Temsilin krizi ve özgürlükçü belediyecilik – Hasan Yıkıcı

Temsilin krizi ve özgürlükçü belediyecilik – Hasan Yıkıcı

Türk Lirasını hızlıca baş aşağıya düşüyor olmasından ve hayatın her geçen dakika daha da pahalılaşmasından dolayı yerel seçimlerin yerini genel geçim derdi almış bulunmakta. Son dönemde yaşanan fiili devalüasyon durumu ve gündelik hayatın neredeyse her hücresine yayılan kriz göstergeleri üzerinde durulmalı ve tartışılmalı. Fakat yerel seçimlerin ortaya çıkarttığı hususlar üzerinden de atlanmaması gerekmekte. Kısaca yerel seçimler üzerine eğilmek gerekirse:

  • Uzunca bir süredir geleneksel merkez partilerinde süre giden ve artık bu partilerin kimliklerinin, var oluş süreçlerinin bir parçası haline gelen çürüme bir kez daha ap açık gözükür oldu. Daha önce defalarca bunun üzerinde yazdığımdan dolayı tekrara kaçmayacağım. Fakat ölçeği genişletmek gerektiğini, bu çürüme ve kriz halini sadece geleneksel-merkez siyasal partilerle sınırlı tutmamak gerektiğini düşünmekteyim.
  • Ölçeği daha da genişletecek olursa sıkıntının ağırlıklı olarak “temsil” ve temsilin oluşturduğu mekanizmalarda olduğunu görürüz. Yani kriz sadece siyasal partilerin ve toplumsal kurumların siyasi-etik değerlerinin aşınması, yozlaşması ve çürümesi; yerine mide bulandırıcı çıkar ilişkilerinin devreye girmesi değil; aynı zamanda kktc öznelinde temsil mekanizmalarının da işlevsiz hale gelmesi, inandırıcılığını yitirmesi ve katı-cansız toplum karşıtı mekanizmalara dönüşmesidir. Bunun sebebi sadece kktc’nin ucube bir yapı olarak olağan dışı bir varlık göstermesi değil; aynı zamanda ‘temsil’ düşüncesi ve pratiğinin de 21.yy’da küresel ölçekte de karşılığını gittikçe kaybediyor oluşudur. Hemen hemen dünyanın her yerinde siyasal temsiliyetin devredildiği elitler, çok kısa sürede neoliberal halk karşıtı politikalara uyum göstererek, gerek kültürel gerek ekonomik gerekse de bireysel-toplumsal hayat tarzına yönelik adımlar atıyorlar. Bu temsil politikası bir yandan halk ile elitler arasındaki açının açılmasına neden olurken diğer yandan da aşırı sağ-faşist-popülist hareketlerin manevra alanını güçlendiriyor. ‘Temsil’ fikri ve yöntemi içerisinde kalarak 21.yy’ın ekolojik-etik-politik ve ekonomik krizlerinin üstesinden gelinemeyeceği artık aşikar. Dolayısıyla temsil düşüncesinin yerini özyönetim, özgürlükçü ve katılımcı belediyecilik ile gelişecek olan doğrudan katılım süreçleri almalı.
  • Özyönetim, katılımcılık, birlikte yönetim veya özgürlükçü belediyecilik insanlara cazip gelen, kulağa hoş duyulan sloganların ötesinde anlamlar taşıyan kavramlar ve pratiklerdir. Ne yazık ki pek çok siyasi figür bu kavramları sadece bir kampanya sloganı olarak algılıyor. Seçildiğinde ise gerek uygulamaları gerekse de söylemleri ile özyönetim etiğinden zıt pratikler çiziyor. Bir nevi temsil siyasetine sığınıyor ve orada bir elite dönüşüyor. Belki de tüm arzusu buydu. Fakat öte yandan özyönetim isteyen bireyler, örgütler veya yapılar da sorumluluk almaktan kaçınıyor, katılım değil geri çekilme göstererek küçük küçük iktidarcıkların verdiği konfor alanı içerisinde eleştiri alışkanlıklarına sığınıyorlar. Her iki durumda da ortaya çıkan olgu aynı: topluluk olamama durumu ve bunun yerine geçen elitleşme ve yalıtılmışlıklar toplamı.
  • Halbuki demokratik özyönetimcilik en başta topluluk olma bilinci ile şekillenecek bir oluştur. Yani bir slogan vea hayattan kopup sığınılacak bir imge değil, yurttaşların, örgütlerin, yerel meclislerin yani bir nevi topluluğun yönetime doğrudan katılımının sağlandığı, temsilin yerini dayanışma ve paylaşım içerisindeki yurttaşların kolektif pratiğinin aldığı bir oluştur. Bu sadece yaşam alanlarının orada yaşayanlar tarafından organize edilmesi anlamında teknik değil, aynı zamanda merkezi iktidarın ve onun ekoloji, birey ve toplum içindeki tahakküm biçimlerine karşı da yerellerden yayılan bir özgürleşme hareketi olarak etik ve politik bir kanaldır da. Özyönetim anlayışının anlamı da tam burada kristalleşmektedir. Hayatın dokusu ile kaynaşırken, aynı zamanda hayatın dokusu üzerindeki temsili ve merkezi tahakküm biçimlerine karşı da etik bir varoluşu yani bir anlamda toplumun ve yurttaşlığın yeniden kuruluşunu imlemektedir. Bazı liberallerin iddia ettiği gibi özyönetim ve özgürlükçü belediyecilik muhafazakarlık değil, aşkın bir iktidara meydan okuyan yeryüzüyle yeniden kaynaşma içkinliğidir.
  • Sorunların kaynağını sadece yöneticilerde veya ‘liderlerde’ arayan toplumsal alışkanlık, o toplumu sürekli olarak edilgen ve bir o kadar da mutsuz kılacaktır. Aynı içinde yaşadığımız toplum gibi. Mutsuz olduğumuz için edilgen değil, edilgen kalmakta ısrar ettiğimiz için mutsuzuz. Yönetemeyen olduğumuz için değil yönetmeyi istemiyor olduğumuz için yönetemiyoruz. Bunu en küçük birimlerden makro ölçeğe kadar genişletebilirsiniz. Fakat hiçbir şey temsil siyasetinin sonuna gelmiş olduğumuzu değiştirmez. Bu çok net ve açık. Bizleri diline özyönetim veya birlikte yönetelim sloganlarının dolamış yeni kurtarıcılar kurtarmayacak. Tam tersi pek çoğu eski temsil siyasetini yenileyerek yola devam edecek. Sorunlarımızın hemen hemen pek çoğu toplumsal ve toplum içinde gelişen tahakküm biçimlerinden kaynaklanmaktadır. Bu sorunları aşabilmenin de yolu sürekli olarak suçu-sorunları veya sorumlulukları birilerinini üzerine atmak veya birilerini seçip ‘nasıl olsa o halleder, halledemezse de gider’ anlayışında olmak değildir. Tüm mesele yaşamlarımız, yaşam alanlarımız ve yeryüzü için sorumluluk alabilme, yalıtık ve izole asalaklar değil, katılımcı ve aktif-bilinçli yurttaşlar olarak hem kendi bireyselliğimizi hem de topluluğumuzu yeniden yaratabilmedir.
  • Açık açık konuşma gerekirse, Lefkoşa’da Mehmet Harmancı, Mağusa’da Ulaş Gökçe ve Girne’de Birol Karaman neredeyse aynı bağlamda siyaset üreten ve demokratik bir belediyecilik anlayışı geliştiren bireylerdir. Lefkoşa’da Harmancı’nın yeniden kazanması, Mağusa’da Ulaş Gökçe’nin ve Girne’de ise Birol Karaman’ın kazanması bu büyük ve büyüyen kentler için büyük kazanım olacaktır. Fakat bu isimlere kurtarıcı olarak yaklaşıldığı veya bu isimler kendilerini kurtarıcı olarak lanse ettikleri sürece sadece güzel söylemlerde bulunan iyi insanlar olarak kalmaya devam edecekler. Her üçünün de söylemlerindeki ve pratiklerindeki samimiyetten kuşkum yok. (Belli ki muhaliflerinin bile bundan kuşkusu yok. Bu yüzden kendilerine karşı muhalefet argümanı bulmakta zorlanmakta ve kasılmaktadırlar.) İş keşke sadece samimiyet meselesi olsa.
  • Kıbrıslı Türklerin çökmüş ve çözülmüş bir toplum ve ilişkiler bütünü oluşturmaktadır. Bunun üstesinden gelmenin yolu yurttaş olarak, topluluk olarak ve bir toplum olarak kendimizi yeniden oluşturmaktır. Bu da edilgen ve kederli var-oluşlarla hesaplaşıp, etkin ve neşeli var-oluşları yaratabilme potansiyelinden geçer. Yani bir nevi potansiyelimizi keşfetmeye yönelik bir oluş yolculuğuna çıkmak. Çünkü bugün hala bir bireyin ve bir topluluğun gerçekten neler yapabileceğini bilmiyoruz. Mesele de tam burada, kendi potansiyelimize dair bir keşfe ve oluş süresine çıkabilmektir. Bir nevi kendimizi yeniden yaratabilmek! Bunun yayılabileceği ve kök salabileceği bağlam ise kuşkusuz yerel yönetimlerdir. Bu anlamda Mehmet Harmancı, Ulaş Gökçe ve Birol Karaman gibi kişilerin derdi yeni elitler haline gelip, küçük iktidarlarında tatmin olmak değildir. Fakat bu insanların istencinden bağımsız olarak eğer topluluk her anlamıyla bir topluluk ilişkileri içinde temsil politikasına meydan okumazsa en güler yüzlü kişinin bile bu yapıda gelebileceği nokta temsilin yeni bir suretidir. Israrla vurguladığım gibi mesele salt politik değil etik ve ontolojiktir.
Advertisements

Hatırlamak direnmektir, Avrupa 68’i

Hatırlamak direnmektir, Avrupa 68’i

Bundan tam 50 yıl önce Dünya’yı kasıp kavuran 68 ayaklanmaları başladı. Her ülkenin kendine özgü koşullarında, Avrupa’da, sömürge ülkelerinde, ABD’de ve doğu ülkelerinde milyonlarca öğrenci ve işçi sokaklara dökülerek uygarlık krizine karşı bayrak açtı. Enternasyonalizm, anti-kapitalizm/ anti-emperyalizm, otoriterlik ve konformizm karşıtçılığı ve özyönetim odaklı hareketler Dünya’nın pek çok coğrafyasında boy gösterdi. Hareketin genelinin herhangi bir stratejisi veya iktidarı ele geçirme gibi bir amacı yoktu. Fakat hem Batı’da hem Doğu’da verili iktidar ilişkilerini aşmayı ve geleneksel muhalefet biçimlerinden kopmayı arzuluyorlardı. Aradan 50 yıl geçti. 1968 hareketleri bir anlamda başarısız oldu ve bitti. Çünkü politik olarak yenildi. Fakat kültürel, entelektüel ve toplumsal mücadelere sunduğu katkıları anlamında yaşam izlerini bugünün mücadelelerinde dahi görmemiz mümkün. Biraz bellekleri tazelemek maksadıyla Avrupa 68’inde küçük bir tura başlayalım.

Fransa

1968 yılı içerisinde hem diğer ülkelerdeki hareketleri etkilemesi, hem taşıdığı devrimci potansiyel hem de bir ’68 mitolojisi’ oluşmasına sunduğu yaratıcı katkıdan dolayı Fransa 68’i toplumsal mücadeleler tarihi içerisinde de, o dönemin güncelliği içinde de ayrı bir öneme sahip oldu. Kuşkusuz bunda Fransız toplumunun geçmişten gelen devrimci geleneğinin de avantajı var.  Her ne kadar Mayıs 68 ‘beklenmedik’ bir isyan olarak yorumlansa da, 1960’dan itibaren radikal-sosyalist öğrenciler katı bir stalinist kültür ve Sovyetler Birliğine sarsılmaz bir irade ile bağlı olan Fransız Komünist Partisi’nden tamamen kopmasa da, ondan uzaklaşarak veya ona artık devrimci bir anlam yüklemeyerek yeni oluşumlar arayışı içerisindeydi. Bu arayış Troçkist, Çin Kültür Devrimi’nin etkisiyle Maoist ve anarşist akım ve örgütlerin oluşmasına vesile olmuştu. Her üç akım da daha sonra Mayıs 68’e damgasını vuran hareketler olarak tarihe isimlerini yazdıracaklardı. Bunun yanında 1967 yılında Fransa’da grev dalgaları da söz konusuydu. Yeni sanayileşen, kırsal kesimlerden merkezi ve sanayileşen yerlere doğru göç akımları, çalışma koşullarının ağırlığı 1967 yılında pek çok bölgede dalga dalga grevler, ücret artışlarının kazanılmasıyla sendika liderlikleri tarafından sona erdirildi. 68’de yaşanacak kırılmaları müjdelercesine, işçiler sendikal liderliklerin –ki Fransız Komünist Partisi ile aynı geleneği paylaşan Genel İş Konfederasyonu (CGT)- grevleri bitirme kararına rağmen grevlerine bir süre daha devam ettiler. Fransa için 67 artçı sallantılarla kapanırken, 68 yılının başlarında kimse tüm Avrupa’yı ve Dünya’yı sarsacak gelişmelerin yaşanacağını aklının ucundan bile geçirmemekteydi. 2. Dünya Savaşı öncesinde 42 milyonluk Fransa’da yalnızca 60 bin öğrenci bulunuyordu. 68 yılında ise Fransa’nın nüfusu 50 milyon, öğrenci sayısı ise 600 bindi. Üniversitelerde eğitimin seviyesi düşük, disiplin kuralları fazlaca sıkıydı. De Gaulle’ün on yıllık iktidarı toplumun büyük bir kesimi için boğucu gelmeye başlamıştı. İşçi sınıfı %30 büyümüştü ve taşradan kentlere gelen veya sanayileşen taşralardaki genç işçi sınıfı gittikçe huzursuzlaşıyordu. Tarık Ali’nin ifadeleriyle Fransa patlamaya hazırdı.

Bir yıl önce Che’nin öldürülmesi, Cezayir’in sömürgeleştirilmesi, Vietnam Savaşı ile ilgili dehşet görüntülerin tüm dünyada öfke ve tepki ile karşılanması ve Vietnamlı gerillaların  başlattığı Ted saldırısı Fransa gençliğinin hareketlenmesindeki ve isyanındaki önemli etkenlerden biriydi. Fakat Fransa 68’inin fitilini ateşleyen pratik etken kadın ve erkek öğrencilerin üniversite yurtlarında birbirlerinin odalarını ziyaret etme anlamına gelen “serbest dolaşım” talebi idi. Üniversitelerdeki katı disiplin, eğitimin niteliksizleşmesi, tüketim toplumu ve yeni kapitalizmin eleştirileri ile Vietnam savaşı protestolarının birleşmesi bardağın taşmasına yeterdi bile. Nanterre, Sorbone gibi üniversitelerde eylemler ve yürüyüşlerle başlayan 68 ilkbaharı, polisin ve De Gaulle’ün şiddet politikasıyla daha da kabarmaya ve bir ayaklanmaya dönüşmeye başladığında takvim yaprakları Mayıs ayını göstermekte, duvarlarda ise “tüm iktidar hayal gücüne” yazmaktaydı. 3 Mayıs günü polis Sorbonne üniversitesini işgal edince, muazzam bir ayaklanmanın da yolunu açtıklarından haberleri yoktu. İlk kez bir üniversitenin polis tarafından işgal edilmesi sayıları her gün katlanarak artan öğrencilerin ayaklanmaya dahil olmasını sağladı. Takvim yaprakları 10 Mayıs’ı gösterdiğinde Fransa tarihe “Barikatlar Gecesi” diye geçen ve olağanüstü bir direnişe, ‘Quartier Latin’ direnişine sahne olur. Polisin amansız şiddetine öğrenciler, mahalle sakinleri, genç işçiler kaldırım taşları ve devasa barikatlarla karşılık veriyordu. Belçikalı Troçkist Ernest Mandel olayları seyrederken arabasının devrildiğini görür ve “İşte devrim budur” dediği rivayet edilir. Barikatlar Gecesi’nin ardından polis Qartier Latin’den püskürtüldü, 13 Mayıs günü yaklaşık 1 Milyon kişi Paris sokaklarında büyük bir miting yaptı. Ardından De Gaulle ilk geri adımını attı ve Sorbonne üniversitesinde polisi geri çekti. Fakat bu, hareketin dinmesini sağlayamadı. Henüz tarih daha Dünya’nın en büyük işçi grevine şahitlik etmemişti. Eric Hobsbawn’a göre Fransa Mayısının 3 kırılma noktasının sadece ilki gerçekleşmişti; öğrencilerin ayaklanması. Sıra ikincisindeydi, yani işçi sınıfının da ayaklanmasında.

Mayıs 68’in ruhunu yansıtan sadece öğrencilerin anti-otoriteryanizmi, yaratıcı başkaldırısı veya üçüncü dünya ile dayanışması değildi; aynı zamanda işçi sınıfının sendika bürokrasisinden kat kat önde ve önce hareket etmesi de 68’in en önemli unsurlarından biriydi. 13 Mayıs günü büyük gösteri ve işçilerin kendiliğinden tutumu o tarihe kadarki dünyadaki en büyük genel grevin de tetikleyicisi olacaktı. Sitüasyonist Enternasyonal ile ilişki içinde olan Sud Aviation uçak fabrikası işçileri 13 Mayıs’ta fabrika yöneticilerini bürolara hapsederek kendiliğinden bir grev başlatırlar. Bu grev sendikal bürokrasiye rağmen, dalga dalga Nantes, Paris ve daha pek çok şehir ve bölgede başka grevlerin başlamasını tetikler. İşçi sendikaları ancak 18 Mayıs’ta resmi olarak greve çıkma kararı alır. 22 Mayıs’ta 9 milyon işçi dünyanın en büyük genel grevi ile hayatı gerçek anlamda durdurur. Colin Barker’in Devrim Provaları isimli kitabına göre 9 milyon işçinin sadece 3 milyonu sendikalı idi, geriye kalan 6 milyon işçi kendiliğinden ve kendi öz örgütlenmelerini sağlayarak ayaklanmaya katılıyordu. Genel grev ile birlikte yönetici elitin kabusları da büyümeye, burjuva devletinin otoriter ve şiddet yüklü tarafı daha da net bir şekilde gözükmeye başladı. Artık barikatlarda sadece öğrenciler ve kent sakinleri değil aynı zamanda fabrikalarını işgal eden grevci işçiler de vardı. Grevler, öğrenciler ve işçilerin omuz omuza gösterileri ile Mayıs sonuna kadar devam etti. Hükümetin maaş artışı teklifini kabul etmeyen işçiler sendika bürokrasisini greve devam etmeye zorladı. Fakat Mayıs sonuna gelindiğinde De Gaulle ivmenin tersine döndüğünü, ayaklanmanın hükümete talip olma amacı gütmediğini anladı ve harekete geçti. Önce Almanya’ya giderek NATO ve Fransız ordusunun güvenini tazeleyince ardından karşı bir gösteri düzenleyerek 1 milyona aşkın kişiyi sokağa döktü. Sloganları, “Yaşasın Fransa” ve “Herkes işinin başına” idi. Sokak çatışmaları ve grevler Haziran ortasına kadar ivmesinin kaybederek devam etti. Haziran sonu yapılan seçimlerde ise De Gaulle ezici bir çoğunluğun oyu ile tekrar seçildi.

Federal (Batı) Almanya:

Federal Almanya’nın Mayıs 68’ini şekillendiren temel unsurlar anti-totalitarizm, enternasyonalizm ve anti-kapitalizm/emperyalizmdi.  Federal Almanya devletinin baskıcı ve otoriter örgütlenişi, Vietnam’da Ted saldırısın Almaya’daki yankısı ve küresel ölçekte ayaklanmaların baş göstermesi, Batı Almanya öğrenci hareketini derinden etkileyen unsurlardı. Federal Almanya’nın tek sol öğrenci örgütü olan Alman Sosyalist Öğrenci Birliği (SDS) tüm 68 Mayıs’ı boyunca temel işleve ve katalizör konumuna sahip olacaktı. 2 Haziran 1967’de İran Şahı’nın ülkeyi ziyaret etmesini protesto eden kalabalığın içinden Belçikalı bir öğrencinin öldürülmesi, burjuva demokrasisinin otoriter yönünü açığa çıkarmış ve öğrenci hareketi de anti-emperyalist zeminin yanında anti-totaliter de bir ivme kazanmıştı. Öldürülen Ohnesorg’un cenazesine 15 bin kişi katıldı. 2-7 haziran tarihleri arasında binlerce öğrenci yürüyüşler düzenliyordu. Eylemlerin ardından SDS, 7 bin kişilik bir kongre organize ederek kapitalizme karşı mücadele çağrısı yaptı. Bu kongrenin ardından burjuvazinin en güçlü yayın tröstü olan Springer gazeteleri öğrenci haraketinin lideri Rudi Dutsckhe’yi “1 numaralı halk düşmanı” ilan etti. 17-18 Şubat 1968’de Ted saldırısının damgasını vurduğu ‘Uluslararası Vietnam Kongresi” düzenlenir. Burada Rudi, kapitalizme karşı uluslararası bir stratejinin öneminden söz etmekteydi. Öz yönetimden, anti-emperyalizmden ve kapitalizm karşıtı mücadelenin stratejisinden bahsedildiği kongrenin dünyanın çeşitli ülkelerinden de katılımcıları da vardı. Kongrenin ardından basının Rudi’ye yönelik saldırıları daha da sıklaştı. Yayınlardan provoke olan faşist bir işçi 11 Nisan 1968’de Rudi Dutsche’yi sokak ortasında vurur. Rudi hayatını kaybetmez ama komadan sonra yatağa mahkum olur. Rudi suikastının ardından tüm Federal Almanya genelinde muazzam gösteriler olur. Öfke daha çok Springer tröstüne yönelir. Hükümetin olağan üstü hal uygulayacağına yönelik haberlerin ardından 60 bin kişilik büyük bir miting yapılır, üniversite işgalleri başlar. Tüm bunlara rağmen olağanüstü hal ilan edilir ve 4 Kasım 1968’de o tarihe kadarki en şiddeli çatışmalar patlak verir. Federal Almanya’da 68 hareketi devlet terörü ve şiddeti ile bastırılır. Fakat devlet şiddeti, yeni toplumsal muhalefet biçimlerinin de ortaya çıkmasının tartışma zeminini sağlar. Batı Almanya’da 68 sonrasında sadece Rudi’nin ‘kurumlar içinde uzun yürüyüş’ stratejisi, cinsel devrim, nükleer karşıtı hareket veya Marcuse, Adorno, Horkheim ve Bloch gibi yazarların teorik katkıları ve popülaritesi kalmaz; aynı zamanda bambaşka bir hatta ilerleyecek olan, devrimci şiddetin kapitalizm eleştirisi ile harmanlanacağı bir kapı da açılır; uzun yıllar adından söz ettirecek olan Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun (RAF) kuruluşu.

İngiltere:

Diğer ülkelere göre İngiltere 68’i çok daha sakin ve kısa geçer. Hatta İngiltere 68’i daha çok Fransa, Almanya ve İtalya gibi ülkelerin 68’inden etkilenerek varlığını bulur. Özellikle Vietnam savaşına karşı hareketlilikle geçen İngiltere 68’inde ilk büyük eylem 17 Mart günü 20-25 bin kişilik ve çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğu bir kalabalıkla, parlamento önünde gerçekleşir. Polisin müdahalesinin ardından hareket üniversiteleri, özellikle de sanat okulları işgalleri ile devam eder. Ekim 1968’de Londra’da 50 bin kişilik büyük bir gösteri yapıldı. Burada sadece Vietnam değil aynı zamanda Çekoslovakya işgaline de karşı bir tavır gösteriliyordu. İşçi sınıfının sahnede olmadığı, sadece öğrenci hareketi ile sınırlı kalan İngiltere 68’i zaman içinde tecrit olarak söndü. Geriye Tarık Ali’nin Sokak Savaşı Yılları kitabındaki, okunduğunda kendinizi içerisinde bulacağınız su gibi akan anıları ve Rolling Stones’un solisti Mick Jagger’in “Street Fighter Man” şarkısı kaldı.

İtalya:

Gerek öğrenci hareketinin dinamizmi gerekse de işçi hareketinin radikalliği anlamında İtalya 68’i de özgün bir deneyim olarak tarihe damgasını vurur. İtalya 1962’den 1967’ye kadar ciddi ve sonuç alıcı grev dalgalarıyla sarsılır. 1967 yılında işçiler yüksek artışlar elde ederler fakat durdurulamayan enflasyon işçi sınıfının huzursuzluğunu ve öfkesini beslemeye devam eder. Bu grev dalgası esnasında geleneksel Komünist Parti siyasetinden uzaklaşan işçiler ve gençler Yeni Sol’un vizyonunu benimseyerek özerk bir işçi hareketi için de kolları sıvarlar. 1967’de işçi hareketinin zayıflamasının akabinde öğrenci hareketi, baskı ve üniversitelerin hiyerarşik-otoriter örgütlenmesine karşı ayaklanır. 1967’nin sonunda doğrudan demokrasi ve doğrudan eylem şiarlarıyla öğrenciler üniversiteleri işgal etmeye başlar. İtalya’da 68’in en güçlü ve öne çıkan örgütü Lotta Continua (Mücadele Sürüyor) idi. 68 Mayıs’ında polisin artan şiddeti ile birlikte mücadele de büyüdü. Öğrenci hareketi önce liselerle ve öğretmenlerle ardından da işçilerle ilişki kurmaya başladı ve mücadele çoklu alanlarda büyümeye devam etti. 1968’de geleneksel sendikaların örgütlenme tarzından bir kopuş sağlanarak, işçiler bulundukları fabrika ve iş yerlerinde öz yönetim odaklı işçi meclisleri de kurmaya başlamışlardı. 7 Mart günü gerçekleşen genel grev ile birlikte öğrenciler ve işçiler fabrika önlerinde kaynaşarak, işçi sınıfı mücadelesi ile öğrenci hareketinin aynı zeminde buluşmasını ve yeni bir ilişki biçimi kurmasını sağladı. Grevler dalga dalga büyümeye ve yayılmaya devam etti. Mart 1969’da FİAT işçilerinin başlattığı grev ile birlikte yeni bir dalga başladı. 1969’un sonunda milyonlarca işçi farklı farklı sektörlerde grevdeydi. Burjuvazi artık üretim süreçlerindeki denetim ve iktidar ilişkilerini kaybettiği kaygısı ile yaşıyordu. Bu kaygı devleti daha çok şiddet ve teröre sarılmaya itti. Hem devletin resmi kolluk güçleri hem de paramiliter-faşist çeteler tarafından bombalamalar da dahil olmak üzere daha sonra radikal solun üzerine atılacak veya sorumlusu olarak gösterilecek şiddet sarmalı başlatıldı. 1971 yılına kadar bir yandan devlet şiddeti diğer yandan da alternatif kanallardan toplumsal mücadeleler devam etti. 1971 yılında konut işgallerine başlayan Lotta Continua hareketi, gündelik hayatın örgütlenmesi yönünde ciddi bir atılım yaparak komünler kurmak için ev işgalleri hareketini başlattı. İtalya 68’i arından sadece Kızıl Tugaylar gibi Aldo Moro da dahil olmak üzere çeşitli cinayet ve terör eylemleri ile dünya kamuoyuna damgasını vuracak bir örgüt bırakmadı. Aynı zamanda marksizmin otonomist bir yorumunu da sağlayacak olan yeni toplumsal muhalefet ilişkilerinin gündeme gelmesini de sağladı.

Doğu Bloğu:
Çekoslovakya yada Prag Baharı

1968 Sovyetler Birliği’nin ileri karakolu olan ve Komunist Partiler tarafından totaliter ve oldukça da bürokratik bir şekilde yönetilen Doğu Avrupa ülkeleri için de hareketli bir yıl oldu. Kuşkusuz Prag Baharı ve Çekoslovakya’nın Sovyetler Birliği tarafından doğrudan işgal edilmesi Doğu Avrupa 68’ine damgasını vuran olaylar oldu. 1965 yılından itibaren Çekoslovakya Komünist Partisi’nin (ÇKP) içerisinde demokratikleşme ve temel özgürlüklerin kabul edilmesi yönünde başını aydınların ve öğrencilerin çektiği bir muhalefet başlar. Bu muhalefet stalinist ve bürokratik dogmatizme çarpar fakat varlığını sürdürmeye devam eder. 1967 yılında, 68’e giden yolda öğrenciler elektriklerin kesilmesinden dolayı yurtlarından ellerinde mumlarla sokaklara çıkarak “Okumak istiyoruz” sloganlarıyla gösteri yapar. Devletin cevabı polis şiddeti olur. Polisin saldırısı ardından durdurulamaz bir muhalefet silsilesini de tetikler. 15 Ocak 1968’de Prag Öğrenci Komitesi mevcut resmi örgütlerin vesayetini ve velayetini tanımayarak açık muhalefet çağrısı yapar. Gelişmeler ÇKP içinde de karşılığını bulur. Parti içi muhalefet Ocak başında yönetimin istifasını sağlar ve reform yanlısı Dubçek partinin ve dolayısıyla da ülkenin başına gelir. Bu andan sonra Sovyetler Birliği ile sonu Çekoslovakya’nın işgaline kadar varacak olan gerilimli bir ilişki başlar. Dubçek, “Sosyalizmin ve Çekoslovakya’nın sosyalist kazanımlarının sarsılmazlığını olduğu kadar, konuşma ve eleştiri özgürlüğünü, basın ve toplantı özgürlüğünü sağlayacak yasalar” öngördüğünü açıklar. Haziran ayında romancı Ludvik Vaculik 20 ünlü aydının imzaladığı “2000 Kelime” manifestosunu yayınlayarak reformların kitle seferberliği ile uygulanması için bir girişim başlatır. Fakat Prag Baharı başlar başlamaz Sovyet tankları 20 Ağustos’u 21 Ağustos’a bağlayan gece Çekoslovakya’ya girer. Böylece stalinizmden kopma potansiyeli taşıyan ve özügürlükçü bir sosyalizme yönelebilecek olan Prag Baharı, Sovyet tankları altında ezilir. Çekoslovakya’nın işgali tüm dünya kamuoyunda, özellikle de sosyalist kamuoyunda tepki ile karşılanır, pek çok ülkede Çekoslovakya ile dayanışma gösterileri düzenlenir. İşgal aynı zamanda 1956’daki Macaristan işgalinden farklı olarak resmi komünist hareket içinde de kırılmaların ve huzursuzlukların başlamasına vesile olur.

Polonya ve Yugoslavya’da da öğrenci hareketleri demokratikleşme ve özgürleşme için çeşitli yürüyüşler, işgaller ve mitingler düzenlediler. Demokratik (Doğu) Almanya’da Çekoslovakya işgalini protesto hareketleri baş gösterir. Her dört ülkede de aydınlar, entelektüeller ve öğrenciler hareketin başını çeken kesimlerdi.

*

1968 yılı tabii ki sadece Avrupa ile sınırlı değildi. Özellikle ABD’de gelişen anti-militarist ve sivil haklar hareketi, siyahların başkaldırısı, Vietnam Savaşı’na karşı en görkemli başkaldırı ve hippi-yuppi hareketleri tüm dünyaya ilham veren hareketler oldu. ABD’deki hippi-yuppi hareketi pasifist hareketlerin gelişimine ivme kattı. Fakat yine aynı coğrafyada ismini Bob Dylan’ın “Blowin in the wind” şarkısının bir nakaratından alan “Weatherman” gibi şehir gerillası bir grubun da doğmasına şahit olunur. Pasifist hareketin doğuşuna, üçüncü dünyadaki dikatatörlere ve işgallere karşı ayaklanmalar, gerilla hareketleri  ve ulusal kurtuluş savaşları 68’in bir başka ayağını oluşturmaktaydı. Japonya belki de 1968’in en şiddettli geçtiği metropol ülkelerden biriydi. Batı’da ve bizlerin coğrafyasında fazla popüler olmamasına rağmen Japonya’da 1948’de kurulan Zengaguren hareketi 1968 olaylarına damgasını vuracak ve Japonya’nın ABD’nin bir arka üssü olarak kullanıldığı koşullarda Zengaguren militanları ellerinde molotof kokteylleri ve uzun bambularla polisle göğüse göğüse muharebelere girecekti. Almanya ve İtalya’dakine benzer bir örgüt olan Japonya Kızıl Ordusu da 1970-1990 yılları arasında pek çok terör ve banka soygunu eylemi yaparak şehir gerillası tarihine Japonya’dan bir not düşecekti.

68’de gelişen ve patlayan sistem karşıtı hareketler yenilgileri, hayal kırıklıkları, geride bıraktıkları pratik ve entelektüel birikimleri ile dünya toplumsal mücadeleler tarihinde yeni bir kapı açıyordu. 68’in 50. yılında Dünya oldukça değişmiş ve dönüşmüş olsa da, ne uygarlık krizi bitti ne de mücadelelerimizin parlayan ışığı söndü.

Bu yazı ilk olarak gaile dergisinin 452. sayısında yayınlandı.

“Ödemiyoruz” demek çok mu zor?

“Ödemiyoruz” demek çok mu zor?

Borcun en güçlü tahakküm ve yönetim aracı olduğu özellikle böylesine bir dönemde çok daha bariz bir hal alıyor. İnsanlar bugün yaşadıkları sıkıntıları muhtemelen daha çok borçla aşmaya çalışacak. Bir nevi borcu, borç ile kapamaya çalışacaklar. Dolayısıyla sistem tarafından geleceklerinden biraz daha çalınacak. Bankalar ise bu krizi fırsat haline dönüştürmeye çalışarak daha cazip borçlandırma yöntemleri geliştirecek. Borçlu tam rahatladığını sandığında, daha derin bir borç batağının içine adım atmış olacak.

Artık o ve geleceği kendisinden çok bankaların, finans kapitalin elindedir. Kıbrıslı Türkler, ‘borçlandırılmış birey’ ve ‘borçlandırılmış toplum’ nasıl olur sorusunun en güzel ve trajik örneğidir. kktc de dahil olmak üzere neredeyse bütün toplumsal yönetişim dayanakları borç üzerine inşa edilmiştir. Hayata borçlu başlıyoruz. Eğitim, ulaşım, sağlık, barınma gibi temel insani haklara erişimin yolu borçtan geçiyor.

Cebimizdeki kredi karları ile yaptığımız gıda, eğlence vs gibi diğer harcamalarda ise farkında olmadan borç ekonomisinin içine daha da giriyoruz. Gelecekten yiyoruz! Geleneksel orta sınıfın gösteriş ve konformist arzularını da buna eklemeyi ihmal etmemek lazım. Çünkü yaşayabileceği hayat ortadayken bu kesim -havuzlu villalar, aşırı lüks arabalar vs- sahip olmayı arzuladığı zenginliğe borç ilişkisi ile giriyor. Bir nevi bazıları için borç temel ihtiyaçları karşılamaya, bazıları için ise zengin bir ‘kimlik’ yaratımına yarar.

Kısacası borç gündelik hayatın bir parçası. Ama bundan da öte borç bireyi, toplumu yöneten, sistemin çarkını döndüren temel iktidar aygıtlarından biri. Borç için yaşıyoruz. Borç için çalışıyoruz. Borç için varız. Tüm kişisel bilgilerimizle bankaların bilgi veri tabanlarına işlenen büyük çarkın küçük küçük dişlileriyiz.

Bazı iyimser arkadaşların umut ettiği gibi çıkış yolunun da mutlak şekilde Federal Kıbrıs’ta olduğunu düşünmüyorum. (Çözüm karşıtı değilim, sadece çözüme mesihvari bir anlam yüklemiyorum.) Kıbrıs sorunu özellikle solun ufkunu o kadar bir daraltıp köreltti ki her şey çözüme indirgenir hale getirildi. Toplumdaki yeni iktidar aygıtlarını, yönetim biçimlerini ve sınıfsal dönüşümleri bilemek bile istemedi. Çünkü çözüm paradigması ona hazır cevaplar veren bir kolaylaştırma işlevi gördü. Çözüm olsa dahi yukarıdaki ilişkilerin dışına çıkma şöyle dursun daha da katmerleşerek kangrenleşeceği nettir. Neden mi? Çünkü Avrupa’da sol son 10 yıldır borç ve borçlandırılmış toplum üzerine kafa yoruyor.

Avrupa toplumlarının borç ekonomisinden çektikleri takip edenler için ortada. İçi boş bir çözüm sloganından çok “ödemiyoruz” sloganı çok daha heyecan verici ve gerçekçi. Ama bir o kadar da imkansız. Çünkü bu sistemin sınırları içerisinde “ödemiyoruz” diye bir şey söz konusu değildir. Sırf bundan dolayı bu sistemin içinde bir çözüm de mümkün değildir.

Evet “ödemiyoruz” demek çok mu zor? Zaten günün sonunda kimsemiz borçlarını ödeyemeyecek ve mezara girecek. Ama borç devam edecek. Çünkü en büyük hırsız bankadır. 1 kişi “ödemiyorum” dediğinde ‘suç’ olur. Ama 1000 kişi “ödemiyoruz” dediğinde devrim olur! Belki de Kıbrıs’ta barışa giden yol politik diyetimizi ve borçlarımızı karşılıklı bir şekilde “ödemiyoruz” dediğimiz zaman inandırıcı hale gelir.

Restorasyon ve II. Cumhuriyet – Hasan Yıkıcı

Restorasyon ve II. Cumhuriyet – Hasan Yıkıcı

Restorasyon genellikle mimari literatürde kullanılan bir kavramdır. Kısaca yıkılmaya yüz tutmuş bir yapıyı onarmak anlamına gelmektedir. Kelime Latince restaurāre “(yıkılmış bir şeyi) yeniden ayağa kaldırmak” kökünden gelir. Fiil olarak evrimi ise Fransızca restaurer “onarmak, yenilemek” kavramıdır. Fakat restorasyonun olmazsa olmazları arasında sadece yeniden ayağa kaldırmak veya onarmak-yenilmek yoktur. Restorasyon aynı zamanda bir yapının aslına ve eski şekline zarar vermeksizin girişilen bir yeniden inşa ve yeniden ayağa kaldırma girişimidir. Dolayısıyla restorasyon yıkılmaya yüz tutmuş bir yapıyı aslına sadık kalınarak tekrardan ayağa kaldırmak, onarmak veya ıslah etmek olarak okumalıyız.

Önümüzdeki seçimlerin diğer seçimlerden ayırt edici noktalarından birinin de bu seçimin artık yıkılmaya yüz tutmuş, yozlaşmış ve çürümüş bir yapı olarak kktcnin tekrardan ayağa kaldırılması, onarılması ve ıslah edilmesine yönelik bir seçim olmasıdır. Özellikle Crans Montana çöküşünden sonra tüm merkez siyasetin üzerinde uzlaştığı nokta kktc olarak yolumuza devam edeceğiz noktasıdır. Fakat yine UBP-DP gibi partilerin dışında merkezdeki diğer partilerin de (CTP-TDP-HP) üzerinde uzlaştığı bir nokta daha var. O da kktcnin bu haliyle devam edemeyeceği. Bence seçimlerin esas ekseni de burada şekillenmekte. Tüm kesimlerde kktc üzerinde bir uzlaşı. Ayrım sadece eski usullerle mi gidileceği yoksa yıkılmış bir şeyi yeniden ayağa kaldırarak, onu yenileyerek mi? Bundan bir yıl önce söylemsel olarak HP’de cisimleşen restorasyon eğilimi bugün içerisine TDP-CTP gibi geleneksel merkez liberal-demokrat partileri de almış bulunmaktadır. Seçim gündeminin patlak vermesiyle birlikte restorasyon hareketi bağlamında saflaşmalar, eğilimler ve konum almalar daha netleşmekte ve bu hareket ivme kazanmaktadır. Üzerinde adı konulmamış bir uzlaşı ve görünmez bir ittifak var: kktcyi yeniden ayağa kaldıracağız, ‘birlikte çalışarak’, ‘hep birlikte’, ‘değiştirerek’!

Fakat yukarıda ne demiştik. Restorasyon sadece ayağa kaldırmak, yenilemek veya onarmak değil, aynı zamanda aslına-özüne veya bir yapıyı yapı haline getiren tarihsel değerlere sadık kalınarak yapılan bir ayağa kaldırma, ıslah etme girişimidir. İşte tam da bu noktada gelişmeleri değişim-dönüşüm potansiyeli olarak değil restorasyon hareketi olarak tanımlamak en anlamlısıdır. Çünkü ne HP, ne TDP ne de CTP –söylemlerinin apolitik olması bir yana- hiçbir suretle bu yapının özüne ve tarihsel hakikatlerine dair eleştirel bir tavır takınmamakta hatta onlara sadık kalacağı doğrultusunda adımlar da atmaktadır. Bu hakikatler nedir? Türkiye’nin askeri-sivil ve artık dini bürokrasisinin ada üzerindeki tahakküm düzeni ve çıkar ilişkileri.* Tam da bu noktada bu adı geçen partiler özenli bir sanatçı edasıyla yıkılmaya yüz tutmuş bu yapıyı, özüne sadık kalarak ince dokunuşlarla ıslah etmeye ve yeniden ayağa kaldırmaya söz vermektedir. Fakat gözden kaçan bir şey var. Sorun yapının yüzeyinde değil, tam da yapıyı içten içe çürüten tarihsel gerçeklerinde. Her ne kadar birbirlerinden farklılaşmaya çalışsalar da HP-TDP-CTP merkezde buluşan, restorasyon hareketinin üç farklı ayağını sembolize etmektedirler.

Önümüzdeki seçimler yeni kktc’nin ayni II. Cumhuriyetin fiili olarak şekillenmeye başlayacağı bir eşik olabilir. Her halükarda müesses nizamın kazanacağı ve dengeleri yerinden etmeden fakat yeniden şekillendirerek gelişecek süreçler bizi beklemektedir. Bu dengelere müdahale edebilecek, yerinden edecek veya dönüştürecek potansiyeller ne yazık ki etkin bir siyasal güç olarak kendilerini var edebilmiş değiller. Seçimlerde ise temsilleri yok ne yazık ki yok! Solun, emek güçlerinin ve bahsi geçen dengelere müdahaleyi hedeflemiş güçlerin olmadığı bir seçime gidiliyor. Sol anlamda seçimlerden bir şey beklememeli. Merkez partilerin restorasyon hareketi ile atak yaptığı, toplumsal muhalefet potansiyelinin geri çekilme eğilimi gösterdiği böylesi bir dönemde ne yapılabilir? Şimdilik sadece bu soruyu burada bırakalım. Belki de kendimize yönelik bu soruları çoğaltarak işe başlayabiliriz.

EK okuma:

II. Cumhuriyet’e doğru mu? – 13-Temmuz-2017

 

 

 

Seçim ve Bir Arzu Olarak İktidar – Hasan Yıkıcı

Seçim ve Bir Arzu Olarak İktidar – Hasan Yıkıcı

Pavlov’un köpeği misali seçim zilinin çalmasıyla birlikte kurtuluşu seçimlerde ve ‘iktidar’ olmakta görenler kuyruklarını sallamaya başladılar. Seçim kokusunun yayılmasıyla birlikte sosyal medyada seçim tarihi ‘afalanmaları’ üzerinden erkeklik patlaması bile yaşandı.

İktidarın ve iktidar mücadelesinin verildiği zeminlerden biri olan seçim meselesinin zehirleyici bir etkisi olduğu bilinen bir gerçek. Fakat sadece seçim olma ihtimalinin, ihtimali tarihi üzerinden bile böyle bir ‘erkeklik patlaması’, vakanın ne derece korkunç boyutlarda olduğunu gözler önüne sermekte.

İktidarı dışsal bir olgu olarak değil, içsel bir oluş olarak değerlendirecek olursak – ki böyle değerlendirmede fayda var – bunun adına kısaca iktidar zehirlenmesi diyebiliriz. Bizzat bire bir veya toplumsal ilişkilerimizde şekillenen sadece mağduru olduğumuz değil aynı zamanda da bizzat salgılayıcısı olduğumuz bir tür zehirlenme. Öyle ki bunun için illa siyasal iktidara sembolik olarak sahip olmak gerekmiyor, (ki kktc gerçekliğinde bu semboliklikten de öteye geçebilmiş değil) zaten onun kültürü, ideolojisi ve davranış kalıpları gündelik hayatın içerisine ve kişinin kimlik kodlarına sirayet etmiş durumda. Hayattaki tek derdi küçük küçük iktidar yapılanmaları içerisinde kendisine yer edinme olan ve seçimi de yapısal olana dokunmadan bu düzenden kurtuluşun adresi olarak tasarlayanlar, sürekli olarak aynı trajediyi yaşamaya mahkûmdur. Fakat bu trajedi tekrar ettikçe, trajedinin özneleri, üzüntü duyulacak kişiler değil, komik ve acınası bir hal almaktalar. Burada olan da bir iktidar arzusu değil, bir arzu olarak iktidar mefhumunu hayatın içerisinde sürekli kılınmasıdır. En küçük ve dar ilişkilerden, en büyük ve geniş ilişkilere kadar gelişen bir arzu! İktidar zehirlenmesiyle hesaplaşmaya niyeti olmayan kesimlerin sistemi değiştireceğiz çıkışları da, anlık seçim ‘afalanmaları’ içerisinde gülünç kalmakta. Öyle ki bu kesimlerin siyaseti de ülkedeki bariz veya gizli yapısal iktidar ve tahakküm ilişkilerine dokunmadan, yaratılan ‘serbest alan’ içerisinde küçük küçük iktidar oyunları ile avunmaktan öteye geçmiyor.

***

Şimdi çok teferruata girmeden bir kaç noktanın altını çizmekte fayda var:

  • Merkez muhalefet açısından –özellikle CTP ve HP- önümüzdeki seçim sürecinin temel dayanaklarından biri uzunca bir süredir şekillendirdikleri ahlaki bağlamda şekillenecek. Nedir bu ahlaki bağlam? Aslında çok net, kötüler gidecek iyiler gelecek ve sorunlar bitecek! HP de, onun popülist söylemi ve siyasetinden rol çalan CTP de kötüleri, hırsızları, kötü yöneticileri ve gelecek hırsızlarını iktidardan kovduktan sonra, iyilerin, halkçıların, iyi yöneticilerin ve üreterek yok olmayacakların iktidarı ile sistemi değiştireceklerini ve iyi bir yönetim ile halkın iktidarını tesis edeceklerini söylemektedirler. Bunca yıldır bizi yöneten kötülerden iyilerin hesap sorması!* Klasik biz ve onlar ayrımı ile karşıtlık üzerinden söylem üretme. Böylece hiçbir toplumsal çelişkiye, tahakküm ilişkisine ve memleketteki gerçek iktidar ilişkilerine dokunmadan, siyaset tamamen ahlaki bir zemine kaydırılmaktadır. Aslında yapılan çok net: siyaseti, ahlakın bulanık sularında boğmak ve toplumu da o suya dalmaya çağırmak. Bu taktik aslında 21.yy popülizminin klasik taktiği olup HP’den sonra anlaşılan CTP’de de benimsenmiştir. CTP liderliği merkezde barınabilmenin yolunun popülizmin taktiklerinden faydalanmaktan geçtiğini kavramış bulunmakta anlaşılan. Fakat her iki kesimin de sunduğu ahlaki reçete yüzeysel olmakla beraber, aynı zamanda dönüştürücü bir potansiyel de barındırmamaktadır. Kendilerini iyi-temiz ve kurtarıcı olarak gösterenler ile aslında kötü-yozlaşmış ve gelecek hırsızı olarak ilan ettikleriyle aynı kültürel ve ideolojik bağlam içerisinde hareket etmekteler. Bu ahlaki perspektifin sunacağı şey en iyi ihtimalle sistemin alt üst edilmesi değil, restorasyonu olur. Dolayısıyla bu seçim aynı zamanda popülizmler seçimi olacak.

 

  • İkinci noktaya gelecek olursak, tabii bu ahlaki varoluşu sembolize edecek, onun söylemsel icracılığını yapacak ‘liderlere’ ihtiyaç var. Bu liderler de ‘hoca’ vasfıyla ortaya çıktı. CTP’nin Tufan hocası, HP’nin Kudret hocası ve son zamanlarda eskiye nazaran sık sık karşımıza çıkan TDP’nin Asım hocası! Yukarıda saydığımız ahlaki çerçevenin kendisine uygun bedenlerde somutlaşması herhalde kaçınılmazdı. Dolayısıyla ‘hoca’ figürü, ahlaki bağlamın bedenselleşeceği, iyi, temiz, bilgili, güvenilir ve lider vasıflar karşılamaktadır. ‘Hoca’lar sadece ahlaki söylemlerin somutlaştığı bedenler değil, aynı zamanda geleneksel siyasetin figürlerinden farklı olarak, elitist bir lider kültünün de yaratılmasını sağlamaktadır. Çünkü buzlukçudan, hayvancıya, köylüden, şehirliye kadar siyasal figürlerin tümü toplumdaki konumları anlamında güvenilirliği ve inandırıcılıklarını yitirmiş durumdalar. Bu yeni ‘hoca’ kültü ile ise siyasetçiye dair toplumda tükenen güven ve inanç duygularını yeniden canlandırmaya çalışılmaktadır. Dolayısıyla önümüzdeki seçimler sadece popülizmler yarışı değil aynı zamanda da ‘Hocalar’ yarışı olarak da siyaset tarihimize geçecek.

 

  • Daha fazla uzatmadan üçüncü ve son uğrağımıza da uğrayalım. Bu ahlaki ve hoca imajı arkasında kocaman bir yalan durmaktadır. Ya da daha farklı söylemek gerekirse, bir yalanı kocaman ahlaki kalıplar ve imajlar arkasına saklayarak muhafaza edebilirsiniz veya ettiğinizi sanırsınız. Bu durumda da yarattığınız tek şey sadece bir algı yönetimi veya manipülasyon olur. Toplumu, yanlış hayatı doğru yaşamaya çağırırsınız.  Halbuki yanlış hayat doğru yaşanmaz. kktc denen mekanizma bir yönetim mekanizması değil, yönetilememe mekanizmasıdır. Türkiye’nin tahakküm ilişkilerini, o ilişkilerin burada yarattığı kolonyal siyasal-kültürel açmazları ve merkez siyasetin çıkmaz sokaklarını hangi ahlaki söylem veya pratik örtebilir? Bu olağan üstü yapıyı ve süregiden olağan üstü hali, olağan olarak kabul etmemizin istenmesi hangi ahlaki kritere sığar? Veya bu yapının yönetimine talip olmanın bir yalanı pişirip tekrar önümüze koymaktan ne farkı var?

Tam da burada kktc’de siyasetin ne işlevi var sorusu ortaya çıkmaktadır. Aslında bir pazarlama kampanyasından da farksız olan tüketime açılan ‘yeni’ler çürümüş ve geleneksel siyasetin ana hattını farklı sözcükler ve imgelerle doldurmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Dolayısıyla da bu seçimler yeninin sahneye çıktığı değil, eskinin yeni yüzüyle sahnede arz-ı endam ettiği bir süreç olacak! İşte tam da burada mesele siyasete iyi, güzel ve erdemli bir yaşamı sağlama aracı olarak başvururken bunu aynı zamanda hakikatten koparmadan yapabilmektir. Hiçbir siyasal ve toplumsal oluş hakikate ve onun çizdiği sınırlara rağmen var olmaz. Bundan dolayı bu seçim aynı zamanda merkez tarafından siyasetin bir ahlak siyasetine batırılacağı bir seçim olacak.

Ama sadece bu kadarla da değil. kktc denen ilişkiler bütünü, bireylerden ve toplumsal ilişkilerden bağımsız ve onlara aşkın bir şeymiş gibi ‘iktidar olununca değiştirilecek’ bir yapı değildir. O aynı zamanda bire bir ilişkilerden tutun da toplumsal alışkanlıklar ve davranış kalıplarımıza kadar sirayet eden içsel bir olgudur da. “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” fakat toplumsal olarak o yanlış ile uyum içerisinde olduğunuz sürece de hakiki bir yaşamın yolunu bulamayacağız. Dolayısıyla iyi ‘hocalar’ ve ekipleri iktidara gelecek ve ‘biz sistemi değiştireceğiz’ demek en büyük yalandır. Sistemi değiştirmek için önce onunla mücadeleye girişecek potansiyelleri harekete geçirmek ve alternatifler inşa etmek gerekmektedir. Bu ülkenin yazgısı yozlaşma ve yönetilememe olan kurumlarını ve devletini aşacak potansiyellerle sistem değişir.

Bu yazıya getirilebilecek en haklı eleştiri, makro düzeyde bir yazı olması olabilir. Fakat makro ile mikro veya bütün ile parça arasına çizgi çekmek artık o kadar da anlamlı değil. Çünkü hepsi tek bir bedende iç içe geçmiş durumda. kktc dediğimizde sadece parlamentosu olan ve talimatları Türkiye’den alan bir yapı değil, bu yapıyı da içinde barındıran toplumsal-organik bir makineden bahsedilmelidir. İşte seçim mefhumunu ve mücadeleyi de bu bağlamda tekrar düşünmenin sırasıdır! Ya bu olağan dışı hali yönetirmiş gibi yaparak yalan hayatlarda seçim kılarsınız ya da seçimi sistemle bir hesaplaşma alanına çevirir, yeni, alternatif kurucu potansiyelleri geliştirerek-inşa ederek normalleşen bu sürekli kriz halini derinleştirmeye ve çıplak hale getirmeye çalışarak hakiki bir hayatın izini sürersiniz. Aslında mesele çok açık: Yolu bulmak için yoldan çıkmak lazım!

*Özellikle CTP geçmişiyle hesaplaşmak veya inandırıcı bir özeleştiri vermek yerine geçmişi unutturmak ve yeni bir geçmiş inşa etmek çabasında olduğu çok bariz. Sadece biz onlar karşıtlığında kurduğu söylem bile sadece 2-3 yıl öncesini hatırlayacak olursak (UBP ile koalisyon) ne kadar samimiyetsiz bir söylem olduğu anlaşılır. Dolayısıyla önümüzdeki süreç aynı zamanda hafızayı diri tutmanın ve hatırlamanın da önemiyle geçecek bir süreç olacak.

 

Bu yazı ilk olarak gaile dergisinde, 22.10.2017 tarihinde yayınlandı.

 

Adı konulmamış entegrasyon – Hasan Yıkıcı

Adı konulmamış entegrasyon – Hasan Yıkıcı

Türkiye Başbakan Yardımcısı Recep Aktağ geçtiğimiz günlerde kktcyi ziyaret etti. Akdağ’ın ziyaretleri, AK Parti KKTC temsilciliğinin açılması ve Türkiye seçmenlerin sayısını vermesi çeşitli tepkilere neden oldu. Fakat bence en fazla dikkat çeken nokta, Yapısal Dönüşüm Programı II. Gözden Geçirme Toplantısı’nda –ki buna neoliberal uyum programı da diyebilirisiniz- yaptığı konuşmada kullandığı dildi. Bilindiği gibi dil, zihin dünyamızdakileri ifade etme aracıdır. Fakat dilin işlevi sadece bundan ibaret değildir, dil ile ilişkileri şekillendiririz, anlamlar yaratırız, dil ile yeni dünyalar yaratırız, dil ile özgürleşir veya tahakküm bağlamlarını inşa ederiz.

Akdağ’ın basında da ön plana çıkan cümleleri şöyle: “Mesafe almışız ama çok daha hızlı ve etkin bir şekilde ilerlememiz gerekiyor”, “”Ortaya bir hedef koymuşsak, herkes görevlerini yapmak zorunda. Yapmayacaksak hedef koymamalıyız”, “Çok daha hızlı ve etkin olmalıyız”, “22 faaliyette ilerleme sağlamışız ancak 46 faaliyette henüz arzu edilen ilerlemeyi sağlayamamışız”, “Yapısal reform ve alt yapı yatırımları devam edecek. Ocak 2018’de yapılacak değerlendirmede çok daha iyi bir noktaya ulaşacağımıza inanıyorum. Suyun ulaşamadığı her yere ulaşmasını ve sulama projesinin tamamlanmasını önemsiyorum. Sağlık yatırımlarını ve hastaneleri önemsiyorum. Elektrik getirilmesini ziyadesiyle önemli görüyorum.”

Tüm bu cümlelerde doğrudan ifade edilen ve verilmek istenen mesajların dışında bir de dolaylı olarak ifade edilen ve doğrudan verilmek istenen mesajın çok daha ötesinde ve çok daha geniş anlamıyla başka bir mesaj daha vardır. Akdağ, oldukça naif bir kibirle figüranlarına hangi noktalarda başarılı olup olmadıklarını ifade ederken aynı zamanda kamuoyuna, esasta siyasal erkin kimin elinde olduğunu, bu memlekette esasen kimin sözünün geçtiğini de kayıtlara düşmekteydi.

Bir yandan da Akdağ, parlamentoya talip ve bu ülkeyi iyi yöneteceğine dair sözler veren siyasal odaklara, bu rejimin kırmızı çizgilerini, sınırlarını hatırlattı. İşte tam da bu bağlamda “biz iktidara geldiğimizde”, “üreten yok olmaz”, “iyi yöneticilerle iyi yönetim” vb. ile başlayan muhalefet serzenişleri yaşadığımız gerçekliğin üzerini örtemeyecek kadar basiretsiz kalmaktadır. Örneğin Birikim Özgür’ün geçen hafta Aysu Basri’nin programında “Türkiye’nin dayatması yoktur” demesi ile Halkın Partisi’nin “Türkiye ile eşit ilişkiler” söylemi, Akdağ’ın “Mesafe almışız ama çok daha hızlı ve etkin bir şekilde ilerlememiz gerekiyor” cümlesi veya “Yapısal reform ve alt yapı yatırımları devam edecek. Ocak 2018’de yapılacak değerlendirmede çok daha iyi bir noktaya ulaşacağımıza inanıyorum” beklentisi içinde eriyip gitmektedir.

Meclis açılıyor, herkes seçimlere odaklanmış durumda. Sırf sahte bir iktidarın koltuklarına oturmak için, hakikatin yadsınması veya o yokmuş gibi davranılması, ortaya konan siyasal hedef ve söylemlerin de ne kadar değişken ve duruma göre eğilip bükülebilir olduğunun bir göstergesidir. Eğilip bükülmelere, apolitik sloganlara, yeni bir ulus yaratma tahayyüllerine çokça rastlayacağız. Yalanlara, pişkinliklere, iki yüzlülüklere, sırf bir dönem daha milletvekilliği yapabilmek için hiç olmadık itici şirinliklere rastlayacağız.

Belirsizliğin belirgin olduğu, müesses nizamın sabit kaldığı ve onun önünde dizilenlerin de gülücükler dağıttığı bir döneme giriyoruz ki, sık sık konuşulmayanı konuşmaktan, yazılmayanı yazmaktan ve eylenmeyeni eğlemekten başka hiçbir şansızım yok!

Ada’nın kuzey yarısında adı konulmamış entegrasyon koşullarının olduğunu herkes biliyor. Türkiye kktcyi ne resmi anlamda kendisine entegre eder ne de kktcden elini ayağını çeker ve burada ‘bağımsız bir Türk Devleti’nin kuruluşunu ister! kktc Türkiye için uluslararası arenada ciddi bir koz, coğrafi anlamda ise kültürel, politik ve stratejik olarak ‘anlamlı’ bir periferidir. Türkiye’nin daha da ötesinde uluslararası güçler de burada kontrolsüz bir belirsizliği değil, kontrollü bir belirsizliği tercih ederler.

Fakat kimse bunu kamusal anlamda ifade etmiyor veya siyasetini-hedeflerini-strateji ve taktiklerini bu hakikat üzerinden şekillendirmiyor. Hakikatin bilinmemesi veya farkına varılmaması veya bu yönde bir çabasının olmaması siyasal olarak yanılsamalara, etik olarak da kötü bir yaşama yol açabilir. Fakat hakikatin farkında olunması ama sanki de o yokmuş gibi davranılması, yani sürekli olarak onu unutmaya ve unutturmaya dair bir çaba ise en basit ve hafif bir manayla, sefil bir varoluş biçimidir. Bize de sunulan bu sefillik içerisinde tercihlerde bulunarak, demokratik vazifemizi yerine getirmek, kendi kendimizi yönettiğimiz sanrısına kapılmak ve susmak! Siyasal, bireysel ve toplumsal konformizmlerle tatmin olmak!

Bu rejimin sınırlarını kendisine dert edinmeyen, kırmızı çizgilerde gezinmeyi ve o çizgileri aşındırmayı çabalamayan herhangi bir siyaset, ürettiğini zannederek yok olur veya evin önünü süpürürken yan kapıdan gelen kirlerle ne yapacağını düşünür. Her zaman Türkiye’nin gölgesinde, ezik bir siyaset üretir. Tahakküm ilişkileri ile baş etmeye çalışmaktansa, kendi küçük yalan dünyası ile baş etmeyi tercih eder. Küstahlık, bu yalanın kurtuluş yolu olduğunu söylemekte, basiretsizlik ise bu yalanın karşısına hakiki bir varoluş seti örememekte. Yani hep küstah hem basiretsiz. Küstah bir basiretsizlik bizi nereye kadar götürebilir ki?

Peki ne yapmak lazım? Bunun bir reçetesi yok, en azından bu satırların yazarında yok. Gerek sol siyaset gerekse de Kıbrıslı Türklerin geleceği açısından odaklanılabilecek noktaların bugüne kadar keşfedilmemiş veya keşfedildiyse de iktidarlar bağlamında şekillendirilmeye çalışılan içsel potansiyellerin yeniden keşfedilerek inşa edilmesi, öz yönetim odaklı yeni yaşam, paylaşım ve varoluş alanları yaratmak olabileceğini düşünebiliriz.* Bu da beraberinde bugüne dek sorun etmediğimiz bazı şeyleri artık sorun etmemizi gerekliliğini getirir, mesela ulus devlet gibi, mesela parlamentonun işlevi gibi veya siyasal ve kültürel konformizmimiz, temsili demokrasi ve geleneksel siyasal özneler gibi! Ayrıca sürekli marazi, şikayet eden ve hüzün üreten alışkanlıklarımızın yerine, böyle bir keşif coşku, sevinç ve motivasyon gibi yaratıcı güçleri de devreye sokacaktır.

Eğer adı konulmamış entegrasyona karşı mücadele edeceksek yeni bir paradigmaya ihtiyaç duyuyoruz demektir. Yeni bir paradigmayı de merkez ve geleneksel siyasetlerin alışkanlıklarıyla değil, kendi içkin potansiyellerimizi ve özgünlüklerimizi yeniden keşfederek yaratabiliriz.

 

*Mesela ülkenin en güçlü eğitim sendikalarından olan KTÖS, laiklik vurgusunu Dr. Küçük’ün mezarına çiçek bırakarak yapmakta. Fakat hiçbir şekilde din kursları olsun veya olmasın, belli aralıklarla-düzenli olarak alternatif özgür eğitim kolektifleri kurmak için çaba göstermez. Kendilerine solcu diyen belediyeler, küçük küçük iktidarlar ve imparatorluklar yaratmaktansa, halkın doğrudan kararlar üretebileceği ademi merkezi, katılımcı ve temsili demokrasiye alternatif olabilecek yatay halk meclisleri oluşturmak için veya ekolojik alanlar yaratmak için çaba harcamazlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Direnebilme Potansiyelimiz, Popülist Moment ve Sol – Hasan YIKICI

Direnebilme Potansiyelimiz, Popülist Moment ve Sol – Hasan YIKICI

 

hasanykc@gmail.com

 

Kıbrıs sorununda müzakere masasının çökmesi ile yaklaşık iki yıldır yaratılmaya çalışılan güven ortamı da birdenbire toz duman içerisinde kaldı, dağıldı. Erken seçim tartışmaları, muhalefet açısından boşluğa salvo sallamakla, UBP-DP hükümeti için ise kaleye gol atmakla sonuçlandı. Bunlar yaşanırken ise, hayatın içerisinde toplumsal, ekolojik ve ekonomik sorunlar katlanarak artıyor, bireylerin yaşama uğraşısı gittikçe daralan bir alanın içerisinde sıkışıyor. İnsanların gündelik hayattaki dertleri ve arzuları ile yüksek siyasetin gündemi arasındaki açı gittikçe açılıyor. Geleneksel öznelerin sürdürdüğü merkez politika ile gündelik hayat arasındaki ilişki, bir yandan günü kurtarmaya yönelik kısa vadeli çözüm arayışları ile yüzeyselliği, diğer yandan ise bu yüzeysellik içinde sorunların bağlamından ve kapsamından yabancılaşmasını barındırıyor. Bunun yanında toplumun, siyasetle ve merkez öznelerle kurdukları ilişki de değişip dönüşüyor.

Son yayınlanan anketlerin iki ortak noktası var. Bunların en göze çarpanı, oy vermeyecekler ile kararsızların oranının geçen yıllar göz önüne alındığında artmış olması. Bir diğer önemli husus ise merkez sol partilerin oylarının ciddi bir şekilde düşmüş olması. Kuşkusuz seçim sath-ı mailine girildiğinde bu oranlar değişecektir, fakat genel tabloda ciddi bir dönüşüm olmasını kısa vadede beklememek lazım. Geleneksel siyasal özenlerin, yani siyasi partilerin, gerek siyasal olarak, gerek politik kültür olarak gerekse de yaşamı dönüştürme potansiyellerini kaybetmeleri anlamında merkez sağ partilerle aynılaştıkları bir dönemde, bu eksende inandırıcı bir çıkış veya yükseliş beklemek oldukça saf ve karşılıksız bir niyet olur.

Siyasete insanların gittikçe daha az ilgi göstermesine ve oy vermeme oranlarının artmasına vurgu yapan Chantal Mouffe 2005 yılında kaleme aldığı Siyasal Üzerine isimli kitabında şunları yazıyor: “Oy vermenin önemli bir duygusal boyutu vardır ve oy vermede söz konusu olan bir özdeşim meselesidir. İnsanların siyaseten eyleyebilmeleri için onlara kendileri hakkında, değerlendirebilecekleri bir fikir sunan kolektif bir kimlikle özdeşleşebilmeleri gerekir. Siyasal söylem, insanlara politikalar sunmanın yanı sıra, onlara deneyimlediklerini kavrayabilmelerine yardımcı olan ve gelecek için umut vaat eden kimlikler sunmalıdır.” (s. 33)

Kıbrıs’ın kuzeyindeki merkez sol partilerin dönüşümünü de Mouffe’un ortaya koyduklarıyla değerlendirmekte fayda var. Siyasi partilerin, özellikle 2004’ten bugüne, barındırdıkları kolektif kimlikler aşındı; merkezdeki partiler gittikçe aynılaştı ve bilhassa merkez soldaki partiler umut vaat eden kimlikler sunmaktan çok, mücadele ettikleri yapılara, değerlere ve kimliklere bürünerek karşıtlarına dönüştü. Mouffe yine aynı kitabında bu durumu şöyle açıklıyor: “Siyasal sınırlar bulanıklaştığında, siyasal partilerden soğuma gerçekleşir ve milliyetçi, dini ya da etnik özdeşim biçimleri etrafında başka türlü kolektif kimliklerin oluşumuna tanıklık ederiz.” Mouffe’un bahsettiği “başka türlü kolektif kimliklere” yazının ilerleyen kısmında değineceğiz; fakat CTP’si ile TDP’si ile hatta radikal sol siyaset hattında seyreden BKP ve YKP’si ile geleneksel yapıların -ki bugün bu yapıların hiçbiri topluma “umut vaat eden kimlikler” sunamamaktadır- artık bu durumu dert etmeleri gerekmektedir.

Öte yandan, UBP’nin neredeyse beton gibi kök tabanı korumasını, kktc denen olağandışı yapının; toplumsal kültürün, anlayışın ve davranışların mayasını oluşturduğunun bir göstergesi olarak okumak lazım. Kktc denen yapı, sadece taşeron bir devletten ve onun işlevsiz kurumlarından oluşmuyor; kktc aynı zamanda toplumsal bir organizma olarak da toplumsal ilişkiler içerisinde yeniden ve yeniden üretiliyor. Burada kendi beceriksizliğini toplum üzerine atarak “zaten bu toplum ganimetçi, bencil, çıkarcı bir toplumdur” diye kendi kendinden kaçan merkez solun konformist tepkilerinden bahsetmiyorum. Eğer bu organizmaya yönelik, onun taşıdığı değerlerin karşısına dayanışmayı, paylaşmayı ve toplumsallığı içeren değerlerde bir karşı-hegemonya kuramıyorsanız, yani toplumsal ilişkileri dönüştürmeye yönelik müşterekçi bir zemini yaygınlaştıramıyorsanız, o zaman “egemen” olanın değerleri de varlığını yoğunlaştırarak sürdürmeye devam eder. Bireyciliğin, dayanışmacılık karşısında galebe çaldığı; siyasal ve toplumsal ilişkilerin kaygan bir zeminde şekillendiği bir atmosferde, yapılması gereken şey, şikâyet etmek yerine bu atmosferin değişmesi ve dönüşmesi için gereken yeni araçları ve kurumları bulmak ve seferber etmektir.

Popülist Moment ve Halkın Partisi

Son yayınlanan anketler, aynı zamanda, Halkın Partisi’nin siyasetin merkezinde konumlandığını gösteriyor. Halkın Partisi ile ilgili daha önce bu derginin sayfalarında çeşitli yazılar çıktı. Konuyla ilgili sevgili Rafet Uçkan da değerli tespit ve yorumlarda bulundu.

Tekrara girmeden sadece Halkın Partisi ve Özersay’ın siyasal söylem ve pratiğinin, üzerinde şekillendiği zemini anlayabilmek için, önemli bulduğum Siyasal Üzerine kitabına burada yeniden başvurmakta yarar görüyorum: “Kolektif kimliklerin geleneksel partiler aracılığıyla ifade edilmelerinin mümkün olmadığı zamanlarda, başka biçimlerde ortaya çıkmaları kuvvetle muhtemeldir. Zayıflayan sol/sağ karşıtlığının yerine ‘halk’ ve ‘egemen çevreler’ etrafında şekillenen bir karşıtlık üzerine inşa edilmiş yeni bir biz/onlar ayrımı koyan sağcı popülist söylemde söz konusu olan budur. Siyasetin bireysel motivasyonlara indirgenebileceğini düşünenlerin aksine, yeni popülistler siyasetin her daim ‘onlar’a karşı bir ‘biz’ yaratmaktan ibaret olduğunun ve kolektif kimlikler yaratmayı gerektirdiğinin farkındalar. ‘Halk’ mefhumu dolayımıyla sundukları kolektif özdeşim biçimlerinin güçlü cazibesi bu yüzdendir” (s, 83)

Mouffe bunu yazığında yıl 2005’di. Avrupa ve dünyadaki merkez siyasetteki dönüşümü ve boşluklardan doğan popülist siyasal akımları gözlemleyerek bunları yazmıştı. Bugün Mouffe’un işaret ettiği akımlar, Avrupa’da ve dünyada siyasetin merkezinde yer almakta ve merkezi yeniden şekillendirmektedir. Yani gittikçe siyasette egemen olan haline gelmektedir. Bu durumun nereye evrileceği veya neyi dönüştüreceği ayrı bir tartışma konusu; fakat burada, tamamen benzeşmese ve dünyadaki popülist hareketlerle farklılaşsa da, doğdukları, beslendikleri ve geliştikleri zemin anlamında aynı bağlamda değerlendirilebilecek Halkın Partisi’nin de bu popülist momentin bir sonucu olduğunu ortaya koymak lazım. Parlamenter siyaset açısından, Halkın Partisi’nin, merkez siyasette kurucu ve belirleyici unsur haline gelmesi, popülist momentin Kıbrıs’ın kuzeyindeki yansımasına işaret etmektedir. HP’nin bir yandan piyasa ve sistem ile giriştiği, uzlaşıya ve mutabakata dayalı ilişki biçimi; diğer yandan ise eski-yeni temelinde şekillendirdiği onlar-bizler siyaseti, tam da inandırıcı ve umut vaat eden bir kolektif kimlik yaratma ihtiyacına denk düşmektedir. HP’nin siyaseti, karşıtlıkların bulanıklaştığı ve üzerinin kapatıldığı bir ortamda yol alabilecek bir siyasettir. Örneğin özel sektörde sendikalaşma mücadelesi, tam da emek ile sermaye odaklı bir çatışma ve karşıtlık alanıdır. HP’nin özelde sendikalaşmaya dair net bir tavrı yokken, bu konuda tabir-i caizse kaçak oynamaktadır.

Bundandır ki HP, ne zaman toplum içerisinde belli başlı kutuplaşmalar ve net tavırlar gerektirecek olaylar yaşansa, bocalamakta ve yalpalamakta, neredeyse tavırsız kalmaktadır. Aslında tam da siyaset ve toplum Mouffe’un bahsettiği “agonistik” bir zemine geldiğinde HP’nin de gerçek siyasal karakteri ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda HP için çıkmaz, ekonomik yapıdaki ve toplumsal-kültürel alandaki tahakküm ilişkilerindeki gerilimin artmasıyla normal zamanda üzeri kapatılabilecek fakat bir olay anında açığa çıkabilecek olan çıplaklık durumuyla yüzleşmektir.

 

Gelecek Var mı?

Parlamenter siyaset sol açısından her zaman sorunlu bir alan olmuştur. Özellikle kktc gibi bir yapıda parlamentoda siyaset yapmanın daha da büyük bir sorunsal olduğunu kabul etmek gerek. Sol eğer kktc’de parlamentoyu, “olağan dışı” koşulların ve bozuk bir makinenin yönetebilme aracı olarak görüyor, benimsiyor ve ilişkisini de bu bağlamda kuruyorsa, o halde daha başlamadan yenilmiş demektir. Çünkü varoluşsal kriz halinin olağanlaştırıldığı bir yapıyı yönetme iddiası, ister yeni ister geleneksel olsun, krizin, olağandışılığın ve bozuk makinenin bir dişlisi haline dönüşme anlamına gelir. Ki geçmişte de bu daha farklı sonuçlanmadı.

Fakat parlamento ile solun kurduğu ilişki, bir karşı hegemonya yaratma ilişkisi, yaşanan kriz ve olağandışılık durumunu çıplak hale getirme ve parlamento dışında kurulan mücadelenin organik bir uzantısı olarak algılanıyorsa o zaman anlamlı hale gelir. Bu da parlamento dışında hayata ne kadar nüfuz edildiği, mücadelenin ayaklarının farklı alanlara ne ölçüde yayıldığıyla ilgilidir. Hele de kktc gibi sahte bir yapının çatısı altında, kendini devlet yönetimine talip olmakla ve seçim kazanmakla sınırlayan parlamenter siyaset, sahte bir iktidarın peşinde koşmaktan başka bir şey yapmamış olur. Tam da bu noktada, kktc’de parlamentoda olma, sahte iktidarın bir dişlisi haline gelmekle değil, iktidarı dağıtmak ve toplumsal alanda yeniden inşa etmekle anlam bulur… Dolayısıyla uzlaşmacı ve mutabakatçı bir siyaseti değil, verili sınırları aşabilecek agonistik ve radikal bir sol siyasete ihtiyaç vardır.

Gelecek var mı? Özellikle de sol açısından inandırıcı ve arzu uyandırıcı bir özne yaratılabilecek mi? Bu soruların cevapları hayatın içerisinde şekillenecek ve keşfedilecek. Yarını bugünden kurmanın yolu, bir yandan hâlihazırda sahip olduğumuz toplumsal ve müşterek değerlerimizi koruyarak ve savunarak ama diğer yandan da üreterek ve ürettiğimizi paylaşarak gerçekleşebilir. Kıbrıs’ın kuzeyindeki karşı hegemonya da kültürel, ekonomik ve toplumsal alanlarda geliştirilecek üretim süreçleri ile örülebilir. Fakat burada altını çizmekte fayda var, CTP’nin üretim odaklı çıkışı, ilk etapta anlamlı ve kulağa hoş gelebilir. Herkes üretmeden var olunamayacağının farkındadır. Fakat burada yine hakikatten kaçış söz konusudur. Kıbrıs’ın kuzeyindeki tahakküm, ekonomi ve mülkiyet ilişkileri sorgulanmaksızın ortaya atılan üretim söylemi, belli bir noktadan sonra retoriğe dönüşmeye mahkûmdur. Kktc gibi bir yapının üretim değil, üretmeme üzerine kurulu olması su götürmez bir gerçek iken; bu yapıyı sorgulamayan ve üretimi karşı hegemonya bağlamında kurgulamayan bir siyaset inandırıcılıktan uzak olacaktır.

Solun parlamenter siyasetin ötesine taşması veya tersten söylersek, parlamenter siyasetin, solun yaşam alanlarında yaratacağı motivasyonun peşinden gelmesi gerekmektedir. Kktc’de sol siyasetin nefes alma ve motivasyon alanının merkezleşme değil, yerelleşme olması gerektiğini düşünmekteyim. Gaile’nin 387. sayısında yazdığım “Yeni Bir Stratejiye Doğru–2” makalesinde solun yeni bir zeminde siyaset üretmesi gerektiğine ve bu zeminin de yerelleşme olabileceğine değinerek, yapılması gerekenlere dair kısaca şunları sıralamıştım:

  1. Emek, dayanışma, üretim-tüketim ve dağıtım ağları oluşturmak, bunların koordinasyonunu ve motivasyonunu sağlayabilecek kooperatifler ağı inşa etmek.
  2. Yine ekonomik alanda müşterekçi bir siyaset güderek, devlet mülkiyeti ile özel mülkiyet dışında, ortak değerler zemininde yeni ekonomik alternatifler inşa etmek.
  3. Yönetimsel alanda, özgürlükçü belediyecilik anlayışı çerçevesinde merkezi iktidara alternatif olarak öz yönetim mekanizmaları inşa etmek.
  4. Parlamentoya girmeyi kökten reddeden değil, fakat siyasetinin merkezin parlamenter mücadele olmayan bir sol inşa etmek.
  5. Geleneksel orta sınıf siyasete sıkışan sol yerine; sendikasızlar, güvencesizler ve işsizler gibi yeni-işçi sınıfı (prekarya) içinde örgütlenmek, bu alanlara dair direniş ve mücadele ağları inşa etmek.

Bunun en doğru reçete olduğuna değil, yeni bir zemin ve mücadele hattı oluşturabileceğine inanmaktayım. Solun, sol kadroların kısa vadeli çözümler veya küçük küçük heveslerle değil, uzun vadeli bir inşa sürecine odaklanması gerekmektedir. Bu da artık Kıbrıs sorunundaki ya da kültürel, ekonomik alanlardaki ezberlenmiş söylemlerden, örgütsel ve bireysel hareket etme alışkanlıklarımızın beslediği konformizmden vb. ciddi bir kopuş iradesini ortaya koyarak gerçekleşebilir. Aksi taktirde “gelecek var mı?” sorusu, gittikçe uğuldayan bir sessizliğe karışıp kaybolacak.

 

Siyasal Üzerine, Chantal Mouffe – İletişim Yayınları.

Bu yazı ilk olarak Gaile Dergisinin 26 Mart tarihli 411. sayısında yayınlandı.