yanı tarihsel bir sürece ivme katmaları, yani merkez siyasal öznelerin yıkımını hızlandırmalarıdır. Bundan dolayı solda olduğunu iddia eden merkez partilerin kendi sınırlarını, iktidarın sınırlarını aşabileceği ve alternatif haline gelebileceği oldukça şüpheli olmanın ötesinde, inandırıcı ve gerçekçi de değildir.

Sadece kendi içlerindeki veya ülke içindeki iktidar kavgalarından ve bu kavgalar içerisinde kaybettikleri siyasal meşruluklarından dolayı değil, aynı zamanda küresel bir eğilim olarak da merkez partilerin gerek yaşam süreçleri ile gerekse de neoliberalizm karşısında takındıkları ikircikli tutumun yansımalarından dolayı da alternatif olabilecekleri söylemi inandırıcı ve gerçekçi değildir.

Mesele merkez partilerdeki liderlik sorunu değil, bu partilerin gerek kadrolarıyla gerekse de yapısal yönleri ile tarihsel süreç içerisinde evrildikleri noktanın günün ihtiyaçlarına cevap ve alternatif üretebilecek, kurucu bir siyaseti inşa edebilecek bir noktada olmaması meseledir. Bu partiler için sorun liderlik değil yapısaldır!

Sol ve sol değerler adına bu partilere umut bağlamak veya yüksek beklentiler geliştirmek, yeni hayal kırıklıkları ve çöküntüler örgütlemekten başka bir şey değildir. Gerek reddediyoruz süreci, gerek Girne İnisiyatifi örneği gerekse de buna benzer hak mücadeleleri örnekleri, ister radikal olsun isterse de merkez olsun siyasal partilerin pozisyonlarına dair net bir tablo ortaya koymaktadır. Siyasal partiler yaşama dair sorunlara ve mücadelelere dahil olamayan, toplum ile arasındaki mesafe gittikçe açılan, yalıtılmış ve iktidar mantığı ile sterilleşmiş, sosyal meselelere sonradan dahil olmaya çalışan ve onlara katkı koyamayan yapılar haline gelmiştir.

Artık geçmişi ve nostaljileri tekrar tekrar üretme kolaylığına kapılmak değil, uzun vadeli ve kalıcı bir inşa sürecini örme zamanıdır.

 

İnşa etmek!

Yeni bir sol siyaset ihtimali, hayat ile politika arasına set örmeyecek, tam tersi hayat ile politikanın dinamik bir ilişki içerisinde olduğunu içselleştirmiş, bu yönde potansiyelleri keşfedebilmiş ve bunları kurumsallaştırmış bir yapılanma ile gelişebilecektir. Eşitlikçi, özgürlükçü, ekolojik ve sosyal adaletçi bir toplum projesi de yeni bir kolektif öznenin, yani siyasal alternatifin inşası ile mümkün olabilir. Bunun adı siyasal bir partidir. Fakat hali hazırda var olan örneklerdeki gibi değil, kendisini sosyal ve siyasal bir hareket olarak inşa edecek olan, sosyal ve siyasal olanı harmanlayabilecek, çoğulcu, katılımcı ve özyönetimci kolektif bir parti. Bu süreci şekillendirecek ve ilk etapta bahsedebileceğimiz temel noktaları ise gelecek sayılarda açmak üzere şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Ekonomik dayanaklar anlamında katılımcı, alternatif kooperatifçilik potansiyellerini gerçeğe dönüştürmek. Emek, dayanışma ve üretim-tüketim ve dağıtım ağları oluşturmak, bunların koordinasyonunu ve motivasyonunu sağlayabilecek kooperatifler ağı inşa etmek. Gerek ekoturizm, gerek kadın emeği, gerek tarımsal faaliyetler, gerekse de dijital teknolojiler alanında olsun, küçük bir ülke olmanın avantajlarıyla bu alanlarda kararlı bir irade ile ciddi işler yapılabilir. Bu, kuşkusuz ülke genelinde üretimden koparılmış bir toplum için tek ve mutlak alternatif değil, tam tersi üretim süreçlerine dahil olmanın ve bu süreçleri yaratmanın başlangıç noktasıdır.
  1. Yine ekonomik alanda müşterekçi bir siyaset güderek, devlet mülkiyeti ile özel mülkiyet dışında, ortak değerler zemininde yeni ekonomik alternatifler inşası. Bugün pek çok kurumun özelleştirilmesi karşısında sol ya katı bir şekilde devlet mülkiyetini savunmakta ya da liberal bir şekilde özel-devlet ortaklığına savrulmaktadır. Müşterekçi bir ekonominin dayanan noktası ise bu ikisinin de dışında bir alternatife dayanmaktadır. Bugün en güzel ve somut örneğini Dome Hotel sürecinde gördüğümüz, ne devletin ne de özelin, bizzat çalışanın ve üretenin yönetiminde bir işletme modeli. Bu model ne yeni bir modeldir ne de sonradan icat edilmiş bir modeldir. Tam da kökleri Karl Marx’ın eserlerine dayanan komünar bir modeldir. Sol’un artık üzerinde durması gereken model, ne inandırıcılığı olmayan devlet modelidir, ne de tam bir sömürü mekanizması olan özel sektör modelidir. Bunların dışında dayanışmacı, ekolojist ve öz yönetimci müşterek modellerdir.
  1. Yönetimsel alanda, özgürlükçü belediyecilik anlayışı çerçevesinde merkezi iktidara alternatif olarak öz yönetim mekanizmalarının inşa edilmesi, gerek bölgesel meclisler gerekse de kentlerde oluşacak halk meclisleri ile mahalli ve bölgesel sorunların siyasetinden, genel ülkesel siyasete ulaşacak, katılımcı ve özyönetimci alternatif bir yönetim mekanizmasını oluşturmak. Bunun adına basitçe Halk Meclisleri Konfederasyonu diyebiliriz. Kısaca hali hazırda işlevi ve niteliği çok net olan merkezi iktidara alternatif olacak bir yönetim ve iktidar mekanizmasını oluşturmaktan bahsediyoruz. Bunu Gaile’nin ilerleyen sayılarında daha net ve ayrıntılı bir şekilde işleyeceğiz.
  1. Merkezi iktidar ile solun kurduğu ilişkide kökten bir dönüşüm. Parlamentoya girmeyi kökten reddeden değil, fakat siyasetinin merkezin parlamenter mücadele olmayan bir sol. Bu anlamda parlamento ile ilişkiyi belirleyecek olan da parlamento dışında inşa edilecek olan süreçler ve yapılardır. Temel hedefi parlamentoya girip yukarıdan değişimler yapacak bir sol siyasal hareket değil, tam tersi merkezi iktidarı dağıtmaya yönelik aşağıdan halk meclisleri ile kurulacak ve inşa edilecek olanın bir uğrağı olarak parlamentoya girmeyi önüne koyan sosyal bir sol anlayış. Kısacası verili iktidar biçimleri içinde iktidar kavgası verecek olan değil, ikili iktidar biçimlerini yaratarak merkezi iktidarı dağıtmaya yönelik bir sol hareket.

Bu maddelere daha pek çok madde eklenebilir. Bunlar ne bir reçete ne de uyulması gereken mutlak doğrulardır. Yeni bir sol siyaset, her yönüyle iflas eden geleneksel ve ortodoks siyasal akımların geleneğinden koparak, yeni bir gelenek oluşturarak ve inşa ederek inandırıcı bir alternatif olabilir. Bunun için de ciddi ve uzun erimli bir çaba gerekmektedir. İhtimali, parlamenter siyasetin sınırlarında veya iflas eden geleneklerde değil, toplumsal olanın yeni potansiyellerinde ve zeminlerinde aramak lazım.

Bu yazı ilk olarak Gaile dergisinin 387. sayısında yayınlandı.

 

 

Yeni bir stratejiye doğru (1) – Hasan Yıkıcı

Yeni bir stratejiye doğru (1) – Hasan Yıkıcı

 

“Her şey kendince ne kadarsa varlığında direnmeye çabalar”

Spinoza

Kıbrıs’ı kuzeyindeki yönetim ve ‘iktidar’ mekanizmalarının toplamını arızalı bir makineye benzetebiliriz. Teknik anlamda arıza, makinenin özüne veya tasarlanışına içkin bir hadise değil, beklenmedik bir şekilde vuku bulan, dışarıdan gelen veya dış etkenlere bağlı olarak ortaya çıkan bir olaydır. Söz gelimi eğer bir makinenin bakımını düzenli bir şekilde yaparsanız makinenin arızalanma olasılığı da o kadar azalır.

Fakat kktc söz konusu olduğunda, arıza bu tanımın tam tersi olarak makineye içkin bir şey, makinenin özünde olan bir hakikat olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerek ekonomik gerekse de siyasal krizler normal bir makinenin arızalanması durumunda gün yüzüne çıkar. kktc gibi bir örnek söz konusu olduğunda ise kriz makinenin arızalanmasından dolayı değil, hali hazırda arızalı bir makine ile yol alınabileceği inancından kaynaklanmaktadır. Hiç kuşkusuz kusursuz bir makine veya arızalanmayan bir makine yoktur, olamaz da, ancak burada vurgulamaya çalıştığımız nokta makinenin tasarlanışının özünde arıza olmasıdır.

Siyasetin sonu

Kıbrıslı Türk sağının, arızalı makine ile kurduğu ilişki ile Kıbrıslı Türk solunun kurduğu ilişki birbirinden farklı dayanak noktaları barındırsa da, her iki ilişki biçimi ve niteliği de aynı bağlamda şekillenmektedir. Sağ’ın toplum projesi açık ve net, Türkiye’nin idaresi altında bu arızalı makineyi işleye bilecek kadar canlı tutmak! Sol ise bunun karşısında yeni ve alternatif bir toplumsal proje ve bunun stratejisini üretmeksizin bu arızalı makinenin yönetilmesine gözü kör bir şekilde talip oldu. Bugün sadece sağ açısından değil, sol siyasetin ve siyasetin kurumlarının meşruluk yitirmesinin ve yönetememe krizinin kökenleri tam da burada yatmaktadır. Arızalı makine ile kurulan ilişki günün sonunda bu ülkenin siyasetini de arızalı bir siyaset haline dönüştürdü. Ve özellikle de sol açısından tüm siyaset bizzat özneleri tarafından değersizleştirildi, gündelik hayatın ihtiyaçlarından koparıldı ve arızalı bir makinin dişlileri arasında iğdiş edildi.

Solun en önemli dayanak noktası verili güç ilişkilerinin dışında ve o güç ilişkilerini dönüştürmeye yönelik toplumsal bir proje olarak kendisini ve toplum kesimlerini var etmek ve dönüştürebilmek iken; bu en temel dayanak noktası hiçbir zaman oluşturulamadı. Solun kurucu potansiyelinin yerini iktidar ilişkileri içerisinde günü birlik, maddi çıkarlar ekseninde ve elitist bir siyasal kültür dolduruldu. Bugün bahsettiğimiz son tam da bu tarz-ı siyasetin sonudur!

Merkez ve geleneksel/parlamenter siyasal özenlerin yaşadığı meşruluk ve yönetememe krizi, bugüne kadar yapılan sol ve sağ geleneksel siyasetin de artık arızalı bir siyaset olduğunun anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Siyasetin geleceği açısından buradaki belirleyici nokta, bunun artık tamir edilemeyecek olmasıdır. Çünkü merkez ve geleneksel sol siyaset de söz konusu arızalı makinenin birer dişlisidir.

Artık yapılması gereken, siyaseti ve hayatı bir birinden ayrı değil, birbiri ile dinamik bir ilişki içerisinde kabul eden, merkezinde verili iktidar mekanizmalar değil, yaşam ve yeni potansiyellerine yer veren toplumsal ilişkiler ve biçimler üretmeyi hedef koyan müşterekçi bir sol siyaset için bu arızalı siyasetten kopuşu sağlamaktır.

Kriz ve kopuş

 

Etimolojik olarak Crisis sözcüğü Yunanca Krino kelimesinden türemektedir. Krino kelimesinin anlamı ise ayrıştırmak, seçmek, karar vermek ve hüküm vermek anlamlarına gelir. Yani kriz kelimesi esasen bir çöküntü veya çatışma durumu değil, geleceği belirleyecek bir kırılma noktası, öznelerin kaderleriyle yüzleşmek zorunda kaldığı bir dönüm noktası anlamına gelir.

Geleneksel-parlamenter ve merkez sol siyasal öznelerin durumu ve onların temsil ettiği siyasetin artık çok açık bir şekilde geleceğe dair kurucu bir alternatif toplum projesi gailesi olmadığı anlaşılmıştır. Kendi sınırlarını iktidarın sınırları ile belirleyen, siyasetini konjonktürel sınırlar içerisinde belirleyen, alternatif toplumsal proje ve strateji yaratımını iktidar mekanizmalarının yönetimi ile karıştıran ve kendi kendini aşamayan hiçbir sol hareket geçmişte olduğu gibi bugün de geleceğe dair umut verici ve inandırıcı bir seçenek olmayacağı gün gibi ortadadır. Bu noktada hem solun geleceği açısından, hem de toplumsal alanda şekillenen yeni siyaset bağlamında merkez ve geleneksel olandan soldan bir kopuş sadece bir ihtiyaç değil, aynı zamanda elzemdir de.

Arızalı siyasetten, hayat politikasına

Hayat ile politika arasında bir ayrışma veya alt üst ilişkisi yoktur. Ne hayat, ne de politika birbirinden bağımsız veya yabancı varlıklar değildirler. Tam aksine hayat ile politika arasında dinamik bir ilişki vardır. Politika kavramının kendisi kadim Yunanca’da polis (kent) ile demos (halk) kavramlarının birleşmesiyle meydana gelir. Politika kavramı halkın kent yönetimine katılması anlamında kullanılmaktaydı. Kuşkusuz siyaset tarihi içerisinde politika kavramı pek çok farklı açıklamalarla tanımlandı.

Fakat burada artık sol açısından da olmazsa olmaz olan bir değer söz konusudur. O da hayat ile politikanın arasına sınır çekilmemesi, yani yaşam süreçlerine yaşayanların katılması, belirlemesi ve yön vermesi.

Kısacası yaşamın üzerinde, yaşamı organize etmeye yönelik aşkın bir iktidar, politika ve özne değil, tamamen yaşam süreçlerinin bizzat onun özneleri tarafından şekillendirilmesi ve örgütlenmesini sağlayacak içkin bir politikaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu politikanın odak noktası ise devletin yönetimi değil, gerek ekonomik, gerek yönetimsel, gerekse de ekoloji odağında yeni toplumsal potansiyellerin yeni bir düzen yaratmaya doğur kurucu potansiyeli olmalıdır. Antonio Negri ve Michael Hard’ın çok net bir şekilde ifade ettikleri gibi “müşterek emek biçimleri aracılığıyla toplumsal ilişkileri ve biçimleri üretecek” olan, yaşam üzerindeki iktidara karşı alternatif bir öznelliği üretecek bir politika. Kısacası gücünü bir sömürü ve tahakküm aracı olarak devletten değil, yaşamın kendisinden alan kurucu bir politika!

Arızalı siyasetten kopuş ve yeni bir sol stratejinin temel öğesi ancak solun hayat üzerinde bir politika veya politika dışında bir hayatı değil, yaşam süreçlerinin örgütlenmesinde politikanın hayata içkin bir unsur olduğunu ve bunun da ayrıştırılamayacağını içselleştirerek oluşturulabilir. Bu da bizi artık solun temelleri günü birlik çıkarlara değil, değerlere ve o değerleri hayatın içinde hayatı dönüştürerek var edebileceği uzun erimli bir mücadele stratejisini yaratma noktasına getirir.

Yeni stratejinin uğrak noktaları

Toplumun yönetim mekanizmalarından, ekonomiye, ekoloji meselelerinden, emek süreçlerinin örgütlenmesine, toplumsal kimliklerden, sınıf ve yurttaşlık sorunlarına kadar değişen paradigma bağlamında solun yeni stratejisinin de yeni araçları, amaçları ve nasıl yapmalıya dair yeni cevapları olmalıdır. Delauze felsefenin yeni kavramlar üretilmesi olduğuna inanmıştır. Bu zeminde hareket edecek olursak rahatça politikanın da yaşamı örgütlemeye dair yeni kavramlar ve potansiyeller yaratımı olduğunu söyleyebiliriz. Tam bu noktada solun toplumsal projesi piyasa ekonomisi ve mevcut iktidar mekanizmalarının dışında ve onlara karşı –gerek etik ve moral değerleriyle, gerek politik ve ekonomik örgütlenmesiyle- yeni bir toplumsallık ve yaşam tarzının inşası için yeni bir yön belirlemelidir.

Kooperatifçilik, dayanışma ekonomisi, üretim, emek, dayanışma kolektifleri/ağları; halk meclisleri, özgürlükçü belediyecilik ve bunların oluşturacağı kurumsallaşmış yapı, ekolojik yurttaşlık, taban demokrasileri ve paylaşımı, dayanışmayı, sol değerler bağlamında etik bir yaşam tarzını üretecek eğitim ve kültür kurumları bu stratejinin üzerinde durması ve derinleştirmesi gereken uğraklardır. Tüm bunlar Gaile’nin ilerleyen sayılarında ele alınacaktır.

Bu fikirler kulağa çılgınca veya hayalperest olarak gelebilir. Tüm bunlar toplumu ve kurumlarını yeniden kurmaya dönük uğraklardır. Kolaycı veya kestirmeci çözümler değil, uzun erimli bir çaba gerektiren kalıcı bir zeminin yapı taşlarıdır. Çünkü kurumları teker teker gasp edilen, ekonomik-yönetimsel ve kültürel alanlarda yoksunlaştırılan Kıbrıslı Türkler’in varoluşu, hali hazırda artık kendilerine ait olmadığı tartışma götürmez kurumlar içerisinde asimile olarak, nesneleşerek değil, yaşam süreçlerinin öznesi olarak gerçekleşebilir. Bu da arızalı makinin iktidar ve tahakkümüne karşı, yaşamın yeni potansiyellerini keşfederek, yeni kurumlar ve alternatifler üreterek gerçekleşe bilir.

Bu yazı ilk olarak Gaile dergisinin 25.09.2016 tarihli sayısında yayınlandı.

 

Ütopya Neye Yarar?

Ütopya Neye Yarar?

Yazı yazmanın en zor kısmı sanırım ilk cümle için kalemi oynatmaktır.

Kafanızda kurduğunuz her şeyi bir kanallar açarak sayfalara aktarırsınız.

O ilk kanal da o ilk cümledir…

*

Aşık olduğunuz kişiye ilan-ı aşk etmenin çeşit türlü yönetimi olsa da yine de en zor kısmı sanırım ilk eylem halidir.

Karşılıklı konuşmak, yazmak, gözlerine bakmak, belki de sadece susmak!

Konuşurken, yazarak, gözlerinizden ve susuşunuzdan açılan bir kanal vardır…

İşte aşk da o kanaldan akar…

*

Yola çıkmanın en zor kısmı kendi yerleşikliğinden kopma ve ilk adımı atabilmedir.

Çünkü yola çıkan kişi, yazarın da dediği gibi yürümek isteyen kişidir.

Yürüyebilmek için de o ilk adımı atmak gerekmektedir.

O ilk adımdan itibaren ne varsa yerleşikliğimizden dağılmaya

Ve ne yoksa varacağımız yerden kurulmaya başlar…

Yani yürümek başlar. Yani şairin dediği gibi

“Yürümek;

yürümeyenleri

arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,

havaları boydan boya yarıp ikiye

bir mavzer gözü gibi

karanlığın gözüne bakarak

yürümek!..”

*

Ve her başlangıcın itici bir gücü vardır.

O güç olmadan ne o ilk cümle kurulabilir,

Ne aşka ne de yola çıkılabilir…

Cüret etmek!

Aşka, yola ve yeni bir sayfaya hayallerimizi döküp, hayatlarımıza serpiştirmek;

gittikçe yersiz-yurtsuzlaşan, geleceksizleştirilen ve yalnızlaşan hayatlarımıza!

Aşka, yürümeye ve yeni bir hayatı kurmaya cüret ediyoruz sadece!

Cüret ediyoruz, çünkü durdurduğumuz sürece yalanlar sarmalı içerisinde kaybolacağız!

Cüret ediyoruz, çünkü hareket etmeyenler zincirlerinin farkına varamazlar!

*

Kıbrıslı Türklerin durumunu en iyi izah eden kelimenin belirsizlik olduğunu söyleyebiliriz.

Ve bu belirsizlik içinde herkes günübirlik çıkarlar peşine düşmekte…

İlişkilerdeki derinlik ve nitelik erimesinin yerini akışkanlık ve saydamlık alıyor.

Bu durum sol siyaset ve mücadelelere ise sürekli bir kısır döngü, yeni ritüellerin oluşması ve gittikçe daralan bir ufuksuzluk olarak yansıyor.

Bir süredir gerek ekonomik, gerek sosyal gerekse de kültürel alanlarda gelişen saldırılara karşı kazanım elde etmek şöyle dursun, sağlam bir mücadele hattı da örülemediğinin herkes farkında.

Fakat kimse kendi bulunduğu mecrayı sorgulamadan, kendi hatalarını veya yanışlarını keşfetmeye çabalamadan, kendi yetersizliklerini ve bayağılıklarını görmeden ya suçun faturasını ‘bencil ve çıkarcı topluma’  kesiyor ya da hiçbir şey olmamış gibi bir sonraki mücadeleye hazırlık yapmaya başlıyor.

*

Artık bir gerçek vardır ki toplumsal muhalefetin sendikalarından partilerine kadar, statükoya karşı mücadele edenler kendi statükolarının rahatlığı içerisinde kaybolmuştur. Toplumsal muhalefet statükosunu en can alıcı damarı da konformizmdir. Sürekli bir ‘mış’ ve ‘muş’ gibi yapıp, verili muhalefet ilişkilerinin rahatlığına yaslanılmaktadır. Günü birlik siyaset, günü birlik yaşamlar ve günü birlik mücadeleler, iktidar arzusu içinde kaybolmalar, bugüne ufkunu ve ütopyasını yitirmiş soldan bir yıkım bıraktı.

Eski kuşakların ölü ruhlarını silkinip üzerimizden atma zamanıdır!

*

Peki ihtiyacını hissettiğimiz şey ne?

Ütopya!

Ütopya kelimesinin popüler anlamı ‘yok ülke’ ‘olmayan ülke’ olarak bilinir. Halbuki daha az bilinen eski Grekçe anlamında ‘eutopia’ iyi yer anlamına gelmektedir.

Yani buradan, şu an yaşadığımız yerden daha iyi bir yer.

Eduardo Galeano’nun unutulmaz bir paragrafı vardır.

“Ütopya ufuktadır… Ben iki adım ilerliyorum, o iki adım uzaklaşıyor, ben on adım ilerliyorum, o on adım geriye gidiyor… Sürekli ilerleyebilirim ama onu asla yakalayamam…. Öyleyse ütopya neye yarar? Yürümeye, yol almaya”

Şimdi ütopyasız bir mücadele, ütopyasız bir toplum, ütopyasız bir birey geleceği nasıl dönüştürebilir? Bugün ütopyasını konformizmin soğuk sularında yitirmiş bir toplumsal muhalefetin geleceğe vereceği şey nedir?

Ufuk çizgisine bakıp da hayal kurmayacağımız bir mücadele mücadele midir?

*

Alternatifsizlik krizi ve belirsizlikler içinde kahramanlar, kurtarıcılar ve tiranlar çıkar.

Bizlerin, gittikçe yersiz-yurtsuzlaştırılan Kıbrıslı Türklerin ihtiyacı olan şey yeni kurtarıcılar ve kahramanlar değil, kahramanlardan ve kurtarıcılardan kurtulmaktır.

Siyasette ve daha da özele inecek olursak sol içinde dengeler hızlıca değişirken, alternatifsizlik krizini aşmanın yolu ütopyaya yeniden sarılmaktan ve yeni bir örgütsel model oluşturmaktan geçmektedir.

Bireyciliğin, rekabetin, daha fazlaya sahip olma istencinin, pespayeliğin, bencilliğin ve daha çok mala sahip olma hırsının ön plana çıkartıldığı toplumsal ilişkiler içerisinde; dayanışmacı, ortaklıklara ve paylaşıma vurgu yapan, iktidar ilişkilerini dağıtmaya ve parçalamaya odaklanmış, insanlığın müştereklerini yeniden kazanmaya yönelik, etik bir sol kültürü öne çıkartmak gerekmektedir.

Alternatifsizlik krizi, ancak somut insan, toplum ve doğal yaşama dokunarak, yatay, katılımcı, çoğulcu ve özyönetimci bir mücadele kültürünün ürünü olacak yeni bir örgütlenme modeli ve kolektif özne ile aşılabilir. Toplumu ve toplumsal ilişkileri yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yani hayatın içinden müşterek bir dayanışma siyasetiyle dönüştürmek için yeni bir sol kültüre, dile ve siyasete ihtiyacımız var…

Bunun için de bir yandan iktidar ve tahakküm ilişkileri içinde gelişen güce meydan okurken öte yandan da geleceğin ütopyasını ateşli bir sabır ile bugünden yaratmamız gerekiyor. Şairin dediği gibi, korkulacak bir şey yoktu, çünkü her şey naylondandı!

Hasan Yıkıcı – dayanismanet.org

Kıbrıslı Türklerin Trajedisi

Kıbrıslı Türklerin Trajedisi

Henüz daha bir şok dalgasının etkisini üzerimizde taşırken yeni bir şok dalgasıyla daha karşılaşıyoruz. Suyun özelleştirilmesiyle başlayan sürece, Koordinasyon Ofisi süreci de ekleniyor. Türkiye’nin yıllardır yürüttüğü ekonomik, sosyal ve kültürel dönüşüm ve mühendislik politikaları sadece hızını arttırmıyor, aynı zamanda niteliği ve ağırlığını da kuvvetlendiriyor. Türkiye iktidarları için Kıbrıs’ın kuzeyinde ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda kendi egemen ideolojileri doğrultusunda hegemonya ve iktidar inşa edilmesi söz konusuyken, Kıbrıslı Türkler için ise süreç yavaş yavaş işleyen fakat gittikçe de  derinleşen bir yıkım zeminini şekillendiriyor.

Bu bağlamda on yıllardır tartışıla gelen ‘entegrasyon’ meselesi, doğrudan veya sözde yasal olarak değil, fakat gerek ekonomik, gerek kültürel gerekse de siyasal olarak dolaylı yoldan ve fiilen ciddi anlamda vücut bulmaya doğru evrilmektedir. Kulağa korkutucu gelebilir fakat insanlık tarihi sadece zafer kazanan ulusların, halkların veya yerel kimliklerin tarihi değil aynı zamanda kendi tarihini dönüştürme noktasında başarısız olup, zaman içinde kaybolan veya kültürel-siyasi-ekonomik olarak eriyen yerel kimliklerin, toplumların ve toplulukların da tarihidir. Kıbrıslı Türkler’in bugün içinden geçmekte olduğu eşik, tam da böyle bir gerçekliğe denk gelmektedir. Ekonomik alandaki yoksullaştırma ve özelleştirme, kültürel alanlardaki asimilasyon ve Koordinasyon Ofisi örneğinde olacağı gibi doğrudan müdahale edilerek şekillendirme, siyasal alandaki işbirlikçi ve uzlaşmacı merkez politik odaklar; bunların hepsi bir bütün olarak Kıbrıslı Türkler’in bugünü ve geleceği açısından muazzam bir yoksunlaştırma süreci yaratmaktadır. Bu bağlamda gerek ekonomik yapısal dönüşüm paketlerinin gerekse de kültürel ve sosyal asimilasyon politikalarının orta vadede, özellikle de bir-iki kuşak sonra nasıl bir yıkıma neden olduğunu yaşayarak göreceğiz.

Kurumlarından, ekonomisini şekillendirmekten, kültürünü özgürce yaşamaktan, siyasal alanda bağımsızca kararlar vermekten, üretmekten, geleceğinden ve geçmişinden yoksun bırakılmak! Geleneksel kktc rejiminin en güçlü ve önemli dayanağı, on binlerce asker, polis veya temsili demokrasinin kökleşmiş araçları değildir. Geleneksel kktc rejiminin en güçlü dayanağı 74’den günümüze yaratılan ‘suni refah’ dengesidir. Sendikalarından siyasal partilerine kadar 74’den bugüne şekillenen siyasal ve örgütsel yapılar da bu ‘suni refahın’ dengeleyici ve yeniden kurucu unsurlarıdır. 13. Maaş veya ay başı yaklaştıkça gündeme getirilen ‘maaş kriz’lerinde de bunun en çıplak biçimini görebiliyoruz. En temel haklardan ve emekçilerin yıl boyunca çalışıp da karşılığını almadıkları zamanın karşılığı olan 13.maaşın yıl sonu yaklaştıkça ‘uslu durmazsanız ödemeyik’ ha demesiyle sendikaların suyun özelleştirme sürecinde, özelleştirmesinin kendisini maaşları dert ettiği kadar dert etmemesi de söz konusu ‘suni refah’ düzenini, yani bu sahteliği yeniden üreten çıkışlardır.

Kıbrıslı Türkler’in en büyük trajedisi yaşadığımız trajedinin farkında olmayışı değil; tam tersi farkında olması fakat trajedisi ile uzlaşması, barışık yaşamasıdır.
Neredeyse herkesin kktc düzeninin mağduru olması fakat o mağduriyetle aynı zamanda uzlaşması, herkesin neredeyse her şeyden yakınması, şikayet etmez fakat bu marazi toplum halimizle de aynı zamanda hazcı bir ilişki kurması, herkesin sahtelikten şikayet etmesi fakat aynı zamanda herkesin de kendi içinde bir sahtelik taşıması, bu memleketin bizler tarafından yönetilmiyor olduğunun herkes tarafından bilinmesi fakat bunun bilinmesine rağmen kendi kendimizi kandırmakla barışık yaşamamız. Bu barış her geçen gün bir trajedi olarak bünyemizde büyümektedir lakin.

Bir yandan bolluk, refah ve maddiyat üzerine kurulu bir huzur algısıyla harmanlanan stabil bir toplum düzeni, diğer yandan da bu maddiyata dayalı bu toplum düzenini ciddi anlamda sarsmayacak şekilde kendi yaşamlarımız üzerindeki söz, yetki ve karar mekanizmalarından yoksun bırakılmamız, yani hiçleştirilmemiz. Her şeyin sahteleştiği bir ortamda, hakikatin ‘hiç’ olanda varolduğunu görebilmek ve bunu dönüştürebilmek için önce sahteleşen her şeyle aramıza mesafe koymamız, ondan kopmamız gerekmektedir.  Söz, yetki ve karar hakkımız için bir hesaplaşma söz konusu olacaksa bu elbet bizleri bugüne kadar gerçekten yönetenler ile yönetiyormuş gibi yapan işbirlikçilere yönelik olacak. Fakat bundan önce söz konusu sahtelik ile mundar olmuş benliğimizin özgürleştirecek noktasından virgülüne kadar bir öz hesaplaşmaya da ihtiyacımız vardır.

İhtiyacımız olan şey!

Türkiye’nin önemli aydınlarından Fikret Başkaya, ‘Başka bir uygarlık için manifesto’ kitabında alternatifsizlik krizinin ütopya yoksunluğundan kaynaklandığını ifade ederek şöyle yazmaktadır, “Eğer insan, kendi macerasına anlam katan bir ufuktan yoksunsa, temel insani ve evrensel değerleri önemsemiyorsa, zaten ‘eksik insandır’! Oysa yaratıcı ütopya, kimlik saplanmasını aşmayı, ileriye bakmayı varsayar.”(1) Bu alıntıyı eğer toplumsallık bağlamında düşünürsek, ütopyadan yoksun bir toplum geleceğini kurma ve şekillendirme gücünden ve arzusundan da yoksun demektir. Eğer Kıbrıslı Türkler olarak bizler kendi macerasına anlam katan bir ufuktan yoksun, temel insani ve evrensel değerleri önemsemeyen fakat sadece ‘suni refah’ düzeninin yarattığı sahteliklerle tatmin olmayı sürdürmeye devam edeceksek, ‘eksik toplum’ da olmaya devam edeceğiz. Bunu önleyecek ve değiştirecek olan şey ise köşe çekilerek toplumu kötülemek veya yermek değildir. Tam tersi ihtiyacımız olan şey ütopyacı bir aydınlanma hareketinin önünü açabilecek, sahtelikle hesaplaşabilecek tutarlı ve çoğulcu bir dayanışma hareketini inşa edebilmektir.

Tekçi özneden kolektif özneye

Gaile dergisinin 29 Mayıs 2016 tarihli 373. sayısında Serkan Tansel “Yeni bir paradigma arayışı, Ada’nın kuzey yarısında aklın sol yarısı” isimli yazısında, siyasetin değişen paradigmasına göndermeler yaptıktan sonra yeni bir politik örgütlenme ihtiyacını şöyle ifade ediyor: “Adanın kuzey yarısında siyasete olan güvensizlikten kaynaklanan önemli bir boşluğun olduğu aşikârdır. Bu boşluğu doldurabilmenin birinci koşulu, küreselleşme ile birlikte daha da etkin bir hale gelen neoliberal politikaların kuşatmasından kurtularak; özgürlük, eşitlik ve dayanışma gibi sol tahayyülün evrensel ilkelerinin günümüz dünyasına göre yorumlanmasıdır. Bu yorum, siyasi alanda diğer sağ ve merkezdeki yapılardan farklılaşmaya yol açarak toplumsal düzeydeki “hepsi aynı” algısının önüne geçilmesini sağlayacaktır. Aynı zamanda, siyasete olan güvensizlikten fayda sağlayan ve kendini teknokrasi üzerinden var eden, yeni merkez-sağ oluşumlarından önüne geçilmesine de olanak sağlayacaktır.” Tansel devamla yeni bir sol siyaset anlayışını tesis edebilmek için sağ siyasetin geleneğinde olan yeni tek adamcı liderlere değil, yeni bir politik özneye ihtiyaç olduğunun altını çizmekte.

Serkan’ın tespitlerine katılmakla beraber yeni bir politik özneyle ilgili olarak kısaca şunları ifade etmekte fayda var. Yine Fikret Başkaya’nın yukarda yaptığımız altısındaki kitapta ülkemizin solunu için de geçerli olan bir tespiti paylaşmakta fayda var. Başkaya kitabında şöyle diyor: “Devrimci politik örgütler daha kurulur kurulmaz kitleyle yabancılaşıyorlar ve bu öylece sürüp gidiyor. Bir tarafta halk adına, işçi sınıfı adına siyaset yaptığı varsayılan örgüt (parti), diğer tarafta politik sürecin dışına atılmış, pasif, edilgen kitleler… Örgütün kitleyi temsil ettiği varsayılıyor ama öyle bir şey mümkün değil. (…) temsil denen şey sorunludur ve hiçbir zaman gerçekleşme şansı da yoktur.”(2)
Başkaya devamla iradenin devredilmez olduğunu kaydederek, gerçek özgürleşmenin ve demokrasinin ancak doğrudan demokrasiyi hayata geçirebildiğimiz oranda mümkün kılınacağını yazmakta.

Bu bağlamda özellikle son dönemde Koordinasyon Ofisi’ne karşı gençliğin sergilediği mücadeleden öğrenecek çok şey var. Gözünü iktidarın fethine dikmiş, fakat sonradan iktidar tarafından fethedilen, geleneksel tekçi örgüt yapılarından vazgeçme; ve katılımcı, çoğulcu, yatay örgütlenme anlayışı ile ‘kolektif özneyi’ keşfederek ve inşa etme zamanıdır. İktidarı reddetmeden ama temel hedef olarak da iktidarı ele geçirme amacına saplanmadan iktidar olmadan da yaşamı dönüştürebilecek, yaşamın içinde karşı hegemonya ve iktidar alanları kurarak yayılabilecek yeni bir sol hareket, bizlere nefes aldırabilecektir.

 

 

Referanslar:
(1)Başkaya Fikret, Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto, sayfa: 236
(2) Başkaya Fikret, Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto, sayfa: 245

 

Hasan Yıkıcı – Gaile, 19 Haziran 2016