Restorasyon ve II. Cumhuriyet – Hasan Yıkıcı

Restorasyon ve II. Cumhuriyet – Hasan Yıkıcı

Restorasyon genellikle mimari literatürde kullanılan bir kavramdır. Kısaca yıkılmaya yüz tutmuş bir yapıyı onarmak anlamına gelmektedir. Kelime Latince restaurāre “(yıkılmış bir şeyi) yeniden ayağa kaldırmak” kökünden gelir. Fiil olarak evrimi ise Fransızca restaurer “onarmak, yenilemek” kavramıdır. Fakat restorasyonun olmazsa olmazları arasında sadece yeniden ayağa kaldırmak veya onarmak-yenilmek yoktur. Restorasyon aynı zamanda bir yapının aslına ve eski şekline zarar vermeksizin girişilen bir yeniden inşa ve yeniden ayağa kaldırma girişimidir. Dolayısıyla restorasyon yıkılmaya yüz tutmuş bir yapıyı aslına sadık kalınarak tekrardan ayağa kaldırmak, onarmak veya ıslah etmek olarak okumalıyız.

Önümüzdeki seçimlerin diğer seçimlerden ayırt edici noktalarından birinin de bu seçimin artık yıkılmaya yüz tutmuş, yozlaşmış ve çürümüş bir yapı olarak kktcnin tekrardan ayağa kaldırılması, onarılması ve ıslah edilmesine yönelik bir seçim olmasıdır. Özellikle Crans Montana çöküşünden sonra tüm merkez siyasetin üzerinde uzlaştığı nokta kktc olarak yolumuza devam edeceğiz noktasıdır. Fakat yine UBP-DP gibi partilerin dışında merkezdeki diğer partilerin de (CTP-TDP-HP) üzerinde uzlaştığı bir nokta daha var. O da kktcnin bu haliyle devam edemeyeceği. Bence seçimlerin esas ekseni de burada şekillenmekte. Tüm kesimlerde kktc üzerinde bir uzlaşı. Ayrım sadece eski usullerle mi gidileceği yoksa yıkılmış bir şeyi yeniden ayağa kaldırarak, onu yenileyerek mi? Bundan bir yıl önce söylemsel olarak HP’de cisimleşen restorasyon eğilimi bugün içerisine TDP-CTP gibi geleneksel merkez liberal-demokrat partileri de almış bulunmaktadır. Seçim gündeminin patlak vermesiyle birlikte restorasyon hareketi bağlamında saflaşmalar, eğilimler ve konum almalar daha netleşmekte ve bu hareket ivme kazanmaktadır. Üzerinde adı konulmamış bir uzlaşı ve görünmez bir ittifak var: kktcyi yeniden ayağa kaldıracağız, ‘birlikte çalışarak’, ‘hep birlikte’, ‘değiştirerek’!

Fakat yukarıda ne demiştik. Restorasyon sadece ayağa kaldırmak, yenilemek veya onarmak değil, aynı zamanda aslına-özüne veya bir yapıyı yapı haline getiren tarihsel değerlere sadık kalınarak yapılan bir ayağa kaldırma, ıslah etme girişimidir. İşte tam da bu noktada gelişmeleri değişim-dönüşüm potansiyeli olarak değil restorasyon hareketi olarak tanımlamak en anlamlısıdır. Çünkü ne HP, ne TDP ne de CTP –söylemlerinin apolitik olması bir yana- hiçbir suretle bu yapının özüne ve tarihsel hakikatlerine dair eleştirel bir tavır takınmamakta hatta onlara sadık kalacağı doğrultusunda adımlar da atmaktadır. Bu hakikatler nedir? Türkiye’nin askeri-sivil ve artık dini bürokrasisinin ada üzerindeki tahakküm düzeni ve çıkar ilişkileri.* Tam da bu noktada bu adı geçen partiler özenli bir sanatçı edasıyla yıkılmaya yüz tutmuş bu yapıyı, özüne sadık kalarak ince dokunuşlarla ıslah etmeye ve yeniden ayağa kaldırmaya söz vermektedir. Fakat gözden kaçan bir şey var. Sorun yapının yüzeyinde değil, tam da yapıyı içten içe çürüten tarihsel gerçeklerinde. Her ne kadar birbirlerinden farklılaşmaya çalışsalar da HP-TDP-CTP merkezde buluşan, restorasyon hareketinin üç farklı ayağını sembolize etmektedirler.

Önümüzdeki seçimler yeni kktc’nin ayni II. Cumhuriyetin fiili olarak şekillenmeye başlayacağı bir eşik olabilir. Her halükarda müesses nizamın kazanacağı ve dengeleri yerinden etmeden fakat yeniden şekillendirerek gelişecek süreçler bizi beklemektedir. Bu dengelere müdahale edebilecek, yerinden edecek veya dönüştürecek potansiyeller ne yazık ki etkin bir siyasal güç olarak kendilerini var edebilmiş değiller. Seçimlerde ise temsilleri yok ne yazık ki yok! Solun, emek güçlerinin ve bahsi geçen dengelere müdahaleyi hedeflemiş güçlerin olmadığı bir seçime gidiliyor. Sol anlamda seçimlerden bir şey beklememeli. Merkez partilerin restorasyon hareketi ile atak yaptığı, toplumsal muhalefet potansiyelinin geri çekilme eğilimi gösterdiği böylesi bir dönemde ne yapılabilir? Şimdilik sadece bu soruyu burada bırakalım. Belki de kendimize yönelik bu soruları çoğaltarak işe başlayabiliriz.

EK okuma:

II. Cumhuriyet’e doğru mu? – 13-Temmuz-2017

 

 

 

Advertisements

Seçim ve Bir Arzu Olarak İktidar – Hasan Yıkıcı

Seçim ve Bir Arzu Olarak İktidar – Hasan Yıkıcı

Pavlov’un köpeği misali seçim zilinin çalmasıyla birlikte kurtuluşu seçimlerde ve ‘iktidar’ olmakta görenler kuyruklarını sallamaya başladılar. Seçim kokusunun yayılmasıyla birlikte sosyal medyada seçim tarihi ‘afalanmaları’ üzerinden erkeklik patlaması bile yaşandı.

İktidarın ve iktidar mücadelesinin verildiği zeminlerden biri olan seçim meselesinin zehirleyici bir etkisi olduğu bilinen bir gerçek. Fakat sadece seçim olma ihtimalinin, ihtimali tarihi üzerinden bile böyle bir ‘erkeklik patlaması’, vakanın ne derece korkunç boyutlarda olduğunu gözler önüne sermekte.

İktidarı dışsal bir olgu olarak değil, içsel bir oluş olarak değerlendirecek olursak – ki böyle değerlendirmede fayda var – bunun adına kısaca iktidar zehirlenmesi diyebiliriz. Bizzat bire bir veya toplumsal ilişkilerimizde şekillenen sadece mağduru olduğumuz değil aynı zamanda da bizzat salgılayıcısı olduğumuz bir tür zehirlenme. Öyle ki bunun için illa siyasal iktidara sembolik olarak sahip olmak gerekmiyor, (ki kktc gerçekliğinde bu semboliklikten de öteye geçebilmiş değil) zaten onun kültürü, ideolojisi ve davranış kalıpları gündelik hayatın içerisine ve kişinin kimlik kodlarına sirayet etmiş durumda. Hayattaki tek derdi küçük küçük iktidar yapılanmaları içerisinde kendisine yer edinme olan ve seçimi de yapısal olana dokunmadan bu düzenden kurtuluşun adresi olarak tasarlayanlar, sürekli olarak aynı trajediyi yaşamaya mahkûmdur. Fakat bu trajedi tekrar ettikçe, trajedinin özneleri, üzüntü duyulacak kişiler değil, komik ve acınası bir hal almaktalar. Burada olan da bir iktidar arzusu değil, bir arzu olarak iktidar mefhumunu hayatın içerisinde sürekli kılınmasıdır. En küçük ve dar ilişkilerden, en büyük ve geniş ilişkilere kadar gelişen bir arzu! İktidar zehirlenmesiyle hesaplaşmaya niyeti olmayan kesimlerin sistemi değiştireceğiz çıkışları da, anlık seçim ‘afalanmaları’ içerisinde gülünç kalmakta. Öyle ki bu kesimlerin siyaseti de ülkedeki bariz veya gizli yapısal iktidar ve tahakküm ilişkilerine dokunmadan, yaratılan ‘serbest alan’ içerisinde küçük küçük iktidar oyunları ile avunmaktan öteye geçmiyor.

***

Şimdi çok teferruata girmeden bir kaç noktanın altını çizmekte fayda var:

  • Merkez muhalefet açısından –özellikle CTP ve HP- önümüzdeki seçim sürecinin temel dayanaklarından biri uzunca bir süredir şekillendirdikleri ahlaki bağlamda şekillenecek. Nedir bu ahlaki bağlam? Aslında çok net, kötüler gidecek iyiler gelecek ve sorunlar bitecek! HP de, onun popülist söylemi ve siyasetinden rol çalan CTP de kötüleri, hırsızları, kötü yöneticileri ve gelecek hırsızlarını iktidardan kovduktan sonra, iyilerin, halkçıların, iyi yöneticilerin ve üreterek yok olmayacakların iktidarı ile sistemi değiştireceklerini ve iyi bir yönetim ile halkın iktidarını tesis edeceklerini söylemektedirler. Bunca yıldır bizi yöneten kötülerden iyilerin hesap sorması!* Klasik biz ve onlar ayrımı ile karşıtlık üzerinden söylem üretme. Böylece hiçbir toplumsal çelişkiye, tahakküm ilişkisine ve memleketteki gerçek iktidar ilişkilerine dokunmadan, siyaset tamamen ahlaki bir zemine kaydırılmaktadır. Aslında yapılan çok net: siyaseti, ahlakın bulanık sularında boğmak ve toplumu da o suya dalmaya çağırmak. Bu taktik aslında 21.yy popülizminin klasik taktiği olup HP’den sonra anlaşılan CTP’de de benimsenmiştir. CTP liderliği merkezde barınabilmenin yolunun popülizmin taktiklerinden faydalanmaktan geçtiğini kavramış bulunmakta anlaşılan. Fakat her iki kesimin de sunduğu ahlaki reçete yüzeysel olmakla beraber, aynı zamanda dönüştürücü bir potansiyel de barındırmamaktadır. Kendilerini iyi-temiz ve kurtarıcı olarak gösterenler ile aslında kötü-yozlaşmış ve gelecek hırsızı olarak ilan ettikleriyle aynı kültürel ve ideolojik bağlam içerisinde hareket etmekteler. Bu ahlaki perspektifin sunacağı şey en iyi ihtimalle sistemin alt üst edilmesi değil, restorasyonu olur. Dolayısıyla bu seçim aynı zamanda popülizmler seçimi olacak.

 

  • İkinci noktaya gelecek olursak, tabii bu ahlaki varoluşu sembolize edecek, onun söylemsel icracılığını yapacak ‘liderlere’ ihtiyaç var. Bu liderler de ‘hoca’ vasfıyla ortaya çıktı. CTP’nin Tufan hocası, HP’nin Kudret hocası ve son zamanlarda eskiye nazaran sık sık karşımıza çıkan TDP’nin Asım hocası! Yukarıda saydığımız ahlaki çerçevenin kendisine uygun bedenlerde somutlaşması herhalde kaçınılmazdı. Dolayısıyla ‘hoca’ figürü, ahlaki bağlamın bedenselleşeceği, iyi, temiz, bilgili, güvenilir ve lider vasıflar karşılamaktadır. ‘Hoca’lar sadece ahlaki söylemlerin somutlaştığı bedenler değil, aynı zamanda geleneksel siyasetin figürlerinden farklı olarak, elitist bir lider kültünün de yaratılmasını sağlamaktadır. Çünkü buzlukçudan, hayvancıya, köylüden, şehirliye kadar siyasal figürlerin tümü toplumdaki konumları anlamında güvenilirliği ve inandırıcılıklarını yitirmiş durumdalar. Bu yeni ‘hoca’ kültü ile ise siyasetçiye dair toplumda tükenen güven ve inanç duygularını yeniden canlandırmaya çalışılmaktadır. Dolayısıyla önümüzdeki seçimler sadece popülizmler yarışı değil aynı zamanda da ‘Hocalar’ yarışı olarak da siyaset tarihimize geçecek.

 

  • Daha fazla uzatmadan üçüncü ve son uğrağımıza da uğrayalım. Bu ahlaki ve hoca imajı arkasında kocaman bir yalan durmaktadır. Ya da daha farklı söylemek gerekirse, bir yalanı kocaman ahlaki kalıplar ve imajlar arkasına saklayarak muhafaza edebilirsiniz veya ettiğinizi sanırsınız. Bu durumda da yarattığınız tek şey sadece bir algı yönetimi veya manipülasyon olur. Toplumu, yanlış hayatı doğru yaşamaya çağırırsınız.  Halbuki yanlış hayat doğru yaşanmaz. kktc denen mekanizma bir yönetim mekanizması değil, yönetilememe mekanizmasıdır. Türkiye’nin tahakküm ilişkilerini, o ilişkilerin burada yarattığı kolonyal siyasal-kültürel açmazları ve merkez siyasetin çıkmaz sokaklarını hangi ahlaki söylem veya pratik örtebilir? Bu olağan üstü yapıyı ve süregiden olağan üstü hali, olağan olarak kabul etmemizin istenmesi hangi ahlaki kritere sığar? Veya bu yapının yönetimine talip olmanın bir yalanı pişirip tekrar önümüze koymaktan ne farkı var?

Tam da burada kktc’de siyasetin ne işlevi var sorusu ortaya çıkmaktadır. Aslında bir pazarlama kampanyasından da farksız olan tüketime açılan ‘yeni’ler çürümüş ve geleneksel siyasetin ana hattını farklı sözcükler ve imgelerle doldurmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Dolayısıyla da bu seçimler yeninin sahneye çıktığı değil, eskinin yeni yüzüyle sahnede arz-ı endam ettiği bir süreç olacak! İşte tam da burada mesele siyasete iyi, güzel ve erdemli bir yaşamı sağlama aracı olarak başvururken bunu aynı zamanda hakikatten koparmadan yapabilmektir. Hiçbir siyasal ve toplumsal oluş hakikate ve onun çizdiği sınırlara rağmen var olmaz. Bundan dolayı bu seçim aynı zamanda merkez tarafından siyasetin bir ahlak siyasetine batırılacağı bir seçim olacak.

Ama sadece bu kadarla da değil. kktc denen ilişkiler bütünü, bireylerden ve toplumsal ilişkilerden bağımsız ve onlara aşkın bir şeymiş gibi ‘iktidar olununca değiştirilecek’ bir yapı değildir. O aynı zamanda bire bir ilişkilerden tutun da toplumsal alışkanlıklar ve davranış kalıplarımıza kadar sirayet eden içsel bir olgudur da. “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” fakat toplumsal olarak o yanlış ile uyum içerisinde olduğunuz sürece de hakiki bir yaşamın yolunu bulamayacağız. Dolayısıyla iyi ‘hocalar’ ve ekipleri iktidara gelecek ve ‘biz sistemi değiştireceğiz’ demek en büyük yalandır. Sistemi değiştirmek için önce onunla mücadeleye girişecek potansiyelleri harekete geçirmek ve alternatifler inşa etmek gerekmektedir. Bu ülkenin yazgısı yozlaşma ve yönetilememe olan kurumlarını ve devletini aşacak potansiyellerle sistem değişir.

Bu yazıya getirilebilecek en haklı eleştiri, makro düzeyde bir yazı olması olabilir. Fakat makro ile mikro veya bütün ile parça arasına çizgi çekmek artık o kadar da anlamlı değil. Çünkü hepsi tek bir bedende iç içe geçmiş durumda. kktc dediğimizde sadece parlamentosu olan ve talimatları Türkiye’den alan bir yapı değil, bu yapıyı da içinde barındıran toplumsal-organik bir makineden bahsedilmelidir. İşte seçim mefhumunu ve mücadeleyi de bu bağlamda tekrar düşünmenin sırasıdır! Ya bu olağan dışı hali yönetirmiş gibi yaparak yalan hayatlarda seçim kılarsınız ya da seçimi sistemle bir hesaplaşma alanına çevirir, yeni, alternatif kurucu potansiyelleri geliştirerek-inşa ederek normalleşen bu sürekli kriz halini derinleştirmeye ve çıplak hale getirmeye çalışarak hakiki bir hayatın izini sürersiniz. Aslında mesele çok açık: Yolu bulmak için yoldan çıkmak lazım!

*Özellikle CTP geçmişiyle hesaplaşmak veya inandırıcı bir özeleştiri vermek yerine geçmişi unutturmak ve yeni bir geçmiş inşa etmek çabasında olduğu çok bariz. Sadece biz onlar karşıtlığında kurduğu söylem bile sadece 2-3 yıl öncesini hatırlayacak olursak (UBP ile koalisyon) ne kadar samimiyetsiz bir söylem olduğu anlaşılır. Dolayısıyla önümüzdeki süreç aynı zamanda hafızayı diri tutmanın ve hatırlamanın da önemiyle geçecek bir süreç olacak.

 

Bu yazı ilk olarak gaile dergisinde, 22.10.2017 tarihinde yayınlandı.

 

Adı konulmamış entegrasyon – Hasan Yıkıcı

Adı konulmamış entegrasyon – Hasan Yıkıcı

Türkiye Başbakan Yardımcısı Recep Aktağ geçtiğimiz günlerde kktcyi ziyaret etti. Akdağ’ın ziyaretleri, AK Parti KKTC temsilciliğinin açılması ve Türkiye seçmenlerin sayısını vermesi çeşitli tepkilere neden oldu. Fakat bence en fazla dikkat çeken nokta, Yapısal Dönüşüm Programı II. Gözden Geçirme Toplantısı’nda –ki buna neoliberal uyum programı da diyebilirisiniz- yaptığı konuşmada kullandığı dildi. Bilindiği gibi dil, zihin dünyamızdakileri ifade etme aracıdır. Fakat dilin işlevi sadece bundan ibaret değildir, dil ile ilişkileri şekillendiririz, anlamlar yaratırız, dil ile yeni dünyalar yaratırız, dil ile özgürleşir veya tahakküm bağlamlarını inşa ederiz.

Akdağ’ın basında da ön plana çıkan cümleleri şöyle: “Mesafe almışız ama çok daha hızlı ve etkin bir şekilde ilerlememiz gerekiyor”, “”Ortaya bir hedef koymuşsak, herkes görevlerini yapmak zorunda. Yapmayacaksak hedef koymamalıyız”, “Çok daha hızlı ve etkin olmalıyız”, “22 faaliyette ilerleme sağlamışız ancak 46 faaliyette henüz arzu edilen ilerlemeyi sağlayamamışız”, “Yapısal reform ve alt yapı yatırımları devam edecek. Ocak 2018’de yapılacak değerlendirmede çok daha iyi bir noktaya ulaşacağımıza inanıyorum. Suyun ulaşamadığı her yere ulaşmasını ve sulama projesinin tamamlanmasını önemsiyorum. Sağlık yatırımlarını ve hastaneleri önemsiyorum. Elektrik getirilmesini ziyadesiyle önemli görüyorum.”

Tüm bu cümlelerde doğrudan ifade edilen ve verilmek istenen mesajların dışında bir de dolaylı olarak ifade edilen ve doğrudan verilmek istenen mesajın çok daha ötesinde ve çok daha geniş anlamıyla başka bir mesaj daha vardır. Akdağ, oldukça naif bir kibirle figüranlarına hangi noktalarda başarılı olup olmadıklarını ifade ederken aynı zamanda kamuoyuna, esasta siyasal erkin kimin elinde olduğunu, bu memlekette esasen kimin sözünün geçtiğini de kayıtlara düşmekteydi.

Bir yandan da Akdağ, parlamentoya talip ve bu ülkeyi iyi yöneteceğine dair sözler veren siyasal odaklara, bu rejimin kırmızı çizgilerini, sınırlarını hatırlattı. İşte tam da bu bağlamda “biz iktidara geldiğimizde”, “üreten yok olmaz”, “iyi yöneticilerle iyi yönetim” vb. ile başlayan muhalefet serzenişleri yaşadığımız gerçekliğin üzerini örtemeyecek kadar basiretsiz kalmaktadır. Örneğin Birikim Özgür’ün geçen hafta Aysu Basri’nin programında “Türkiye’nin dayatması yoktur” demesi ile Halkın Partisi’nin “Türkiye ile eşit ilişkiler” söylemi, Akdağ’ın “Mesafe almışız ama çok daha hızlı ve etkin bir şekilde ilerlememiz gerekiyor” cümlesi veya “Yapısal reform ve alt yapı yatırımları devam edecek. Ocak 2018’de yapılacak değerlendirmede çok daha iyi bir noktaya ulaşacağımıza inanıyorum” beklentisi içinde eriyip gitmektedir.

Meclis açılıyor, herkes seçimlere odaklanmış durumda. Sırf sahte bir iktidarın koltuklarına oturmak için, hakikatin yadsınması veya o yokmuş gibi davranılması, ortaya konan siyasal hedef ve söylemlerin de ne kadar değişken ve duruma göre eğilip bükülebilir olduğunun bir göstergesidir. Eğilip bükülmelere, apolitik sloganlara, yeni bir ulus yaratma tahayyüllerine çokça rastlayacağız. Yalanlara, pişkinliklere, iki yüzlülüklere, sırf bir dönem daha milletvekilliği yapabilmek için hiç olmadık itici şirinliklere rastlayacağız.

Belirsizliğin belirgin olduğu, müesses nizamın sabit kaldığı ve onun önünde dizilenlerin de gülücükler dağıttığı bir döneme giriyoruz ki, sık sık konuşulmayanı konuşmaktan, yazılmayanı yazmaktan ve eylenmeyeni eğlemekten başka hiçbir şansızım yok!

Ada’nın kuzey yarısında adı konulmamış entegrasyon koşullarının olduğunu herkes biliyor. Türkiye kktcyi ne resmi anlamda kendisine entegre eder ne de kktcden elini ayağını çeker ve burada ‘bağımsız bir Türk Devleti’nin kuruluşunu ister! kktc Türkiye için uluslararası arenada ciddi bir koz, coğrafi anlamda ise kültürel, politik ve stratejik olarak ‘anlamlı’ bir periferidir. Türkiye’nin daha da ötesinde uluslararası güçler de burada kontrolsüz bir belirsizliği değil, kontrollü bir belirsizliği tercih ederler.

Fakat kimse bunu kamusal anlamda ifade etmiyor veya siyasetini-hedeflerini-strateji ve taktiklerini bu hakikat üzerinden şekillendirmiyor. Hakikatin bilinmemesi veya farkına varılmaması veya bu yönde bir çabasının olmaması siyasal olarak yanılsamalara, etik olarak da kötü bir yaşama yol açabilir. Fakat hakikatin farkında olunması ama sanki de o yokmuş gibi davranılması, yani sürekli olarak onu unutmaya ve unutturmaya dair bir çaba ise en basit ve hafif bir manayla, sefil bir varoluş biçimidir. Bize de sunulan bu sefillik içerisinde tercihlerde bulunarak, demokratik vazifemizi yerine getirmek, kendi kendimizi yönettiğimiz sanrısına kapılmak ve susmak! Siyasal, bireysel ve toplumsal konformizmlerle tatmin olmak!

Bu rejimin sınırlarını kendisine dert edinmeyen, kırmızı çizgilerde gezinmeyi ve o çizgileri aşındırmayı çabalamayan herhangi bir siyaset, ürettiğini zannederek yok olur veya evin önünü süpürürken yan kapıdan gelen kirlerle ne yapacağını düşünür. Her zaman Türkiye’nin gölgesinde, ezik bir siyaset üretir. Tahakküm ilişkileri ile baş etmeye çalışmaktansa, kendi küçük yalan dünyası ile baş etmeyi tercih eder. Küstahlık, bu yalanın kurtuluş yolu olduğunu söylemekte, basiretsizlik ise bu yalanın karşısına hakiki bir varoluş seti örememekte. Yani hep küstah hem basiretsiz. Küstah bir basiretsizlik bizi nereye kadar götürebilir ki?

Peki ne yapmak lazım? Bunun bir reçetesi yok, en azından bu satırların yazarında yok. Gerek sol siyaset gerekse de Kıbrıslı Türklerin geleceği açısından odaklanılabilecek noktaların bugüne kadar keşfedilmemiş veya keşfedildiyse de iktidarlar bağlamında şekillendirilmeye çalışılan içsel potansiyellerin yeniden keşfedilerek inşa edilmesi, öz yönetim odaklı yeni yaşam, paylaşım ve varoluş alanları yaratmak olabileceğini düşünebiliriz.* Bu da beraberinde bugüne dek sorun etmediğimiz bazı şeyleri artık sorun etmemizi gerekliliğini getirir, mesela ulus devlet gibi, mesela parlamentonun işlevi gibi veya siyasal ve kültürel konformizmimiz, temsili demokrasi ve geleneksel siyasal özneler gibi! Ayrıca sürekli marazi, şikayet eden ve hüzün üreten alışkanlıklarımızın yerine, böyle bir keşif coşku, sevinç ve motivasyon gibi yaratıcı güçleri de devreye sokacaktır.

Eğer adı konulmamış entegrasyona karşı mücadele edeceksek yeni bir paradigmaya ihtiyaç duyuyoruz demektir. Yeni bir paradigmayı de merkez ve geleneksel siyasetlerin alışkanlıklarıyla değil, kendi içkin potansiyellerimizi ve özgünlüklerimizi yeniden keşfederek yaratabiliriz.

 

*Mesela ülkenin en güçlü eğitim sendikalarından olan KTÖS, laiklik vurgusunu Dr. Küçük’ün mezarına çiçek bırakarak yapmakta. Fakat hiçbir şekilde din kursları olsun veya olmasın, belli aralıklarla-düzenli olarak alternatif özgür eğitim kolektifleri kurmak için çaba göstermez. Kendilerine solcu diyen belediyeler, küçük küçük iktidarlar ve imparatorluklar yaratmaktansa, halkın doğrudan kararlar üretebileceği ademi merkezi, katılımcı ve temsili demokrasiye alternatif olabilecek yatay halk meclisleri oluşturmak için veya ekolojik alanlar yaratmak için çaba harcamazlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Direnebilme Potansiyelimiz, Popülist Moment ve Sol – Hasan YIKICI

Direnebilme Potansiyelimiz, Popülist Moment ve Sol – Hasan YIKICI

 

hasanykc@gmail.com

 

Kıbrıs sorununda müzakere masasının çökmesi ile yaklaşık iki yıldır yaratılmaya çalışılan güven ortamı da birdenbire toz duman içerisinde kaldı, dağıldı. Erken seçim tartışmaları, muhalefet açısından boşluğa salvo sallamakla, UBP-DP hükümeti için ise kaleye gol atmakla sonuçlandı. Bunlar yaşanırken ise, hayatın içerisinde toplumsal, ekolojik ve ekonomik sorunlar katlanarak artıyor, bireylerin yaşama uğraşısı gittikçe daralan bir alanın içerisinde sıkışıyor. İnsanların gündelik hayattaki dertleri ve arzuları ile yüksek siyasetin gündemi arasındaki açı gittikçe açılıyor. Geleneksel öznelerin sürdürdüğü merkez politika ile gündelik hayat arasındaki ilişki, bir yandan günü kurtarmaya yönelik kısa vadeli çözüm arayışları ile yüzeyselliği, diğer yandan ise bu yüzeysellik içinde sorunların bağlamından ve kapsamından yabancılaşmasını barındırıyor. Bunun yanında toplumun, siyasetle ve merkez öznelerle kurdukları ilişki de değişip dönüşüyor.

Son yayınlanan anketlerin iki ortak noktası var. Bunların en göze çarpanı, oy vermeyecekler ile kararsızların oranının geçen yıllar göz önüne alındığında artmış olması. Bir diğer önemli husus ise merkez sol partilerin oylarının ciddi bir şekilde düşmüş olması. Kuşkusuz seçim sath-ı mailine girildiğinde bu oranlar değişecektir, fakat genel tabloda ciddi bir dönüşüm olmasını kısa vadede beklememek lazım. Geleneksel siyasal özenlerin, yani siyasi partilerin, gerek siyasal olarak, gerek politik kültür olarak gerekse de yaşamı dönüştürme potansiyellerini kaybetmeleri anlamında merkez sağ partilerle aynılaştıkları bir dönemde, bu eksende inandırıcı bir çıkış veya yükseliş beklemek oldukça saf ve karşılıksız bir niyet olur.

Siyasete insanların gittikçe daha az ilgi göstermesine ve oy vermeme oranlarının artmasına vurgu yapan Chantal Mouffe 2005 yılında kaleme aldığı Siyasal Üzerine isimli kitabında şunları yazıyor: “Oy vermenin önemli bir duygusal boyutu vardır ve oy vermede söz konusu olan bir özdeşim meselesidir. İnsanların siyaseten eyleyebilmeleri için onlara kendileri hakkında, değerlendirebilecekleri bir fikir sunan kolektif bir kimlikle özdeşleşebilmeleri gerekir. Siyasal söylem, insanlara politikalar sunmanın yanı sıra, onlara deneyimlediklerini kavrayabilmelerine yardımcı olan ve gelecek için umut vaat eden kimlikler sunmalıdır.” (s. 33)

Kıbrıs’ın kuzeyindeki merkez sol partilerin dönüşümünü de Mouffe’un ortaya koyduklarıyla değerlendirmekte fayda var. Siyasi partilerin, özellikle 2004’ten bugüne, barındırdıkları kolektif kimlikler aşındı; merkezdeki partiler gittikçe aynılaştı ve bilhassa merkez soldaki partiler umut vaat eden kimlikler sunmaktan çok, mücadele ettikleri yapılara, değerlere ve kimliklere bürünerek karşıtlarına dönüştü. Mouffe yine aynı kitabında bu durumu şöyle açıklıyor: “Siyasal sınırlar bulanıklaştığında, siyasal partilerden soğuma gerçekleşir ve milliyetçi, dini ya da etnik özdeşim biçimleri etrafında başka türlü kolektif kimliklerin oluşumuna tanıklık ederiz.” Mouffe’un bahsettiği “başka türlü kolektif kimliklere” yazının ilerleyen kısmında değineceğiz; fakat CTP’si ile TDP’si ile hatta radikal sol siyaset hattında seyreden BKP ve YKP’si ile geleneksel yapıların -ki bugün bu yapıların hiçbiri topluma “umut vaat eden kimlikler” sunamamaktadır- artık bu durumu dert etmeleri gerekmektedir.

Öte yandan, UBP’nin neredeyse beton gibi kök tabanı korumasını, kktc denen olağandışı yapının; toplumsal kültürün, anlayışın ve davranışların mayasını oluşturduğunun bir göstergesi olarak okumak lazım. Kktc denen yapı, sadece taşeron bir devletten ve onun işlevsiz kurumlarından oluşmuyor; kktc aynı zamanda toplumsal bir organizma olarak da toplumsal ilişkiler içerisinde yeniden ve yeniden üretiliyor. Burada kendi beceriksizliğini toplum üzerine atarak “zaten bu toplum ganimetçi, bencil, çıkarcı bir toplumdur” diye kendi kendinden kaçan merkez solun konformist tepkilerinden bahsetmiyorum. Eğer bu organizmaya yönelik, onun taşıdığı değerlerin karşısına dayanışmayı, paylaşmayı ve toplumsallığı içeren değerlerde bir karşı-hegemonya kuramıyorsanız, yani toplumsal ilişkileri dönüştürmeye yönelik müşterekçi bir zemini yaygınlaştıramıyorsanız, o zaman “egemen” olanın değerleri de varlığını yoğunlaştırarak sürdürmeye devam eder. Bireyciliğin, dayanışmacılık karşısında galebe çaldığı; siyasal ve toplumsal ilişkilerin kaygan bir zeminde şekillendiği bir atmosferde, yapılması gereken şey, şikâyet etmek yerine bu atmosferin değişmesi ve dönüşmesi için gereken yeni araçları ve kurumları bulmak ve seferber etmektir.

Popülist Moment ve Halkın Partisi

Son yayınlanan anketler, aynı zamanda, Halkın Partisi’nin siyasetin merkezinde konumlandığını gösteriyor. Halkın Partisi ile ilgili daha önce bu derginin sayfalarında çeşitli yazılar çıktı. Konuyla ilgili sevgili Rafet Uçkan da değerli tespit ve yorumlarda bulundu.

Tekrara girmeden sadece Halkın Partisi ve Özersay’ın siyasal söylem ve pratiğinin, üzerinde şekillendiği zemini anlayabilmek için, önemli bulduğum Siyasal Üzerine kitabına burada yeniden başvurmakta yarar görüyorum: “Kolektif kimliklerin geleneksel partiler aracılığıyla ifade edilmelerinin mümkün olmadığı zamanlarda, başka biçimlerde ortaya çıkmaları kuvvetle muhtemeldir. Zayıflayan sol/sağ karşıtlığının yerine ‘halk’ ve ‘egemen çevreler’ etrafında şekillenen bir karşıtlık üzerine inşa edilmiş yeni bir biz/onlar ayrımı koyan sağcı popülist söylemde söz konusu olan budur. Siyasetin bireysel motivasyonlara indirgenebileceğini düşünenlerin aksine, yeni popülistler siyasetin her daim ‘onlar’a karşı bir ‘biz’ yaratmaktan ibaret olduğunun ve kolektif kimlikler yaratmayı gerektirdiğinin farkındalar. ‘Halk’ mefhumu dolayımıyla sundukları kolektif özdeşim biçimlerinin güçlü cazibesi bu yüzdendir” (s, 83)

Mouffe bunu yazığında yıl 2005’di. Avrupa ve dünyadaki merkez siyasetteki dönüşümü ve boşluklardan doğan popülist siyasal akımları gözlemleyerek bunları yazmıştı. Bugün Mouffe’un işaret ettiği akımlar, Avrupa’da ve dünyada siyasetin merkezinde yer almakta ve merkezi yeniden şekillendirmektedir. Yani gittikçe siyasette egemen olan haline gelmektedir. Bu durumun nereye evrileceği veya neyi dönüştüreceği ayrı bir tartışma konusu; fakat burada, tamamen benzeşmese ve dünyadaki popülist hareketlerle farklılaşsa da, doğdukları, beslendikleri ve geliştikleri zemin anlamında aynı bağlamda değerlendirilebilecek Halkın Partisi’nin de bu popülist momentin bir sonucu olduğunu ortaya koymak lazım. Parlamenter siyaset açısından, Halkın Partisi’nin, merkez siyasette kurucu ve belirleyici unsur haline gelmesi, popülist momentin Kıbrıs’ın kuzeyindeki yansımasına işaret etmektedir. HP’nin bir yandan piyasa ve sistem ile giriştiği, uzlaşıya ve mutabakata dayalı ilişki biçimi; diğer yandan ise eski-yeni temelinde şekillendirdiği onlar-bizler siyaseti, tam da inandırıcı ve umut vaat eden bir kolektif kimlik yaratma ihtiyacına denk düşmektedir. HP’nin siyaseti, karşıtlıkların bulanıklaştığı ve üzerinin kapatıldığı bir ortamda yol alabilecek bir siyasettir. Örneğin özel sektörde sendikalaşma mücadelesi, tam da emek ile sermaye odaklı bir çatışma ve karşıtlık alanıdır. HP’nin özelde sendikalaşmaya dair net bir tavrı yokken, bu konuda tabir-i caizse kaçak oynamaktadır.

Bundandır ki HP, ne zaman toplum içerisinde belli başlı kutuplaşmalar ve net tavırlar gerektirecek olaylar yaşansa, bocalamakta ve yalpalamakta, neredeyse tavırsız kalmaktadır. Aslında tam da siyaset ve toplum Mouffe’un bahsettiği “agonistik” bir zemine geldiğinde HP’nin de gerçek siyasal karakteri ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda HP için çıkmaz, ekonomik yapıdaki ve toplumsal-kültürel alandaki tahakküm ilişkilerindeki gerilimin artmasıyla normal zamanda üzeri kapatılabilecek fakat bir olay anında açığa çıkabilecek olan çıplaklık durumuyla yüzleşmektir.

 

Gelecek Var mı?

Parlamenter siyaset sol açısından her zaman sorunlu bir alan olmuştur. Özellikle kktc gibi bir yapıda parlamentoda siyaset yapmanın daha da büyük bir sorunsal olduğunu kabul etmek gerek. Sol eğer kktc’de parlamentoyu, “olağan dışı” koşulların ve bozuk bir makinenin yönetebilme aracı olarak görüyor, benimsiyor ve ilişkisini de bu bağlamda kuruyorsa, o halde daha başlamadan yenilmiş demektir. Çünkü varoluşsal kriz halinin olağanlaştırıldığı bir yapıyı yönetme iddiası, ister yeni ister geleneksel olsun, krizin, olağandışılığın ve bozuk makinenin bir dişlisi haline dönüşme anlamına gelir. Ki geçmişte de bu daha farklı sonuçlanmadı.

Fakat parlamento ile solun kurduğu ilişki, bir karşı hegemonya yaratma ilişkisi, yaşanan kriz ve olağandışılık durumunu çıplak hale getirme ve parlamento dışında kurulan mücadelenin organik bir uzantısı olarak algılanıyorsa o zaman anlamlı hale gelir. Bu da parlamento dışında hayata ne kadar nüfuz edildiği, mücadelenin ayaklarının farklı alanlara ne ölçüde yayıldığıyla ilgilidir. Hele de kktc gibi sahte bir yapının çatısı altında, kendini devlet yönetimine talip olmakla ve seçim kazanmakla sınırlayan parlamenter siyaset, sahte bir iktidarın peşinde koşmaktan başka bir şey yapmamış olur. Tam da bu noktada, kktc’de parlamentoda olma, sahte iktidarın bir dişlisi haline gelmekle değil, iktidarı dağıtmak ve toplumsal alanda yeniden inşa etmekle anlam bulur… Dolayısıyla uzlaşmacı ve mutabakatçı bir siyaseti değil, verili sınırları aşabilecek agonistik ve radikal bir sol siyasete ihtiyaç vardır.

Gelecek var mı? Özellikle de sol açısından inandırıcı ve arzu uyandırıcı bir özne yaratılabilecek mi? Bu soruların cevapları hayatın içerisinde şekillenecek ve keşfedilecek. Yarını bugünden kurmanın yolu, bir yandan hâlihazırda sahip olduğumuz toplumsal ve müşterek değerlerimizi koruyarak ve savunarak ama diğer yandan da üreterek ve ürettiğimizi paylaşarak gerçekleşebilir. Kıbrıs’ın kuzeyindeki karşı hegemonya da kültürel, ekonomik ve toplumsal alanlarda geliştirilecek üretim süreçleri ile örülebilir. Fakat burada altını çizmekte fayda var, CTP’nin üretim odaklı çıkışı, ilk etapta anlamlı ve kulağa hoş gelebilir. Herkes üretmeden var olunamayacağının farkındadır. Fakat burada yine hakikatten kaçış söz konusudur. Kıbrıs’ın kuzeyindeki tahakküm, ekonomi ve mülkiyet ilişkileri sorgulanmaksızın ortaya atılan üretim söylemi, belli bir noktadan sonra retoriğe dönüşmeye mahkûmdur. Kktc gibi bir yapının üretim değil, üretmeme üzerine kurulu olması su götürmez bir gerçek iken; bu yapıyı sorgulamayan ve üretimi karşı hegemonya bağlamında kurgulamayan bir siyaset inandırıcılıktan uzak olacaktır.

Solun parlamenter siyasetin ötesine taşması veya tersten söylersek, parlamenter siyasetin, solun yaşam alanlarında yaratacağı motivasyonun peşinden gelmesi gerekmektedir. Kktc’de sol siyasetin nefes alma ve motivasyon alanının merkezleşme değil, yerelleşme olması gerektiğini düşünmekteyim. Gaile’nin 387. sayısında yazdığım “Yeni Bir Stratejiye Doğru–2” makalesinde solun yeni bir zeminde siyaset üretmesi gerektiğine ve bu zeminin de yerelleşme olabileceğine değinerek, yapılması gerekenlere dair kısaca şunları sıralamıştım:

  1. Emek, dayanışma, üretim-tüketim ve dağıtım ağları oluşturmak, bunların koordinasyonunu ve motivasyonunu sağlayabilecek kooperatifler ağı inşa etmek.
  2. Yine ekonomik alanda müşterekçi bir siyaset güderek, devlet mülkiyeti ile özel mülkiyet dışında, ortak değerler zemininde yeni ekonomik alternatifler inşa etmek.
  3. Yönetimsel alanda, özgürlükçü belediyecilik anlayışı çerçevesinde merkezi iktidara alternatif olarak öz yönetim mekanizmaları inşa etmek.
  4. Parlamentoya girmeyi kökten reddeden değil, fakat siyasetinin merkezin parlamenter mücadele olmayan bir sol inşa etmek.
  5. Geleneksel orta sınıf siyasete sıkışan sol yerine; sendikasızlar, güvencesizler ve işsizler gibi yeni-işçi sınıfı (prekarya) içinde örgütlenmek, bu alanlara dair direniş ve mücadele ağları inşa etmek.

Bunun en doğru reçete olduğuna değil, yeni bir zemin ve mücadele hattı oluşturabileceğine inanmaktayım. Solun, sol kadroların kısa vadeli çözümler veya küçük küçük heveslerle değil, uzun vadeli bir inşa sürecine odaklanması gerekmektedir. Bu da artık Kıbrıs sorunundaki ya da kültürel, ekonomik alanlardaki ezberlenmiş söylemlerden, örgütsel ve bireysel hareket etme alışkanlıklarımızın beslediği konformizmden vb. ciddi bir kopuş iradesini ortaya koyarak gerçekleşebilir. Aksi taktirde “gelecek var mı?” sorusu, gittikçe uğuldayan bir sessizliğe karışıp kaybolacak.

 

Siyasal Üzerine, Chantal Mouffe – İletişim Yayınları.

Bu yazı ilk olarak Gaile Dergisinin 26 Mart tarihli 411. sayısında yayınlandı.

Çürüyen siyasette intikam dönemi – Hasan Yıkıcı

Çürüyen siyasette intikam dönemi – Hasan Yıkıcı

 

Kıbrıs sorunu bağlamında neredeyse tüm toplumsal kesimler kritik bir eşikten geçmekte olduğumuzu idrak etmiş durumda. Çözüm yönünde olumsuz bir sonuca varılması durumunda Kıbrıs’ın kuzeyindeki yapının bir dizi ciddi dönüşümler ve restorasyon girişimlerine uğrayacağı çok net. Bunun ne olacağına dair bir isim koymak için erken, umarız da öyle bir isim bulmak zorunda kalmayız ve geleceğimizi ve ortak mücadelelerimizi birleşik bir Kıbrıs zemininde şekillendiririz. Bu kritik eşiğe rağmen merkez-geleneksel sol partiler, toplumsal beklentilerden ve sorunlardan kendilerini nerdeyse tamamen soyutlamış bir durumda dar iktidar kavgalarında boğulmaya devam etmekte. Öyle ki, herhangi bir değer veya ilke ile değil, tamamen statü ve iktidar kavgalarıyla gündeme gelen kesimler, kendi siyasal ve varoluşsal intiharlarını da gerçekleştirmiş durumdalar.

 

Hepimizin malumu, TDP’deki iktidar ve statü kavgası günün sonunda TDP’den kopuşları getirmişti. Bu kopuşların sonucunda da Çakıcı liderliğindeki ekip TKP’yi yeniden kurarak uzun süre devam edecek olan bir siyasal miras ve intikam kavgasını başlattı. TKP’nin çok net bir şekilde herhangi bir toplumsal talep veya sol değer üzerinden değil, TDP liderliğinden intikam almak için kurulmuş olduğunu ifade edebiliriz.

 

TKP’nin kuruluşunun üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra ise, uzun süredir iktidar ve statü kavgaları ile gündeme gelen CTP’nin Mağusa ilçesindeki Ali Gulle, Sonay Adem gibi isimler de partilerinden istifa ettiklerini açıkladılar. Kurultayda seçilemeyen bu isimlerin kurultaydan sonra istifa etmeleri neredeyse tüm kesimlerde ‘koltuk gitti aşk bitti’ algısı yarattığı yetmezmiş gibi, istifalarından çok kısa bir süre sonra da TKP ile anlaştıklarını ve birlikte hareket edeceklerini açıkladılar. Ali Gulle, Sonay Adem gibi isimler CTP içinde sol kesimi temsil eden isimler gibi gözükseler de, bu isimlerin geçmiş pratiklerinin sol değil, neoliberal olduğu gerçeğini değiştirmez. Sonay Adem’in çalışma bakanlığı döneminde sosyal güvenlik sistemi neoliberal yapısal dönüşüm politikalarına uyumlaştırıldı, kadının yıpranma payı kaldırıldı. Kaldı ki bu kesimler de son zamanlarda CTP içinde sol değerlerle değil, Oktay Kayalp liderliğindeki ekip ile girdikleri iktidar ve statü kapma kavgasıyla gündeme geliyorlardı. Her iki kesim de birbirlerine karşı iktidar, statü arzusuyla, intikam ve hırs duyguları ile yaklaşıyordu. Günün sonunda bu iktidar kavgasını kaybedenler, yeni bir iktidar kavgası alanında kendilerini var etmeyi tercih ederek gerek siyasal, gerek ahlaki intiharlarının son dönemecini de geçerek kendi geleneklerinden statü ve intikam adına bir çırpıda vazgeçebileceklerini gösterdiler.

 

Bu iki örnekte gördüğümüz manzaranın kökeni, tam da uzun zamandır dile getirdiğimiz ve eleştirdiğimiz geleneksel merkez sol siyasetin çürüme ve iflasının bir sonucudur. Yıllardır, değerler, üretim ve toplumsal dönüşüm üzerinden değil de, iktidar olma, statü kapma ve ‘konjonktüre uyum sağlama’ zihniyeti, günün sonunda her tarafından çürümüşlük fışkıran bir siyaset yarattı. Bunu da yaratan bugüne kadar kendisiyle yüzleşmeyen, kendisini aşamayan ve kısır kavgalar içinde her gün biraz daha tükenen merkez sol partiler ve onların siyaset alışkanlıklarını sürdürenler oldu. CTP’de de TDP’de de partiden bir kaç kişinin ayrılması, bu partileri arındırmadı. Tam tersi, bu yapılar alışkanlıklarını ve kof siyasal kültürlerini zaman içerisinde katılaştırdı. Katılaşan zihniyetler ve pratikler de gittikçe dünyadaki, toplumdaki ve hayatın akışı içerisindeki değişimleri-dönüşümleri anlayabilme, yorumlayabilme kabiliyetinden eksildi. Sadece hitap ettiği alan bağlamında değil, kavrayabildiği dünya anlamında da gittikçe daraldı. Bu durum da kendi alanları içerisindeki küçük iktidar oyunlarını daha da itekledi. Daralan ve katılaşan mevzu aynı zamanda anlam arayışıydı da.

 

 

Günün sonunda aşırı katılaşmadan kaynaklı bir kırılma yaşandı. Katılaşan bir taraf yerinde dururken diğeri yerinden ayrıldı.

 

Fakat katılaşan şeyin kendisi hala ayakta. Çürüme! Dolayısıyla gerek TKP örneği olsun gerekse de CTP’den koparak TKP’ye geçenler olsun, TDP’de veya CTP’de bir temizlenmeyi-arınmayı sağlamayacak. Sonuçta oralardan kopan bireylerin edindikleri kültür, oralarda yeşermiş, kökleşmiş ve gelişmiştir. Yaşananalar merkez sol yapılardaki kültür, anlayış, işleyiş ve değersizleşmenin bir sonucudur. Bahsi geçen bireyler ve eylemleri çürümenin nedeni değil, birer sonucudur!

 

Toplumu dönüştürmeye, tahakküm ilişkilerini dağıtmaya ve bir özgürleşme pratiği sergilemeye dair gailesi olan solun, üretmesi, inşa etmesi ve kendisini sürekli olarak aşması gerekmektedir. Bunu yapamayan hareketler ve yapılar da gittikçe katılaşacak, kalıplaşacak ve değerlerden ziyade statü, iktidar ve intikam oyunları ile oyalanacak. Dolayısıyla bu çürüme ve kokuşma durumundan uzak kalmak için sol değerler zemininde üretmeli, ürettiğimizi örgütlemeli, inşa etmeli ve sürekli bir yüzleşme motivasyonu ile kendimizi aşmalıyız. Aksi taktirde alternatif yaratma mücadelesinde gerek siyasal gerekse de etik olarak geleneksel merkez öznelerin düştüğü ‘sağcılaşma’ sürecine düşülmesi kaçınılmaz olacaktır.

 

Hareket etme motivasyonunu intikam ve hınç duygularından alan, hayatın anlamını iktidar ve statü çatışmalarından çıkaran odakların siyasette de hayatta da başarılı olması söz konusu bile değildir. Bu tür kişiler, özneler veya odakların en iyi yaptıkları iş kendi kendilerini tüketmek ve yok etmektir. Artık hızlıca ölüme yüz tutmuş geleneksel merkez sol siyaset de, onun icracısı özneleriyle birlikte dizginlerinden boşalırcasına uçurumun dibine doğru düşmektedir.

 

Gerek son kamuoyu yoklamalarında, gerekse de toplumun genel eğilimlerden katı olanın buharlaştığı bir süreçten geçtiğimiz ortada. Fakat henüz sol adına yeni olanın da şekillenemediği, çabaladığı ama kendisini var edemediği bir süreçten geçmekteyiz. Zor olduğunun farkındayız, fakat sol siyasetin değerler ve üretim üzerinden yükselecek olan yeni kolektif öznesini kurmak zorundayız. Bunun sahici, inşa edici ve yaratıcı olması kaçınılmazıdır. Aksi taktirde buralarda nefes almak daha da zorlaşacak.

Bu yazı ilk olarak Gaile dergisinin 401. sayısında yayınlandı. 

 

Erkeklik tezahürleri – Hasan Yıkıcı

Erkeklik tezahürleri – Hasan Yıkıcı

Bugün 25 Kasım, kadına yönelik şiddete karşı mücadele günü. Uzun uzun kadın kurtuluş mücadelesinden veya kadınların uğradıkları ayrımcılıktan, şiddetten, tahakkümden bahsetmeyeceğim. Erkeklerin kadınların maruz kaldığı şiddetle ilgili ahkam kesmesi veya kadınlara nasıl mücadele edilmesi gerektiğini ‘öğretmesi’, bizzat erkeklerin toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinde kendi kendilerine biçtikleri misyon haline gelmekte.

 

Sendikada, partide, örgütte veya kamusal alanlarda kadınlar veya LGBTİ bireyler adına konuşan, kurtuluşlarını savunan ve nasıl mücadele edilmesi gerektiğini ‘öğreten’ erkekler boy göstermekte. Halbuki herhangi bir sendika toplantısında onlarca erkeğin arasında tek tük kadına rastlanır, partilerde kadınlara biçilen rol ve görev sokak sokak dolaşıp oy toplamak olur, örgütlerde kadınlardan çok erkekler feminist olur. Çünkü her yerde politik-pratik iktidar inşa süreçleri söz konusudur ve bu çoğunlukla erkekliğin inşasıyla da paralel gitmektedir.

 

Nasıl ki kadın doğulmuyor ama kadın olunuyorsa, bilinmelidir ki erkek de doğulmuyor, erkek olunuyor! Dolayısıyla mesele biyolojik olarak erkeklerin ne kadar feminist olup olmadığından çok, erkeklerin erkeklik durumu ve süreçleriyle ilgili olarak ne kadar yüzleşip yüzleşemedikleri, erkekliği sorgulayıp sorgulayamadıkları ve hayatlarını nasıl yaşadıklarıdır.

 

Şimdi kimse ‘ama’, ‘fakat’ veya ‘nedir be senin yazdığın’ demesin, hepimiz biliyoruz, hiç birimiz masum değiliz! Bunu kendimize söyleyerek başlayabiliriz…

 

*

 

Erkeklik ile iktidar/egemen olma iç içe geçiş süreçlerdir. Erkeklik iktidar/egemen olma durumundan güçlenirken, iktidar/egemen olmak da erkeklik tarafından şekillendirilir. Erkeğin toplumsal-kültürel olarak üzerine biçilen misyon güçlü olmak, başarılı olmak ve hakim olmaktır. Güçsüzlük, başarısızlık veya hakimiyetsizlik erkeklikle bağdaştırılmayan, kadına yüklenen ‘niteliklerdir’. Aynı zamanda akıl ve mantık da erkek de toplanırken, kadın duygusal, narin ve kırılgan olandır. Tüm bunlar da yaşadığımız toplumda, aklın, başarının ve gücün iktidarı oluşturmasıyla ilintili hale gelmektedir. Bunun yansımasını sadece ana akım kurumlarda, kamu kuruluşlarında, şirketlerde veya iş yerlerinde görmeyiz. Ev ve bir ilişki durumundaki gibi özel alanlarla da sınırlı bir iktidar-tahakküm ilişkisi değildir. Ne yazık ki, sistemle kavga halinde olan sendika, parti veya örgütlerde de ‘erkeklik’ süreçleri güçlü bir şekilde mevcuttur.

 

Sendikalar erkek sendikacıların hakimiyetindeki yapılarını yıllardır kıramadılar. Genellikle ana akım odaklardan yapılan propagandaya göre ‘kadıların erkeklerden daha iyi durumda’ olduğu ülkemizdeki sendika tarihide hali hazırdaki sendikaların yönetim kadrolarındaki kadın sayısının neredeyse iki elin parmaklarının sayısını geçmiyor oluşu, genel olarak sendikaların erkek liderliklerinin kadınlara yönelik olarak ‘bu işi yapabilecek niteliklerde olmadıklarını” düşünmeleri, toplumsal özgürlük ve eşitlik mücadelesi veren kurumların liderliklerinin durumunu ortaya sermektedir. Her ne kadar feminist mücadelede de aktif ve önemli bir konumda olan KTÖS başkanı Semen Saygun bu noktada anlamlı bir fark yaratsa da genel olarak sendikaların liderliklerinin erkeklerden de oluşması ve bunun kırılamaması hala geçerli bir gösterge.

 

*

 

Partilerde yıllardır kadınlar seçim dönemleri oy toplayacak olan parti kolları olarak kullanıldı. Son yıllarda olumlu-olumsuz kurumsal değişikliklere gidilse de hala kadınlara yönelik olarak geleneksel algı mevcuttur. Yönetimsel değişiklikler yapılsa da mesele erkekliğin kurumsallığı ile yüzleşebilmekten geçmekte. Feminizm kelimesini duyduğu anda tüyleri diken diken olan ve parti-sendikalarda bir statü sahibi olan solcuların azımsanmayacak kadar olduğunu düşündüğümüzde, meselenin burada feminizm değil, erkeklik ve iktidar olduğuna varırız. Ne yazık ki idealler ve değerler çoğu zaman iktidarı paylaşmama pahasına heba edilebiliyor.

 

*

 

Sadece kadınlar üzerindeki şiddet, baskı, hiçleştirme veya dışlama değil, aynı zamanda LGBTİ bireylerin varlığını kabul etmeme, en makulünün bile cümle içinde ‘ama’ ile veya ‘onlar da insan’ ile cümleler kurması ile tezahür edebiliyor erkeklik. Bunun en sıcak örneğini geçtiğimiz haftalardaki LGBTİ farkındalığını artırmaya yönelik reklam panosu meselesinde gördük. En demokrat geçinenler bile ‘kendi tercihini kendi yaşasın, bizim gözümüze sokmasınlar’ bile diyebilecek kadar erkeklik batağına saplanıp kalmış durumda olabiliyor. Halbuki burada da mesele kendinden farklı olanı kendi erkeklik ve iktidar durumuna bir tehdit olarak algılaması. Erkeklik sadece iktidar değil, aynı zamanda güvensizliktir de çünkü.

 

*

 

Sadece bunlar mı? Daha çok şey yazılabilir. Örneğin meyhane masalarında feminist erkeklerin içinden hortlatan erkeklik muhabbetleri, araya karışan küfürler, evde geleneksel ev içi iş bölümünün yeniden üretilmesi vs vs…

 

Bu satırların yazarının içinden hiç mi erkeklik hortlamıyor ve ev içi iş bölümünde tamamen eşitlikçi mi yaşıyor? Net, hayır!

 

Erkeklik sadece kadınlara veya LGBTİ bireylere yönelmiş yıkıcı bir şiddet değil. Evet, kadınlar veya LGBTİ bireyler kendilerinin dışından gelen bu şiddetle yüz yüze kalmaktalar. Fakat bu şiddetin bir boyutu daha var, o da erkekler. Şiddetin hem uygulayıcısı hem de uygulananı olarak. Erkeklik, yüzleşilemediği ve sorgulanamadığı sürece kadını veya LGBTİ bireyleri dışardan fakat erkeği de kendi içinden yıkmaya devam edecektir. Hiçbir erkek doğarken heteroseksüel olacak, kadınları baskı altına alacak, LGBTİ bireylere nefretle yaklaşacak veya başarılı, güçlü ve erk sahibi olacak diye doğmadı. Toplumsal, maddi, kültürel ve hayat pratikleri erkeği ‘adam gibi adam’ yaptı. Fakat bu adam gibi adam olma durumu altında erkek de ezildi, içinden çıkarttığı şiddetin kendisi de altında kaldı. Hakim ve egemen olan adına erkek kendine yönelik olan şiddeti giderek içselleştirdi, ruhsallaştırdı ve görünmez hale getirdi. Erkeklikte fail bizzat kurbandır. Toplumsal olarak kazanılan egemen olma istenci, kendi dışındakiyle beraber kendi içine de yönelen görünmeyen bir şiddeti doğurdu.

 

Öğrenilmiş cevapları bir kenara bırakıp sorular sormakla, fakat gerçekten içten gelen sorular sormakla erkeklik meselesiyle yüzleşmeye başlanabilir. Kadınların, LGBTİ bireylerin mücadelesi son 10 yılda ülkemizde ciddi farkındalıkların ve değişimlerin olmasına yol açtı. Fakat bunun tamamlayıcı bir unsuru da erkeklerin erkeklik süreçleri ile ve erkeklik mefhumu ile yüzleşebildikleri süreçler olacaktır. Evde, sokakta, partide, örgütte, kamusal alanlarda vs erkeklik durumlarını ne kadar bozup dağıtabilirsek, toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesine de o kadar katkı yapabilmiş olacağız.

Yeni Bir Stratejiye Doğru (2) – Hasan Yıkıcı

Yeni Bir Stratejiye Doğru (2) – Hasan Yıkıcı

Solun toplumsal bir projesi ve stratejisi olmaksızın ne kendisini, ne de yeni bir toplumsal düzeni var edemeyeceği tartışma götürmez bir gerçektir. Kıbrıslı Türkler söz konusu olduğunda ise bu sadece eşitlikçi, özgürlükçü ve sosyal adalete dayalı bir gaye değil, aynı zamanda toplumsal olarak özne olabilmekle de bağlantılı yaşamsal bir ihtiyaçtır. Kıbrıslı Türkler’in varoluş mücadelesi ile eşitlikçi, özgürlükçü ve sosyal adalete dayalı bir toplumsal düzen yaratımı mücadelesi birbirinin içine geçmiş, birbirini tamamlayan ve bütünleştiren bir zemini oluşturmaktadır.

Bundan dolayı yeni bir strateji sol açısından geçtiğimiz haftaki yazıda bahsettiğimiz geleneksel siyasal öznelerden ve söylemlerden kopuşla beraber hayat ile politikayı yeniden kaynaştıran, yeni/yeniden bir özneleşme sürecini de barındıracaktır. Bu da, gerek iktidar mekanizmaları ile gerekse de hayat süreçleri ile geleneksel ilişkilerin dışında yeni ilişkiler kuracak, araçları, kurumları ve yeni kolektif siyasal organizasyonların ihtiyacını getirmektedir. Artık tartışılması gereken solun bugüne dek programlaştırıp hayata uygulamaya cüret edemediği en temel alternetif sosyal politikaların ve potansiyellerin, kurucu sol bir strateji etrafında inşa etmek ve hayatın birer parçası haline getirebilmektir.

Buradaki gaile, bir reçete oluşturmak değil, soldan, kurucu bir hayat siyasetinin temel dayanak noktalarını keşfedebilmeye yönelik bir arayıştır. En iyi, en güzel ve en yeni bir stratejiye sahip olsa dahi, sol inşa edemediği sürece, toplumsal yalıtılmışlığı, söylemleri, sloganları, hazır cevap kalıpları ve çaresizliği altında ezilip ezilip kendi kendisini değersizleştirecektir. Yüksek siyasetin içine gömülmüş bir sol değil, yaşam süreçlerinin inşa edici gücü olarak sosyal bir sol için adımlar atmalıyız.

Sınırları aşmak
Parlamentarizmi merkezine alan, temel gayesi verili iktidar mekanizmalarında pozisyon kazanmak, yüksek siyaset yapmak ve sınırlarını ekonomik-sosyal ve yönetsel iktidarın sınırları ile belirleyen bir solun, ne kendisi için, ne de toplumsal fayda için ciddi bir getirisi olacaktır.

Daha da önemlisi, bu zemindeki siyasetin yukarda bahsedilen inşa sürecini de sırtlanacak potansiyele sahip olamayacağıdır.

Bu anlamda merkez sol veya sosyal demokrat olduğunu iddia eden CTP veya TDP gibi partiler ne bu kurucu potansiyele ve ufka sahiptir, ne de gerçekten öyle bir dertleri var mı yok mu bilinmemektedir.

Geçmiş deneyimlerin hepsi bize göstermiştir ki, parlamenter siyaset-iktidar ve sol üçgeninde sol özneler her zaman dönüştüren değil dönüşen, kurabilen değil yeniden kurulan ve en önemlisi inşa edebilen değil, yıkıma uğrayan olmuştur. Kaldı ki, eğer yukarıda ve geçen haftaki yazıda çizmiş olduğumuz kurucu ve inşa edici siyasal bir stratejiye sahip olunsaydı ve hali hazırda dayanak noktaları toplumsal ve sosyal inşa odakları olsaydı bugün bu partilerin durumu en azından böyle olmayabilirdi.

Merkez/parlamenter partiler içerisinde yaşanan mikro ölçekli iktidar kavgaları da makro ölçekte yaşanan yapısal dönüşümlerinin birer göstergesidir. Bu yapılara hayat veren harç, yeni bir toplumsal düzem kurma arzusu ve siyasal ufku değil, en küçüğünden en büyüğüne kadar iktidar kademelerinde pozisyon kapma motivasyonundan oluşmaktadır. Bundan dolayı örneğin CTP gibi bir partinin başına siyasal ufku geniş, iyi veya temiz birinin gelmesinin o partiyi kurtaracağına inanmak, sıvı çamurdan çiçek bahçesi yapılabileceğine inanmakla eş değerdir. Veya solda alternatif gibi sunulmaya çalışılan TDP gibi bir partinin, CTP içinde yaşadıklarından farksız süreçlerle gündeme gelmesi de aslında merkezde duran partilerin ne kadar da siyasal kültür anlamında birbirlerinin kopyası olduğunu göstermektedir.

Arızalı bir makinenin iktidarını ele geçirmeye yönelik bir siyaset beraberinde bununla ilişkili bir siyasi kültür ve alışkanlıkları da getirdiği, daha da getireceği çok nettir. CTP’de veya TDP’de yaşananlar, arızalı bir makine ile kurulan ilişkinin sonunda siyasetin de arızalaşması gibi siyasal kültürün ve alışkanlıkların da arızalı bir hale gelmesidir.

Bugün bu partilerle ilgili konuşulan şey siyasal programları veya stratejileri değil, kimin hangi makama sahip olacağı veya kimin kimi nasıl ‘yemek’ istediğidir, yani siyasi kültürün yansımaları! Kısacası arenada solcular ve liberaller, iyi sosyal demokratlar ve kötü sosyal demokratlar yoktur. Arenada iktidara ve iktidarın gücüne aşık olmuşların, statü kaygısı taşıyanların kavgası vardır.

Bu kavgaların kazananı olmamıştır, olmayacaktır da. Bu kavgaların tek olumlu ve toplumsal anlamda hayırlı yanı tarihsel bir sürece ivme katmaları, yani merkez siyasal öznelerin yıkımını hızlandırmalarıdır. Bundan dolayı solda olduğunu iddia eden merkez partilerin kendi sınırlarını, iktidarın sınırlarını aşabileceği ve alternatif haline gelebileceği oldukça şüpheli olmanın ötesinde, inandırıcı ve gerçekçi de değildir.

Sadece kendi içlerindeki veya ülke içindeki iktidar kavgalarından ve bu kavgalar içerisinde kaybettikleri siyasal meşruluklarından dolayı değil, aynı zamanda küresel bir eğilim olarak da merkez partilerin gerek yaşam süreçleri ile gerekse de neoliberalizm karşısında takındıkları ikircikli tutumun yansımalarından dolayı da alternatif olabilecekleri söylemi inandırıcı ve gerçekçi değildir.

Mesele merkez partilerdeki liderlik sorunu değil, bu partilerin gerek kadrolarıyla gerekse de yapısal yönleri ile tarihsel süreç içerisinde evrildikleri noktanın günün ihtiyaçlarına cevap ve alternatif üretebilecek, kurucu bir siyaseti inşa edebilecek bir noktada olmaması meseledir. Bu partiler için sorun liderlik değil yapısaldır!

Sol ve sol değerler adına bu partilere umut bağlamak veya yüksek beklentiler geliştirmek, yeni hayal kırıklıkları ve çöküntüler örgütlemekten başka bir şey değildir. Gerek reddediyoruz süreci, gerek Girne İnisiyatifi örneği gerekse de buna benzer hak mücadeleleri örnekleri, ister radikal olsun isterse de merkez olsun siyasal partilerin pozisyonlarına dair net bir tablo ortaya koymaktadır. Siyasal partiler yaşama dair sorunlara ve mücadelelere dahil olamayan, toplum ile arasındaki mesafe gittikçe açılan, yalıtılmış ve iktidar mantığı ile sterilleşmiş, sosyal meselelere sonradan dahil olmaya çalışan ve onlara katkı koyamayan yapılar haline gelmiştir.

Artık geçmişi ve nostaljileri tekrar tekrar üretme kolaylığına kapılmak değil, uzun vadeli ve kalıcı bir inşa sürecini örme zamanıdır.

 

İnşa etmek!

Yeni bir sol siyaset ihtimali, hayat ile politika arasına set örmeyecek, tam tersi hayat ile politikanın dinamik bir ilişki içerisinde olduğunu içselleştirmiş, bu yönde potansiyelleri keşfedebilmiş ve bunları kurumsallaştırmış bir yapılanma ile gelişebilecektir. Eşitlikçi, özgürlükçü, ekolojik ve sosyal adaletçi bir toplum projesi de yeni bir kolektif öznenin, yani siyasal alternatifin inşası ile mümkün olabilir. Bunun adı siyasal bir partidir. Fakat hali hazırda var olan örneklerdeki gibi değil, kendisini sosyal ve siyasal bir hareket olarak inşa edecek olan, sosyal ve siyasal olanı harmanlayabilecek, çoğulcu, katılımcı ve özyönetimci kolektif bir parti. Bu süreci şekillendirecek ve ilk etapta bahsedebileceğimiz temel noktaları ise gelecek sayılarda açmak üzere şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Ekonomik dayanaklar anlamında katılımcı, alternatif kooperatifçilik potansiyellerini gerçeğe dönüştürmek. Emek, dayanışma ve üretim-tüketim ve dağıtım ağları oluşturmak, bunların koordinasyonunu ve motivasyonunu sağlayabilecek kooperatifler ağı inşa etmek. Gerek ekoturizm, gerek kadın emeği, gerek tarımsal faaliyetler, gerekse de dijital teknolojiler alanında olsun, küçük bir ülke olmanın avantajlarıyla bu alanlarda kararlı bir irade ile ciddi işler yapılabilir. Bu, kuşkusuz ülke genelinde üretimden koparılmış bir toplum için tek ve mutlak alternatif değil, tam tersi üretim süreçlerine dahil olmanın ve bu süreçleri yaratmanın başlangıç noktasıdır.
  1. Yine ekonomik alanda müşterekçi bir siyaset güderek, devlet mülkiyeti ile özel mülkiyet dışında, ortak değerler zemininde yeni ekonomik alternatifler inşası. Bugün pek çok kurumun özelleştirilmesi karşısında sol ya katı bir şekilde devlet mülkiyetini savunmakta ya da liberal bir şekilde özel-devlet ortaklığına savrulmaktadır. Müşterekçi bir ekonominin dayanan noktası ise bu ikisinin de dışında bir alternatife dayanmaktadır. Bugün en güzel ve somut örneğini Dome Hotel sürecinde gördüğümüz, ne devletin ne de özelin, bizzat çalışanın ve üretenin yönetiminde bir işletme modeli. Bu model ne yeni bir modeldir ne de sonradan icat edilmiş bir modeldir. Tam da kökleri Karl Marx’ın eserlerine dayanan komünar bir modeldir. Sol’un artık üzerinde durması gereken model, ne inandırıcılığı olmayan devlet modelidir, ne de tam bir sömürü mekanizması olan özel sektör modelidir. Bunların dışında dayanışmacı, ekolojist ve öz yönetimci müşterek modellerdir.
  1. Yönetimsel alanda, özgürlükçü belediyecilik anlayışı çerçevesinde merkezi iktidara alternatif olarak öz yönetim mekanizmalarının inşa edilmesi, gerek bölgesel meclisler gerekse de kentlerde oluşacak halk meclisleri ile mahalli ve bölgesel sorunların siyasetinden, genel ülkesel siyasete ulaşacak, katılımcı ve özyönetimci alternatif bir yönetim mekanizmasını oluşturmak. Bunun adına basitçe Halk Meclisleri Konfederasyonu diyebiliriz. Kısaca hali hazırda işlevi ve niteliği çok net olan merkezi iktidara alternatif olacak bir yönetim ve iktidar mekanizmasını oluşturmaktan bahsediyoruz. Bunu Gaile’nin ilerleyen sayılarında daha net ve ayrıntılı bir şekilde işleyeceğiz.
  1. Merkezi iktidar ile solun kurduğu ilişkide kökten bir dönüşüm. Parlamentoya girmeyi kökten reddeden değil, fakat siyasetinin merkezin parlamenter mücadele olmayan bir sol. Bu anlamda parlamento ile ilişkiyi belirleyecek olan da parlamento dışında inşa edilecek olan süreçler ve yapılardır. Temel hedefi parlamentoya girip yukarıdan değişimler yapacak bir sol siyasal hareket değil, tam tersi merkezi iktidarı dağıtmaya yönelik aşağıdan halk meclisleri ile kurulacak ve inşa edilecek olanın bir uğrağı olarak parlamentoya girmeyi önüne koyan sosyal bir sol anlayış. Kısacası verili iktidar biçimleri içinde iktidar kavgası verecek olan değil, ikili iktidar biçimlerini yaratarak merkezi iktidarı dağıtmaya yönelik bir sol hareket.

Bu maddelere daha pek çok madde eklenebilir. Bunlar ne bir reçete ne de uyulması gereken mutlak doğrulardır. Yeni bir sol siyaset, her yönüyle iflas eden geleneksel ve ortodoks siyasal akımların geleneğinden koparak, yeni bir gelenek oluşturarak ve inşa ederek inandırıcı bir alternatif olabilir. Bunun için de ciddi ve uzun erimli bir çaba gerekmektedir. İhtimali, parlamenter siyasetin sınırlarında veya iflas eden geleneklerde değil, toplumsal olanın yeni potansiyellerinde ve zeminlerinde aramak lazım.

Bu yazı ilk olarak Gaile dergisinin 387. sayısında yayınlandı.