Kronstadt 1921 – Hasan Yıkıcı

Kronstadt 1921 – Hasan Yıkıcı

Kronstadt 1921 – Bütün iktidar Sovyetlere, partilere değil*

20.yy’a yön veren ve büyük ölçüde bu yüzyılda meydana gelen olayların kaderini belirleyen 1917 Ekim devrimi, tam 100 yıl sonra bizler için, özellikle de gözünü yeni toplumsal hareketlerin içinde açan genç kuşaklar için ne anlam ifade edebilir? Ekim Devrimi’nin 100. yılını ona methiyeler düzerek ve Bolşevikleri mitleştirerek ‘kutlamanın’ bugün için bir anlamı var mı? Kaldı ki 20.yy resmi Sovyet ve resmi komünizm tarihi de stalinizm ile harmanlanmış totaliter Bolşevik mitleri üzerinden yazıldı ve okundu. Bunun siyasal-kültürel yansımaları bugün pek çok muhalif akım içerisinde mevcut. Bugün bile sadece stalinizmin lanetinden kurtulmak için ne yazık ki olağan üstü efor sarf etmemiz gerekebiliyor. Kaldı ki açıkça ifade etmek gerekirse stalinizm örtüsünü kaldırsak bile 1917’den sonra gelişen ve açığa çıkan Bolşevik anlayış da iktidar zehirlenmesinin dışında bir miras bırakmadığının farkına varabiliriz. Dolayısıyla tarihe dair kutsayıcı bir bakış açısı beraberinde mitleri, dogmaları ve efsaneleri yeniden ve yeni biçimleriyle şekillendirecektir. Fakat öte yandan tarihteki olaylara müzelik bir gezinti gibi, nostaljik bir içerikte yaklaşmak da insanın ruhunu okşayacak veya onu dehşete düşürecek duygulanımlar uyandırmanın ötesine geçmeyecektir.

 

Peki 1917 Ekim devrimi gibi kendi akışını değiştiremeyen fakat tarihin akışını değiştiren büyük bir olay 100 yıl sonra bizler için ne anlam ifade edebilir? Bunun için tarihi biraz kaşımak lazım.

*

“Bütün iktidar Sovyetlere!” 1917 Ekim devriminin sadece temel sloganlarından biri değil aynı zamanda politik ve stratejik olarak Ekim devriminin yönü, yeni bir toplumsal düzenin parolası idi. Sovyetler, yani işçilerin ve emekçi halkın oluşturacağı öz yönetim konseyleri! 1917 Ekim’inde Petrograd işçileri ve Kronstadt bahriyelileri Çarlık Rusyası’nın son duvarlarını da al aşağı ederken, aynı zamanda söz, yetki, karar ve iktidar mekanizmalarını kendi oluşturacakları öz yönetim organları yani Sovyetler ile gerçekleştirecekleri düşünü kurmakta, coşkusunu yaşamaktaydı. Bolşevikler 1917’den önce izledikleri taktik ve stratejileriyle hem halkın güvenini kazandılar hem de devrimin kaderine yön vererek muzaffer olmasını sağladılar. Fakat 1917’nin coşkusu ve yeni bir toplum yaratma düşü, çok kısa süre içerisinde yerini işçiler ve köylüler içerisinde hayal kırıklığına ve karamsarlığa, Bolşevik iktidar içerisinde ise devrimin ruhundan ve taleplerinden yabancılaşmaya, kendi içinde yozlaşmaya ve gittikçe otoriterleşmeye bırakacaktı. 1920’lere gelindiğinde Bolşeviklerin Ekim devriminin temel potansiyelinden yabancılaştığını ve onun yerine gittikçe bürokratikleşen ve merkezileşen bir iktidar mekanizmasının inşa edildiği görürüz. Devrim’in ardından patlak veren iç savaştan çıkıldığında Bolşevikler sadece iç savaşı değil, devrimi yaratanları ve onun yaratıcı potansiyelini de bastıracaklardı. 1921 Kronstadt ayaklanması bunun sadece en bariz örneği değil, aynı zamanda ileride yaşanacakların da trajik bir örneğidir.

İşçiler grevde!

1921 yılına gelindiğinde Sovyetler iç savaştan çıkmış fakat iç savaş boyunca uygulanan merkezi ve katı politikalar hala devam etmekteydi. ‘Savaş Komünizmi’ olarak tanımlanan ve 1918 yılında uygulamaya konulan bu politikaların temel dayanak noktalarını iç savaştaki Kızıl Ordu’ya yiyecek sağlamak amacıyla köylülerin fazla ürünlerine zorla el koymak, çalışma hayatının ve emeğin askeri disipline göre yeniden organizasyonu, grevlerin yasaklanması ve iktidar mekanizmalarının gittikçe merkezleşmesi-otoriterleşmesi olarak sıralayabiliriz. Tüm bu politikalar günün sonunda bir yandan Ekim Devrimi’nin temel sloganlarından uzaklaşmaya diğer yandan da gerek köylülük içinde gerekse de demir disiplin ile yönetilen işçi sınıfı içerisinde huzursuzluklara ve Bolşevik iktidarı sorgulanmasına yol açtı.

Köylülüğün ürünlerine zorla el koymalar pek çok noktada iç savaştan bağımsız olarak Bolşeviklere karşı küçük direnişlere neden oldu. Özellikle Troçki’nin savunduğu “emeğin militarizasyonu” ise fabrikalarda işçi deneyimi ve yönetiminin Bolşevik iktidar tarafından atanan tek adam demir disiplinine bıraktı. Tarihçi Paul Avrich Kronstadt 1921 isimli kitabında bu durumu şöyle örnekliyordu: “Üstelik işçilere bu acı ilacı yutturmaya kalkışan, güvenlerini kazanmış ve kendileri adına iktidar eden bir hükümetti. 1920-1921 kışında, ekonomik ve sosyal karışıklığın kritik bir noktaya ulaştığı bir zamanda, işten atılma ve tayınını kaybetme tehditlerinin bile artık huzursuzluk mırıltılarını bastıramaması şaşırtıcı değildir. İş yerindeki toplantılarda konuşmacıların sanayinin militarizasyon ve bürokratizasyonunu şiddetle suçlamaları, Bolşevik memur ve görevlilerinin konfor ve ayrıcalıklarından eleştirerek söz etmeleri, dinleyicilerin öfkeli bağırışmalarıyla onaylanıyordu.”*

Tüm bu koşullar sadece köylerdeki irili ufaklı direnişleri değil aynı zamanda özellikle Moskova ve Petrograd’ta yaşanan huzursuzluğun işçi sınıfı içerisinde eyleme dökülmesine de neden oldu. İlk ciddi olay Moskova’da işçilerin kendiliğinden fabrika toplantıları yaparak Savaş Komünizmine son verilmesi, emeğin militarizsyonu yerine “özgür emek” sisteminin konması taleplerini yükseltmeye başladılar. Bu toplantılar Beyaz Ruslar’ın veya karşı devrimci odakların değil, bizzat devrimi yaratan kitleler içerisinde gerçekleşmesi Bolşevikleri oldukça rahatsız etmekteydi. Toplantıları yatıştırmak için Bolşevik iktidar fabrikalara ekipler gönderiyor fakat işçileri ikna edemiyorlardı. Kısa süre içerisinde toplantılar grevlere dönüştü. Bolşevikler bu kez karşılarına iş sınıfını almıştı. Moskova’daki grevler sokak çatışmalarına dönüştüğünde grev dalgası Ekim devriminin diğer bir kalesi olan Petrograd’a sıçramıştı.

23 Şubat günü şehrin en büyük metal üreten fabrikası olan Trubochny fabrikasında toplanan işçiler, yiyecek tayınlarının arttırılması, ayrıcalıklı tayın sistemine son verilmesi ve kışlık giyeceklerin dağıtılmasını talep eden bir bildirge yayınlar. Ertesi gün ise 24 Şubat’ta işçiler iş bırakarak büyük bir kitle mitingi yapmak için yürüyüşe geçtiler. Yürüyüş sırasında kendilerine katılan işçilerle birlikte 2000 kişiyi aşkın bir kalabalık ortaya çıkar. Bolşevik Partisi’nin Petrograd Başkanı Zinovyev, subay okulu öğrencilerinden oluşan askeri birliği işçilerin üzerine sevk eder ve olaylar bastırılır.

Bolşevikler olayları ‘karşı devrimci tezgah’ olarak yaftaladı. Grevlerin patlak verdiği fabrikaları ya kapattılar ya da lokavt ilan ettiler. Şehirde baskı ve disiplini arttırdılar. Fakat olayların yatışmasına değil daha da yayılmasına neden oldular. Grev dalgası küçük fabrikalardan 6000 kişilik dev Putilov fabrikasına kadar ulaştı. Kısa süre sonra şehir tam bir askeri üsse dönüştürüldü. Sokaklarda çatışmalar patlak verdi, Rusya genelinde sayıları 5000’i bulan Menşevikler tutuklandı, özellikle grevlerin patlak verdiği Petrograd’da pek çok anarşist ve muhalif devrimci içeri alındı. Olaylar ve grevler Mart başında durulmaya başlar ve fabrikalar yavaş yavaş işlemeye başlar. Fakat Bolşevik iktidarı için olayların seyri artık yeni bir boyut kazanır.

Yeniden “Bütün İktidar Sovyetlere”

Petrograd grevleri kendiliğinden başladığı gibi zaman içerisinde kendiliğinden (Bolşevik iktidarın baskısıyla) sona erdi, söndü. Grevlerin herhangi stratejisi veya ayaklanmacı bir amacı yoktu. Grevcilerin iktidarı ele geçirme gibi bir niyetleri olmadığı gibi, Bolşeviklerin iddia ettikleri gibi karşı devrimci bir güdülenme ile hareket de etmemişlerdi. Fakat Petrograd’ta ateşlenen fitil, kentin yaklaşık 20 mil batısındaki bahriyelilerin-denizcilerin kenti Kronstadt’da alevler halinde yükselecekti.

1917 Ekim devriminde belirleyici bir rol oynayan ve devrimin başarılı olmasındaki rolü yadsınamaz olan Kronstadt bu kez 1921’in Mart ayında Bolşevik iktidara karşı ayaklandı. İç savaş süresince Bolşeviklere destek vermekten geri durmayan Kronstadt bahriyelileri, 1918 yılının başından itibaren Bolşevik yönetimin keyfi ve bürokratik uygulamalarını eleştirmeye başladı. Artık devrimin ihanete uğradığına inanan denizcilerin bu inancı, Brest-Litovsk anlaşmasıyla daha da güçlendi. Anlaşmayı Alman emperyalizmine teslim olmak ve dünya devriminden vazgeçmek olarak yorumlayan denizcilerin saflarında sol komünistler, anarşistler ve Ekim devrimine sadık çeşitli gruplar da vardı. Bu gruplar ve denizciler ilk olarak 1918’de bir ayaklanma çağrısı yaptılar. Fakat bu çağrı pek çok devrimcinin tutuklanmasından başka bir sonuç verdi. Bunun ardından ise Petrograt donanma üssünde bir kitle mitingi yapılarak denizciler Brest- Litovsk barışını tanımamayı ve Bolşevik iktidar tekeline karşı mücadele etme kararı aldı. Denizciler ayrıca anarşist ve muhalif sosyalistlerin baskı altına alınmasını kınayarak çeşitli sol partilerin Sovyetlerde daha geniş ölçüde temsil edilebilmesi için özgür seçimlerin yapılması çağrısında bulundular.

Kendiliğinden gelişen bu hareket ve huzursuzluklar, Bolşevik iktidarın girişimleri ve askeri birliklerin bahriyelileri hizaya sokması ile yatıştırıldı. Fakat 1918’de yaşananlar 1921 yılının haberciliğini yapıyordu. 1920 yılına gelindiğinde Kronstadt’daki Bolşevik üyeleri bile donanmada yükselen muhalefetten etkilenmiş ve partiden istifa etmeye başlamışlardı. 1921 yılının başında 5000 Baltık Bahriyelisi Komünist Parti’yi terk etti. Ağustos 1920 ile Mart 1921 arasında Kronstadt parti örgütü 4000 üyesinin yarısını kaybetti.

Açlık, Bolşevik iktidarın gittikçe bürokratikleşmesi ve otoriterleşmesi, devrime sadık muhaliflerin özgürlüklerinin gittikçe kısıtlanması ve iktidarın Kronstadt’da donanmayı yeniden yapılandırmaya kalkışması 1921 Mart’ındaki ayaklanmanın alt yapısını oluşturan temel etkenlerdi. 26 Şubat’ta Kronstadt’daki Petropavlovsk ve Sevastopol gemilerinin mürettebatı acil bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantı Kronstadt isyanının temel ilkelerinin kabul edilmesiyle sona erer. O dönemki tüm Rusya halkının huzursuzluğunu dile getiren bu ilkeler aynı zamanda Ekim devriminin ruhuna da sadık olunduğunun bir göstergesi idi. Kronstadt isyanının 15 ilkesi şöyledir:

  1. Şimdiki Sovyetlerin işçi ve köylülerin ifadesini yansıtmadığı ve ifade etmediği göz önüne alarak, Sovyetlerin gizli oyla yeniden seçimimi örgütlemek kaçınılmazdır. Köylü ve işçi yığınlarının dürüstçe bilgilendirilmesi için özgür bir seçim kampanyası sürdürülmelidir.
  2. İşçiler ve köylüler, anarşistler ve sol sosyalistler için basın ve ifade özgürlüğü.
  3. Köylü örgütleri ve işçi sendikaları için toplantı özgürlüğü.
  4. 10 Mart 1921’den önce Petersburg ve Kronstadt bahriyelileri, kızıl askerleri ve işçileri genel toplantısı çağrısı.
  5. Çeşitli halk hareketleri sonucunda tutuklanmış bütün bahriyeli, kızıl asker, köylüler ve işçilerle, sosyalist siyasi tutukluların serbest bırakılması.
  6. Tutukluların ve toplama kamplarına tıkılmış insanların durumun incelemekle görevli bir komisyonun oluşturulması.
  7. Bundan böyle hiçbir parti ideolojik propaganda yapma imtiyazına sahip olmamalıdır. Hiçbir parti bu propaganda için hükümetten sübvansiyon alamamalıdır. Biz her şehirde devlet tarafından finanse edilen eğitim ve kültür komisyonlarının seçimini öneriyoruz.
  8. Bütün askeri önlemlerin derhal kaldırılması.
  9. Çok ağır işlerde çalışanlar dışında, bütün çalışanlara eşit miktarda günlük yiyecek dağıtılması.
  10. Bütün maden ocaklarında ve fabrikalarda komünist muhafızların ve bütün askeri birimlerdeki sürgünlerin sona ermesi. Başka yere atamaların askerler tarafından belirlenmesi, aynı şekilde muhafızların askerlerce seçimi.
  11. Köylülerin kendi öz topraklarında hareket ve başka ücretli çalıştırmaksızın işlerini yaptığı sürece hayvan yetiştirme hakkı.
  12. Bütün askeri birimleri ve askeri okullardaki bütün yoldaşları bizimle dayanışmaya çağırıyoruz.
  13. Bu kararların basında yayınlanmasını istiyoruz.
  14. Bu yayını kontrol etmek için gezginci bir grup oluşturuyoruz.
  15. Evde çalışmanın serbest bırakılmasını istiyoruz.

Tarihe Petropavlovsk kararları olarak geçen bu ilkeler oy birliği ile kabul edilir. Bundan sonra olaylar hızla gelişir. 1 Mart’ta Kronstandt’daki Çapa Meydanı’nda büyük bir gösteri yapılır. Mitinge Bolşevikleri temsilen Kuzmin ve Kalinin katılır. Her ikisi de durumu kurtarmak ve yatıştırmak için oradaydı. Kalinin’in konuşmasına kalabalık izin vermez. Kuzmin ise konuşmak için çıktığı kürsüden öfkeli kalabalığa şu sözlerle seslenir: “İşçiler, davaya ihanet edenleri daima kurşuna dizerler ve gelecekte de böyle yapmaya devam edeceklerdir.” Bunun üzerine konuşması kesilen Kuzmin, son olarak Petropavlovsk kararlarını karşı devrimci olarak ilan ederek, bu hareketin ezileceğini haykırır. Kuzmin de Kalinin de mitingin olduğu alandan uzaklaştırılır.

Ertesi gün 2 Mart’ta yine gergin bir havada Kronstandt Sovyeti’nin yeni seçimini düzenlemek için bir toplantı yapılır. Toplantıda Bolşeviklerin Krosntandt’daki başkaldırıyı ezmek için silahlı birlikleri harekete geçirdiği söylentileri ile daha da huzursuzlaşır. Bunun üzerine yeni bir seçim yapılmaz fakat ‘Geçici İhtilalci Komite’ olarak isimlendirilen, ayaklanmanın koordinasyon merkezi oluşturulur. Artık Kronstandt için geri dönüş diye bir şey söz konusu değildi. Kısa süre içerisinde tüm şehir isyancılar tarafından ele geçirilir. 3 Mart’ta yayınlanan İzvestiia Vremennogo Revoliutsionnogo Komiteta Marrosov, Krasnoarmeitsvi Rabohikk gor Kronshtadta (Kornstandt Şehri İşçi, Asker ve Bahriyelilerinin Geçici İhtilalci Komitesi’nden Haberler) isimli gazete şu sütunlarla çıkar: “Yoldaşlar ve vatandaşlar, Geçici Komite tek bir damla kanın dökülmemesinde kararlıdır. Geçici İhtilalci Komite’nin görevi, dostça ve elbirliğiyle şehirlerde ve müstahkem mevkilerde organizasyonu ve yeni Sovyet seçimlerinin adil bir şekilde yapılma koşullarını sağlamaktır. VE BÖYLECE YOLDAŞLAR, BÜTÜN EMEKÇİ HALKIN REFAHINI GÜVENCE ALTINA ALAN YENİ VE SALAM BİR SOSYALİST YAPI, DÜZEN, SÜKÜNET VE SEBATKARLIKLA SAĞLANMIŞ OLACAKTIR.” Aynı gün şehirdeki üç Bolşevik yetkilisi tutuklanır. Kronstadt isyancıları ile Bolşevik hükümet artık karşı karşıyadır.

İsyancı İzvestiia gazetesi daha sonraki bir sayısında “Bütün iktidar Sovyetlere, partilere değil” diye başlık atacak, Petropavlovsk radyosu ise 6 Mart’ta “Bizim davamız emekçi temsilcilerinin özgürce seçildiği Sovyet iktidarıdır, parti iktidarı değil” diye açıklama yapacaktı. Kronstandt ayaklanması açık bir şekilde tek parti diktatörlüğü ile halkın emekçi iktidarı arasındaki çatışmanın doruk noktasıydı. Ekim Devrimi’nin ruhunu ifade eden “Bütün iktidar Sovyetlere” sloganı, 1921 yılında Kronstandt’da “Bütün iktidar Sovyetlere, partilere değil” sloganıyla yeniden nefes buldu. Fakat trajik bir sonla beraber.

Bolşeviklerin ‘zaferi’

Bolşeviklerin zaman kaybetme lüksü yoktu. Kronstandt şehrinin etrafı buzlalarla kaplıydı ve Mart ayında olunmasından dolayı kısa süre içinde buzlar erimeye yüz tutacaktı. 5 Mart günü Troçki bir ültimatom yayınlayarak isyancıların derhal ve koşulsuz teslim olmasını emretti. 7 Mart günü Bolşevik iktidar ilk saldırısını düzenledi. Şehir önce top ateşine, ardından 8 Mart sabahı ise Kızıl birliklerin ilerlemesiyle karşı karşıya kaldı. Bu ilk çatışmada Kızıl Ordu beş yüz ölü ve iki bine yakın yaralı verdi. Murray Bookchin’in** anlatımına göre, yer yer buzların kırılmasıyla pek çok Kızıl Ordu askeri denize düşerek buzlar altında can verdi.

İkinci saldırı 10 Mart günü gerçekleşti. Ve o saldırı da Krosntandt isyancıları tarafından geri püskürtüldü.

Buzların erimeye başladığını fark eden Bolşevik komutan Tukhaçevski, korkunç bir ordu oluşturarak 16 Mart günü son saldırının komutunu verir. Uçaklar, ağır silahlar, en becerikli subaylar, askeri öğrenciler ve Çekacılar’dan oluşan toplan 50.000 kişilik ordu, 15.000 nüfuzlu Kronstandt’a son saldırısını düzenler. 18 Mart günü, -tarihin cilvesi, Paris Komünü’nün 50. Yıl dönümüne denk gelen bir tarihte- Bolşevikler Kronstandt isyanını bastırır. Kızıl Ordu hiçbir isyancıyı tutsak almadı, ele geçirilenler hemen idam edildi.

Ve devrimden eser kalmaz

Kronstandt ayaklanması Komünist Parti’nin 10. Kongresi’ne denk gelir. Ayaklanmanın bastırılmasının ardından, Kronstandt isyancılarının demokratikleşme ve öz yönetim odaklı taleplerinin kabul edilmesi bir yana, Bolşevikler daha da otoriter bir yol izleyerek parti içindeki tüm muhalefeti yasakladılar. Ülke içinde ise sol-sosyalist ve anarşist muhalefete yönelik inanılmaz bir baskı ve tutuklama operasyonu başlattılar. Tarih 1921 Mayıs’ını gösterdiğinde ülkede her türlü yasal muhalefet yasaklanmıştı. Böylece Kronstandt ayaklanmasına son kez tarih sahnesine çıkan Ekim devriminin potansiyeli Sovyet Rusya için bir daha geri gelmemek üzere bizzat devrimi yapanlar tarafından buzlu sularda boğuldu. Bu tarihsel kıyımda daha sonra bizzat iktidar mekanizmalarından dışlanacak ve Sovyet bürokrasisine-tek ülkede sosyalizm pratiğine karşı amansız bir mücadeleye girecek olan Troçki’nin de rolü oldukça güçlü bir şekilde vardır. Bolşevikler önce devrimin tabanını ortadan kaldırdı, ardından ise bizzat kendi kedilerini yok ettiler. 1924’de parti içinde başlayan iktidar kavgası, 1938 Moskova duruşmaları Kronstandt ayaklanmasının bastırılmasıyla ayrı düşünülemez. Bolşevikler günün sonunda kendi kendini yiyen bir canavara dönüşürken, Ekim devriminin bütün özgürleştirici potansiyelini de ortadan kaldırırlar. Ne gariptir Troçki yıllar sonra Stalinizmi yenmenin ve Sovyetlerin gerçek anlamda komünist bir rejime dönüşmesini işçi sınıfının yeni bir ayaklanmasıyla gerçekleşebileceğini yazar. Fakat Kronstandt’da tam da bu potansiyeli ortadan kaldıran kişilerden biri de Troçki’nin ta kendisiydi. Kronstandt’lıları karşı-devrimci olarak suçlayan Troçki yıllar sonra kendisi iktidarı eline geçirenler tarafından karşı-devrimci diye suçlanacaktı. Günün sonunda devrim kendisini yaratanları teker teker yedi.

1917-2017

Ekim devrimi 100 yıl sonra bugün bizler için ne anlam ifade edebilir? Belki de bunun için ayrı bir makale yazılabilir. Fakat fazla uzatmadan Kronstandt ayaklanmasını yakından takip eden, Bolşeviklere ilk başlarda güvenen fakat sonra hayal kırıklığına uğrayan Emma Goldman’in ‘Değerlerin yeniden değerlendirilmesi’ başlıklı makalesinden bir alıntı ile bu yazıyı bitirelim:

“Rus Devrimi’nin Devrim’e katılan insani ve toplumsal değerleri bütünüyle görmezden gelirken, sadece kurumları ve koşulları değiştirmeye kalkışmış olması, onun aynı anda hem büyük başarısızlığı hem de büyük trajedisidir. Daha da kötüsü, Komünist Devlet o çılgın iktidar tutkusu içinde, Devrimin yıkmaya geldiği bütün fikirleri ve kavramları, güçlendirmeye ve derinleştirmeye bile çalıştı. En kötü anti-sosyal niteliklerin hepsini destekledi ve teşvik etti ve çoktan uyanmış olan yeni devrimci değerler kavramını sistematik bir şekilde yok etti. Komünist Devlet, adalet ve eşitlik duygusunu, özgürlük ve insanca kardeşlik aşkını –toplumun gerçek dirilişinin temellerini- kökünden kurtarana kadar baskı altına aldı. (…) Temel değerlerin bu korkunç çarpıtılması kendi içinde yıkım tohumlarını doğurdu. Devrimin sadece politik iktidarı güvence altına alma aracı olduğu anlayışıyla birlikte, nedeniyle bütün devrimci değerlerin Sosyalist Devletin ihtiyaçlarına tabii kılınması kaçınılmazdı; aslında bütün devrimci değerler yeni kazanılmış devlet iktidarının güvenliğinin arttırılması için kullanıldı.

(…)

Etik değerlerin bu çarpıtılması çok geçmeden Komünist Parti’nin her şeye egemen sloganında billurlaştı: Amaç bütün araçları haklı çıkartır…. Bu slogan yalan, hile, iki yüzlülük, ihanet ve açık-gizli cinayet takip etti.

(…)

Devrimi ilerletmek için kullanılan araçlar, ruhu ve gidişatıyla ulaşılacak hedeflerle aynı olmadığı sürece hiçbir devrim bir özgürleşme momenti olarak başarıya ulaşamaz. Devrim var olanın inkarıdır, içerdiği bin bir esaretle insanın insana karşı acımasızlığına karşı şiddetli bir protestodur. Karmaşık bir adaletsizlik, baskı ve günah sisteminin cehalet ve gaddarlıkla üzerine kurduğu hakim değerlerin yok edicisidir. İnsanın insanla, insanın toplumlu temel ilişkilerinin dönüşümüne eşlik eden yeni değerlerin habercisidir.”***

*Kronstandt 1921, Paul Avrich, Versus Yayınları

** Devrimci Halk Hareketleri Cilt 2, Murray Bookchin – Dipnot

*** Anarşizm, Robert Graham – Versus Yayınları

Kaynakça:

Kronstandt ayaklanmasıyla ilgili geniş çaplı bir çalışma için Paul Avrich’in Kronstandt 1921 isimli çalışması konuyla ilgili temel eserlerdendir. Ayrıca İda Mett’in Kronstandt isimli kitabı da mutlaka okunması gereken kitaplar arasındadır. Bunun dışında Troçki-Lenin mektupları ve makalelerinden oluşan ayrıca Vigtor Serge’nin de yazılarının bulunduğu Kronstantd isimli kitap da Bolşevikler’in gözünden ayaklanmanın nasıl algılandığının güzel bir örneğini sunmaktadır. Murray Bookchin’in üç ciltlik Devrimci Halk Hareketleri kitabının ikinci cildinde ayaklanmaya yer verilmiştir. Editörlüğünü Robert Graham’ın yaptığı Anarşizm kitabında da konuya değinilmiştir. Devrimci Komite’nin yayın organı İzvesita’nın sayılarını şu linkte bulabilirsiniz: https://www.marxists.org/history/ussr/events/kronstadt/izvestia/index.htm

*Bu yazı ilk olarak 5 Kasım 2017 tarihinde Gaile dergisinde yayınlandı.

Advertisements

Ekim Devrimi’nin 100. Yılında 10 Kitap

Ekim Devrimi’nin 100. Yılında 10 Kitap
  1. Sovyet Yüzyılı, Moshe Lewin – İletişim

 

Moshe Lewin Sovyet Yüzyılı’nda, yakın zamana kadar girilemeyen arşivlerdeki belgeler üzerinde ayrıntılı bir araştırma yaparak, tüm karmaşıklığıyla bu tarihin izini sürüyor. Lewin, demografi, ekonomi, kültür ve politik baskı gibi hayati unsurları öne çıkararak, bugüne kadar bütünüyle anlaşılması mümkün olmamış bir sistemin işleyişini bizlere sunuyor. Sovyet Yüzyılı, basit ve çizgisel bir hikâyeden yola çıkarak bu hikâyenin sürekliliklerini, kopuş noktalarını Ekim 1917’deki başlangıcından, 1980’lerdeki çöküş sürecine kadar, Stalinist diktatörlük ve Kruşçev’in imkânsız reformlarıyla geçen yılları da resmederek ayrıntılarıyla ele alıyor.

 

  1. Rus Devriminin Tarihi, 3 Cilt, Lev Troçki – Yazın Yayıncılık

 

Ekim Devriminin önderlerinden Troçki’nin sürgün yıllarında kaleme aldığı üç ciltlik eser gerek çap, gerek güç ve gerekse ihtilal konusunda yazarın fikirlerini bütünlüklü bir şekilde okuyucuya sunuyor. ‘Şubat Devrimi, Çarlığın Devrilmesi’, ‘Ekim Devrimi, Sovyetlerin Zaferi’ ve ‘Başarısız Karşı Devrim’ başlıklarıyla üç ciltten oluşan kitap, bugünün 100 yıl sonra devrim sürecini anlamak isteyenler için “içerden” bir kaynak.

 

  1. 1905’den 1917’ye Rus Devrimleri – Murray Bookchin, Dipnot Kitabevi

 

Murray Bookchin’in tarihten dersler çıkartma amacıyla kaleme aldığı Devrimci Halk Hareketleri Tarihi kitabının üçüncü cildini oluşturan 1905’den 1917’ye Rus Devrimleri kitabı, eleştirel bir perspektiften devrimlerin gelişimini, sonuçlarını ve iktidar ilişkilerini ele alıyor. Özellikle 1917’den itibaren Bolşevik iktidara dair ciddi eleştirilerin yer aldığı kitap, es geçilmemesi gereken bir kaynak.

 

  1. Bolşevik Tarihi, 3 Cilt, E.H.Carr – Metis

 

İngiliz tarihçi E.H. Carr’ın Bolşevik Devrimi tarih yazımında gerçekleştirilmiş en büyük yapıtlardan biri olma özelliğini sürdürüyor. Konusunda bir klasik haline gelen bu başyapıt, Sovyet tarihi üstüne yapılan başka birçok araştırmaya da esin ve başvuru kaynağı olmuştur. Bolşevik Devrimi’nin bu ilk cildi, Bolşevizm’in doğuşunu ve gelişmesini, 1905 ve 1917 devrimlerini ve Sovyet iktidarını içeriyor.

 

  1. Devrime Doğru, Bolşevikler İktidara Geliyor, Bolşevikler İktidarda, Alexander Rabinowitch – Yordam Kitap

 

Alexander Rabinowitch, uzun yıllarını 1917 Sovyet Devrimi’ni incelemeye adamış ABD’li bir tarih profesörüdür. Yazar, tarihin en büyük dönüm noktalarından birini oluşturan 1917 Sovyet Devrimi üzerine yürüttüğü yoğun çalışmanın sonuçlarını üç kitapta toplamıştır. Bu üç kitaplık dizi, çoğu yorumcu tarafından 1917 Rus/Sovyet Devrimi üzerine yapılmış en kapsamlı ve en başarılı çalışma olarak değerlendiriliyor. 1917 Ekimi öncesi ve sonrasında geçen iki yıldan daha kısa ancak son derece yoğun ve hareketli geçen bir zaman kesitini mercek altına alan yazar, kitaplarını bir belge yığınına dönüştürmeden zengin verileri başarılı ve akıcı bir kurgu içinde sunmayı başarıyor.

 

  1. Kendi Belgeleriyle Rus Devriminde Anarşistler, Paul Avrich – Metis

 

1917’den önce Rus Devrimci hareketi oldukça zengin ve çeşitli akımlardan oluşuyordu. Ekim devriminin sadece Bolşevik liderlikten ve iktidardan ibaretmiş gibi sunan resmi Sovyet tarih yazımına rağmen, özellikle anarşistler devrimci hareketin içerisinde önemli bir yer tutmaktaydı.

Bu kitap da Rus devriminden mağlup çıkan bir siyasal hareketin, Anarşistlerin kendi belgelerinin bir derlemesi.

Anarşist düşüncenin, Rusya’daki devrim süreci içindeki gelişimini, eylemlerini ve Bolşevikler’den ayrımlarını tanıtan bu belgelerin okura, Sovyet devrimini daha iyi tanımak için yeni bir bakış açısının ipuçlarını sunmaktadır.

 

  1. Bir Devrimin Kaderi, Victor Serge – Pencere Yayınları

 

Ekim Devrimi’nin ve ardından Bolşevik İktidarın geçirdiği yozlaşma sürecini bire bir gözlem ve deneyimlerle kaleme alan Victor Serge’nin Bir Devrimin Kaderi kitabı, devrimin dönüşümüyle ilgili samimi bir kaynak.

“Siyasi düzende Sovyetler, sendikalar, kooperatifler, komünist parti birlikte kayboldular. Bunlardan geriye oldukça pahalı ve can sıkıcı tabelalardan, kırtasiyeci memurlar ordusundan, laflardan başka bir nesne kalmadı. Sovyetlerin seçimlerinde, müzik başta, eller oy birliğiyle havaya kalkmış olarak, topluca oy verilecek; ya da oylama iş saati içinde, fabrikada bütün kapılar kapalı halde yapılacaktı. Bunları kimin seçtiğini hiç kimse bilmiyor, bununla hiç kimse ilgilenmiyor. Sendika aidatları alıyor, bunları aktif elemanlar arasında paylaştırıyorlar, yani yazlıkta oturanlar ve tiyatrolar için ayrıcalıklı biletler edinme düzenine uygun düşünce sahipleri fabrikada kalabalık bir bürokrasi oluşturuyorlar.”

 

  1. Dünya’yı Sarsan On Gün, John Reed – Yordam

 

Dünyayı Sarsan On Gün, 1917 Sovyet Devrimi’ni olanca canlılığıyla yansıtan bir anlatıdır. Devrimi günbegün izleyen Amerikalı gazeteci John Reed bir tarihçi titizliğiyle, belgelere dayanarak kurar yapıtını. Bu kitabı eşsiz kılan, başkaldırının açığa çıkardığı yaratıcı enerjiyle kaleme alınmış olmasıdır. Öyle ki baş döndürücü bir ivmeyle gelişen onca olay; gazete haberleri, polemikler, telgraflar, çağrılar ve bildiriler bir solukta okunmaktadır.

 

  1. Nisan Tezleri, Lenin – Agora

 

Lenin’in 1917 başında Rusya’ya döndükten sonra yayınladığı ve Devrim için öngördüğü tezlerden oluşan kitabı. Tezler ilk yayınlandığında yakın çevresi de dahil olmak üzere Lenin’e pek çok kişi ‘deli’ gözüyle bakmıştı. Fakat kısa süre sonra Nisan tezleri devrimin gelişimine ve başarısına ışık tutacaktı. Devrimci teori ile devrimci pratik birbirini Nisan tezleri ile sonrasında yaşanan süreçte sınayacak ve bir devrim başarıya doğru evrilecekti.

 

 

  1. Rus Devrimi, Bolşevik Zaferin Kökleri, Aşamaları ve Anlamı, Marcel Liebman – Ayrıntı Yayınları

 

Yazar, devrimin hemen bütün yönleri ve tarihsel ortamıyla ilgili çok büyük miktarda temel bilgileri, az bir yerde özetlemeyi başarmış; olayların derli toplu, canlı ve meraklı bir hikâyesini ortaya koymuştur. Hâdiseleri layık olduğu ciddilikle anlatmakta, fakat bunu tatlı ve hareketli bir tarzda yapmaktadır. Gerçekten de, konuya ilişkin bilgilerin günümüzdeki durumunu, rahat ve anlaşılır bir tarzda özetleyebilmiştir. Liebman olayları örnek bir içtenlik ve objektiflikle anlatıp çözümlemektedir.

<<<BONUS>>>

 

  1. Kronstadt 1921, Paul Avrich – Versus

 

Bu kitap sadece tarihsel olayların seyrine ışık tutman anlamında değil aynı zamanda Bolşevik iktidarın daha ilk yıllarında, Lenin’in de hayatta iken geçirdiği yozlaşma ve otoriterleşme sürecinin anlaşılması için de ‘neslen ve objektif’ diyebileceğimiz eserlerden en önemlisidir. 1921 yılında Bolşevik iktidara karşı Ekim devrimine sadık Kronstadt denizcilerinin ayaklanmasını, uluslara arası karşı devrimin fırsatçılığını ve Bolşeviklerin ayaklanmayı bastırışını anlatan kitap tarihsel bir mukayese için mutlaka okunması gereken kitaplar arasındadır

 

  1. İhanete Uğrayan Devrim, Troçki – Alef Yayınları

 

1936 Ekim’inde yayınlana ve sadece Troçki’nin değil aynı zamanda 20.yy Marksist yazınını da en önemli eserleri arasında bulunan İhanete Uğrayan Devrim, Sovyetler birliğindeki yozlaşmayı, bürokratikleşmeyi ve devrimin bir tek adam diktatörlüğüne dönüşmesini açıklamaktadır. İhanete Uğrayan Devrim, Sovyetler Birliğini anlayabilmek için en temel kitaplardan biridir.

 

Hazırlayan: Hasan Yıkıcı

Bu yazı ilk olarak 5 Kasım 2017 tarihinde Gaile dergisinde yayınlandı.

 

 

Seçim ve Bir Arzu Olarak İktidar – Hasan Yıkıcı

Seçim ve Bir Arzu Olarak İktidar – Hasan Yıkıcı

Pavlov’un köpeği misali seçim zilinin çalmasıyla birlikte kurtuluşu seçimlerde ve ‘iktidar’ olmakta görenler kuyruklarını sallamaya başladılar. Seçim kokusunun yayılmasıyla birlikte sosyal medyada seçim tarihi ‘afalanmaları’ üzerinden erkeklik patlaması bile yaşandı.

İktidarın ve iktidar mücadelesinin verildiği zeminlerden biri olan seçim meselesinin zehirleyici bir etkisi olduğu bilinen bir gerçek. Fakat sadece seçim olma ihtimalinin, ihtimali tarihi üzerinden bile böyle bir ‘erkeklik patlaması’, vakanın ne derece korkunç boyutlarda olduğunu gözler önüne sermekte.

İktidarı dışsal bir olgu olarak değil, içsel bir oluş olarak değerlendirecek olursak – ki böyle değerlendirmede fayda var – bunun adına kısaca iktidar zehirlenmesi diyebiliriz. Bizzat bire bir veya toplumsal ilişkilerimizde şekillenen sadece mağduru olduğumuz değil aynı zamanda da bizzat salgılayıcısı olduğumuz bir tür zehirlenme. Öyle ki bunun için illa siyasal iktidara sembolik olarak sahip olmak gerekmiyor, (ki kktc gerçekliğinde bu semboliklikten de öteye geçebilmiş değil) zaten onun kültürü, ideolojisi ve davranış kalıpları gündelik hayatın içerisine ve kişinin kimlik kodlarına sirayet etmiş durumda. Hayattaki tek derdi küçük küçük iktidar yapılanmaları içerisinde kendisine yer edinme olan ve seçimi de yapısal olana dokunmadan bu düzenden kurtuluşun adresi olarak tasarlayanlar, sürekli olarak aynı trajediyi yaşamaya mahkûmdur. Fakat bu trajedi tekrar ettikçe, trajedinin özneleri, üzüntü duyulacak kişiler değil, komik ve acınası bir hal almaktalar. Burada olan da bir iktidar arzusu değil, bir arzu olarak iktidar mefhumunu hayatın içerisinde sürekli kılınmasıdır. En küçük ve dar ilişkilerden, en büyük ve geniş ilişkilere kadar gelişen bir arzu! İktidar zehirlenmesiyle hesaplaşmaya niyeti olmayan kesimlerin sistemi değiştireceğiz çıkışları da, anlık seçim ‘afalanmaları’ içerisinde gülünç kalmakta. Öyle ki bu kesimlerin siyaseti de ülkedeki bariz veya gizli yapısal iktidar ve tahakküm ilişkilerine dokunmadan, yaratılan ‘serbest alan’ içerisinde küçük küçük iktidar oyunları ile avunmaktan öteye geçmiyor.

***

Şimdi çok teferruata girmeden bir kaç noktanın altını çizmekte fayda var:

  • Merkez muhalefet açısından –özellikle CTP ve HP- önümüzdeki seçim sürecinin temel dayanaklarından biri uzunca bir süredir şekillendirdikleri ahlaki bağlamda şekillenecek. Nedir bu ahlaki bağlam? Aslında çok net, kötüler gidecek iyiler gelecek ve sorunlar bitecek! HP de, onun popülist söylemi ve siyasetinden rol çalan CTP de kötüleri, hırsızları, kötü yöneticileri ve gelecek hırsızlarını iktidardan kovduktan sonra, iyilerin, halkçıların, iyi yöneticilerin ve üreterek yok olmayacakların iktidarı ile sistemi değiştireceklerini ve iyi bir yönetim ile halkın iktidarını tesis edeceklerini söylemektedirler. Bunca yıldır bizi yöneten kötülerden iyilerin hesap sorması!* Klasik biz ve onlar ayrımı ile karşıtlık üzerinden söylem üretme. Böylece hiçbir toplumsal çelişkiye, tahakküm ilişkisine ve memleketteki gerçek iktidar ilişkilerine dokunmadan, siyaset tamamen ahlaki bir zemine kaydırılmaktadır. Aslında yapılan çok net: siyaseti, ahlakın bulanık sularında boğmak ve toplumu da o suya dalmaya çağırmak. Bu taktik aslında 21.yy popülizminin klasik taktiği olup HP’den sonra anlaşılan CTP’de de benimsenmiştir. CTP liderliği merkezde barınabilmenin yolunun popülizmin taktiklerinden faydalanmaktan geçtiğini kavramış bulunmakta anlaşılan. Fakat her iki kesimin de sunduğu ahlaki reçete yüzeysel olmakla beraber, aynı zamanda dönüştürücü bir potansiyel de barındırmamaktadır. Kendilerini iyi-temiz ve kurtarıcı olarak gösterenler ile aslında kötü-yozlaşmış ve gelecek hırsızı olarak ilan ettikleriyle aynı kültürel ve ideolojik bağlam içerisinde hareket etmekteler. Bu ahlaki perspektifin sunacağı şey en iyi ihtimalle sistemin alt üst edilmesi değil, restorasyonu olur. Dolayısıyla bu seçim aynı zamanda popülizmler seçimi olacak.

 

  • İkinci noktaya gelecek olursak, tabii bu ahlaki varoluşu sembolize edecek, onun söylemsel icracılığını yapacak ‘liderlere’ ihtiyaç var. Bu liderler de ‘hoca’ vasfıyla ortaya çıktı. CTP’nin Tufan hocası, HP’nin Kudret hocası ve son zamanlarda eskiye nazaran sık sık karşımıza çıkan TDP’nin Asım hocası! Yukarıda saydığımız ahlaki çerçevenin kendisine uygun bedenlerde somutlaşması herhalde kaçınılmazdı. Dolayısıyla ‘hoca’ figürü, ahlaki bağlamın bedenselleşeceği, iyi, temiz, bilgili, güvenilir ve lider vasıflar karşılamaktadır. ‘Hoca’lar sadece ahlaki söylemlerin somutlaştığı bedenler değil, aynı zamanda geleneksel siyasetin figürlerinden farklı olarak, elitist bir lider kültünün de yaratılmasını sağlamaktadır. Çünkü buzlukçudan, hayvancıya, köylüden, şehirliye kadar siyasal figürlerin tümü toplumdaki konumları anlamında güvenilirliği ve inandırıcılıklarını yitirmiş durumdalar. Bu yeni ‘hoca’ kültü ile ise siyasetçiye dair toplumda tükenen güven ve inanç duygularını yeniden canlandırmaya çalışılmaktadır. Dolayısıyla önümüzdeki seçimler sadece popülizmler yarışı değil aynı zamanda da ‘Hocalar’ yarışı olarak da siyaset tarihimize geçecek.

 

  • Daha fazla uzatmadan üçüncü ve son uğrağımıza da uğrayalım. Bu ahlaki ve hoca imajı arkasında kocaman bir yalan durmaktadır. Ya da daha farklı söylemek gerekirse, bir yalanı kocaman ahlaki kalıplar ve imajlar arkasına saklayarak muhafaza edebilirsiniz veya ettiğinizi sanırsınız. Bu durumda da yarattığınız tek şey sadece bir algı yönetimi veya manipülasyon olur. Toplumu, yanlış hayatı doğru yaşamaya çağırırsınız.  Halbuki yanlış hayat doğru yaşanmaz. kktc denen mekanizma bir yönetim mekanizması değil, yönetilememe mekanizmasıdır. Türkiye’nin tahakküm ilişkilerini, o ilişkilerin burada yarattığı kolonyal siyasal-kültürel açmazları ve merkez siyasetin çıkmaz sokaklarını hangi ahlaki söylem veya pratik örtebilir? Bu olağan üstü yapıyı ve süregiden olağan üstü hali, olağan olarak kabul etmemizin istenmesi hangi ahlaki kritere sığar? Veya bu yapının yönetimine talip olmanın bir yalanı pişirip tekrar önümüze koymaktan ne farkı var?

Tam da burada kktc’de siyasetin ne işlevi var sorusu ortaya çıkmaktadır. Aslında bir pazarlama kampanyasından da farksız olan tüketime açılan ‘yeni’ler çürümüş ve geleneksel siyasetin ana hattını farklı sözcükler ve imgelerle doldurmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Dolayısıyla da bu seçimler yeninin sahneye çıktığı değil, eskinin yeni yüzüyle sahnede arz-ı endam ettiği bir süreç olacak! İşte tam da burada mesele siyasete iyi, güzel ve erdemli bir yaşamı sağlama aracı olarak başvururken bunu aynı zamanda hakikatten koparmadan yapabilmektir. Hiçbir siyasal ve toplumsal oluş hakikate ve onun çizdiği sınırlara rağmen var olmaz. Bundan dolayı bu seçim aynı zamanda merkez tarafından siyasetin bir ahlak siyasetine batırılacağı bir seçim olacak.

Ama sadece bu kadarla da değil. kktc denen ilişkiler bütünü, bireylerden ve toplumsal ilişkilerden bağımsız ve onlara aşkın bir şeymiş gibi ‘iktidar olununca değiştirilecek’ bir yapı değildir. O aynı zamanda bire bir ilişkilerden tutun da toplumsal alışkanlıklar ve davranış kalıplarımıza kadar sirayet eden içsel bir olgudur da. “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” fakat toplumsal olarak o yanlış ile uyum içerisinde olduğunuz sürece de hakiki bir yaşamın yolunu bulamayacağız. Dolayısıyla iyi ‘hocalar’ ve ekipleri iktidara gelecek ve ‘biz sistemi değiştireceğiz’ demek en büyük yalandır. Sistemi değiştirmek için önce onunla mücadeleye girişecek potansiyelleri harekete geçirmek ve alternatifler inşa etmek gerekmektedir. Bu ülkenin yazgısı yozlaşma ve yönetilememe olan kurumlarını ve devletini aşacak potansiyellerle sistem değişir.

Bu yazıya getirilebilecek en haklı eleştiri, makro düzeyde bir yazı olması olabilir. Fakat makro ile mikro veya bütün ile parça arasına çizgi çekmek artık o kadar da anlamlı değil. Çünkü hepsi tek bir bedende iç içe geçmiş durumda. kktc dediğimizde sadece parlamentosu olan ve talimatları Türkiye’den alan bir yapı değil, bu yapıyı da içinde barındıran toplumsal-organik bir makineden bahsedilmelidir. İşte seçim mefhumunu ve mücadeleyi de bu bağlamda tekrar düşünmenin sırasıdır! Ya bu olağan dışı hali yönetirmiş gibi yaparak yalan hayatlarda seçim kılarsınız ya da seçimi sistemle bir hesaplaşma alanına çevirir, yeni, alternatif kurucu potansiyelleri geliştirerek-inşa ederek normalleşen bu sürekli kriz halini derinleştirmeye ve çıplak hale getirmeye çalışarak hakiki bir hayatın izini sürersiniz. Aslında mesele çok açık: Yolu bulmak için yoldan çıkmak lazım!

*Özellikle CTP geçmişiyle hesaplaşmak veya inandırıcı bir özeleştiri vermek yerine geçmişi unutturmak ve yeni bir geçmiş inşa etmek çabasında olduğu çok bariz. Sadece biz onlar karşıtlığında kurduğu söylem bile sadece 2-3 yıl öncesini hatırlayacak olursak (UBP ile koalisyon) ne kadar samimiyetsiz bir söylem olduğu anlaşılır. Dolayısıyla önümüzdeki süreç aynı zamanda hafızayı diri tutmanın ve hatırlamanın da önemiyle geçecek bir süreç olacak.

 

Bu yazı ilk olarak gaile dergisinde, 22.10.2017 tarihinde yayınlandı.

 

Adı konulmamış entegrasyon – Hasan Yıkıcı

Adı konulmamış entegrasyon – Hasan Yıkıcı

Türkiye Başbakan Yardımcısı Recep Aktağ geçtiğimiz günlerde kktcyi ziyaret etti. Akdağ’ın ziyaretleri, AK Parti KKTC temsilciliğinin açılması ve Türkiye seçmenlerin sayısını vermesi çeşitli tepkilere neden oldu. Fakat bence en fazla dikkat çeken nokta, Yapısal Dönüşüm Programı II. Gözden Geçirme Toplantısı’nda –ki buna neoliberal uyum programı da diyebilirisiniz- yaptığı konuşmada kullandığı dildi. Bilindiği gibi dil, zihin dünyamızdakileri ifade etme aracıdır. Fakat dilin işlevi sadece bundan ibaret değildir, dil ile ilişkileri şekillendiririz, anlamlar yaratırız, dil ile yeni dünyalar yaratırız, dil ile özgürleşir veya tahakküm bağlamlarını inşa ederiz.

Akdağ’ın basında da ön plana çıkan cümleleri şöyle: “Mesafe almışız ama çok daha hızlı ve etkin bir şekilde ilerlememiz gerekiyor”, “”Ortaya bir hedef koymuşsak, herkes görevlerini yapmak zorunda. Yapmayacaksak hedef koymamalıyız”, “Çok daha hızlı ve etkin olmalıyız”, “22 faaliyette ilerleme sağlamışız ancak 46 faaliyette henüz arzu edilen ilerlemeyi sağlayamamışız”, “Yapısal reform ve alt yapı yatırımları devam edecek. Ocak 2018’de yapılacak değerlendirmede çok daha iyi bir noktaya ulaşacağımıza inanıyorum. Suyun ulaşamadığı her yere ulaşmasını ve sulama projesinin tamamlanmasını önemsiyorum. Sağlık yatırımlarını ve hastaneleri önemsiyorum. Elektrik getirilmesini ziyadesiyle önemli görüyorum.”

Tüm bu cümlelerde doğrudan ifade edilen ve verilmek istenen mesajların dışında bir de dolaylı olarak ifade edilen ve doğrudan verilmek istenen mesajın çok daha ötesinde ve çok daha geniş anlamıyla başka bir mesaj daha vardır. Akdağ, oldukça naif bir kibirle figüranlarına hangi noktalarda başarılı olup olmadıklarını ifade ederken aynı zamanda kamuoyuna, esasta siyasal erkin kimin elinde olduğunu, bu memlekette esasen kimin sözünün geçtiğini de kayıtlara düşmekteydi.

Bir yandan da Akdağ, parlamentoya talip ve bu ülkeyi iyi yöneteceğine dair sözler veren siyasal odaklara, bu rejimin kırmızı çizgilerini, sınırlarını hatırlattı. İşte tam da bu bağlamda “biz iktidara geldiğimizde”, “üreten yok olmaz”, “iyi yöneticilerle iyi yönetim” vb. ile başlayan muhalefet serzenişleri yaşadığımız gerçekliğin üzerini örtemeyecek kadar basiretsiz kalmaktadır. Örneğin Birikim Özgür’ün geçen hafta Aysu Basri’nin programında “Türkiye’nin dayatması yoktur” demesi ile Halkın Partisi’nin “Türkiye ile eşit ilişkiler” söylemi, Akdağ’ın “Mesafe almışız ama çok daha hızlı ve etkin bir şekilde ilerlememiz gerekiyor” cümlesi veya “Yapısal reform ve alt yapı yatırımları devam edecek. Ocak 2018’de yapılacak değerlendirmede çok daha iyi bir noktaya ulaşacağımıza inanıyorum” beklentisi içinde eriyip gitmektedir.

Meclis açılıyor, herkes seçimlere odaklanmış durumda. Sırf sahte bir iktidarın koltuklarına oturmak için, hakikatin yadsınması veya o yokmuş gibi davranılması, ortaya konan siyasal hedef ve söylemlerin de ne kadar değişken ve duruma göre eğilip bükülebilir olduğunun bir göstergesidir. Eğilip bükülmelere, apolitik sloganlara, yeni bir ulus yaratma tahayyüllerine çokça rastlayacağız. Yalanlara, pişkinliklere, iki yüzlülüklere, sırf bir dönem daha milletvekilliği yapabilmek için hiç olmadık itici şirinliklere rastlayacağız.

Belirsizliğin belirgin olduğu, müesses nizamın sabit kaldığı ve onun önünde dizilenlerin de gülücükler dağıttığı bir döneme giriyoruz ki, sık sık konuşulmayanı konuşmaktan, yazılmayanı yazmaktan ve eylenmeyeni eğlemekten başka hiçbir şansızım yok!

Ada’nın kuzey yarısında adı konulmamış entegrasyon koşullarının olduğunu herkes biliyor. Türkiye kktcyi ne resmi anlamda kendisine entegre eder ne de kktcden elini ayağını çeker ve burada ‘bağımsız bir Türk Devleti’nin kuruluşunu ister! kktc Türkiye için uluslararası arenada ciddi bir koz, coğrafi anlamda ise kültürel, politik ve stratejik olarak ‘anlamlı’ bir periferidir. Türkiye’nin daha da ötesinde uluslararası güçler de burada kontrolsüz bir belirsizliği değil, kontrollü bir belirsizliği tercih ederler.

Fakat kimse bunu kamusal anlamda ifade etmiyor veya siyasetini-hedeflerini-strateji ve taktiklerini bu hakikat üzerinden şekillendirmiyor. Hakikatin bilinmemesi veya farkına varılmaması veya bu yönde bir çabasının olmaması siyasal olarak yanılsamalara, etik olarak da kötü bir yaşama yol açabilir. Fakat hakikatin farkında olunması ama sanki de o yokmuş gibi davranılması, yani sürekli olarak onu unutmaya ve unutturmaya dair bir çaba ise en basit ve hafif bir manayla, sefil bir varoluş biçimidir. Bize de sunulan bu sefillik içerisinde tercihlerde bulunarak, demokratik vazifemizi yerine getirmek, kendi kendimizi yönettiğimiz sanrısına kapılmak ve susmak! Siyasal, bireysel ve toplumsal konformizmlerle tatmin olmak!

Bu rejimin sınırlarını kendisine dert edinmeyen, kırmızı çizgilerde gezinmeyi ve o çizgileri aşındırmayı çabalamayan herhangi bir siyaset, ürettiğini zannederek yok olur veya evin önünü süpürürken yan kapıdan gelen kirlerle ne yapacağını düşünür. Her zaman Türkiye’nin gölgesinde, ezik bir siyaset üretir. Tahakküm ilişkileri ile baş etmeye çalışmaktansa, kendi küçük yalan dünyası ile baş etmeyi tercih eder. Küstahlık, bu yalanın kurtuluş yolu olduğunu söylemekte, basiretsizlik ise bu yalanın karşısına hakiki bir varoluş seti örememekte. Yani hep küstah hem basiretsiz. Küstah bir basiretsizlik bizi nereye kadar götürebilir ki?

Peki ne yapmak lazım? Bunun bir reçetesi yok, en azından bu satırların yazarında yok. Gerek sol siyaset gerekse de Kıbrıslı Türklerin geleceği açısından odaklanılabilecek noktaların bugüne kadar keşfedilmemiş veya keşfedildiyse de iktidarlar bağlamında şekillendirilmeye çalışılan içsel potansiyellerin yeniden keşfedilerek inşa edilmesi, öz yönetim odaklı yeni yaşam, paylaşım ve varoluş alanları yaratmak olabileceğini düşünebiliriz.* Bu da beraberinde bugüne dek sorun etmediğimiz bazı şeyleri artık sorun etmemizi gerekliliğini getirir, mesela ulus devlet gibi, mesela parlamentonun işlevi gibi veya siyasal ve kültürel konformizmimiz, temsili demokrasi ve geleneksel siyasal özneler gibi! Ayrıca sürekli marazi, şikayet eden ve hüzün üreten alışkanlıklarımızın yerine, böyle bir keşif coşku, sevinç ve motivasyon gibi yaratıcı güçleri de devreye sokacaktır.

Eğer adı konulmamış entegrasyona karşı mücadele edeceksek yeni bir paradigmaya ihtiyaç duyuyoruz demektir. Yeni bir paradigmayı de merkez ve geleneksel siyasetlerin alışkanlıklarıyla değil, kendi içkin potansiyellerimizi ve özgünlüklerimizi yeniden keşfederek yaratabiliriz.

 

*Mesela ülkenin en güçlü eğitim sendikalarından olan KTÖS, laiklik vurgusunu Dr. Küçük’ün mezarına çiçek bırakarak yapmakta. Fakat hiçbir şekilde din kursları olsun veya olmasın, belli aralıklarla-düzenli olarak alternatif özgür eğitim kolektifleri kurmak için çaba göstermez. Kendilerine solcu diyen belediyeler, küçük küçük iktidarlar ve imparatorluklar yaratmaktansa, halkın doğrudan kararlar üretebileceği ademi merkezi, katılımcı ve temsili demokrasiye alternatif olabilecek yatay halk meclisleri oluşturmak için veya ekolojik alanlar yaratmak için çaba harcamazlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dr. Küçük bizi kurtarır mı? – Hasan Yıkıcı

Dr. Küçük bizi kurtarır mı? – Hasan Yıkıcı

Siyasal ve pratik anlamda bir çıkmaza düştüğünüzde veya hareket etme, kitleleri ikna edebilme kabiliyetinizi yitirdiğinizi fark ettiğinizde çeşitli alternatifler, araçlar veya ifade kanalları yaratmaya çalışırsınız.

Bunlar öz eleştirel bir sürece girme, içe dönme gibi tercihler de olabilir, yeni bir söylem ve pratik geliştirme gibi yeni mücadele araçları yaratma çabası da.

Veya bunların her ikisi de denenebilir ve günün sonunda artık karşılığı olmayan ifadeler ve pratikler yerine bunların yeniden yaratılması sürecine girilebilir. Ve bunların dışında daha pek çok yöntem ve yol da izlenebilir. Fakat bunların en kötüsü -ve zaman zaman sizi gülünç, hedef kitlenizin gözünden düşürecek kadar da tehlikeli olabilecek- geçmişe dönüp oradan kendinize bir lider seçmek ve onu yeniden anlamlandırarak, bugünün sorunlarına cevap üretmesini ummaktır. Bu kötünün de ötesinde, politik ufuksuzluğun bir göstergesi, tarihin inkarı ve çoğu noktada da o tarihsel figürü günahlarından aklamayı doğurabilecek sonuçları getirir. Ne yazık ki KTÖS’ün Toplumsal Direniş başlatıyoruz diyerek, sayıları 50’yi bile bulmayan insanlarla Dr. Fazıl Küçük’ün anıt mezarında toplanması, son zamanlarda KTÖS yetkililerinin sık sık Dr. Küçük’ün laikliğinden vurgu yapması, bir yandan politik anlamda dar görüşlülüğün bir ifadesi fakat öte yandan da bir hareketin gelebileceği en aciz noktanın da göstergesidir.

Bir tarihsel figürü veya bir kişiyi iyi yönleri ve kötü yönleri olarak ayıramazsınız. Bugün Dr. Küçük’ün laik tarafını alıp, solcu düşmanı, işbirlikçi, ayrılıkçı ve anti-komünist tarafını görmezden gelmek demek, tarihsel olarak o figürü aklamak demektir. Hele hele bunu çözüm ve federasyon yanlısı bir sendika liderliği yapıyorsa, bunun politik sonuçları açıklanamaz olabilir.

Sol cenah çok iyi biliyor, Dr. Küçük de Denktaş da Kıbrıslı Türk liderliğinin iki temel ve güçlü figürü idi. Her ikisi de emperyalizmin ve Türkiye’nin kontrolünde, yönlendirilmesindeki figürlerdi. Ayrılıkçı, milliyetçi ve bu adanın birleşmesini istemeyen kişilerdi. Fakat daha da ötesi, Dr. Küçük de Denktaş gibi solcu düşmanı, anti-komünist çizgilerinden asla taviz vermeyen liderlerdi. Dr. Küçük’ün gazetesi, Halkın Sesi tüm işlevlerinin yanında aynı zamanda da komünistlere karşı örgütlenmiş bir mekanizmanın sadece bir parçasıydı. Dr. Küçük de Denktaş gibi Kıbrıslı Türkler içindeki solcuların yok edilmesi için elinden geleni yapmış, emperyalistlerin ve Türkiye yöneticilerinin sadık bir temsilcileriydi. Fakat bunlarla birlikte her iki isim de Kıbrıslı Türkler içerisinde bugünkü kktc zihniyetinin milli ve taksimci tohumlarını atan ve ömürleri yettiğince de büyüten kişilerdi. Yani sözün kısası bugünkü karabasan ve yaşadığımız ceberrut zamanlar, Denktaş kadar Dr. Küçük’ün emeklerinin de bir ürünüdür. Ve tabii onları himaye edenlerin de.

Türkiye’de CHP yıllardır Kemalist bir sevda ile siyasal islama karşı mücadele etmeye çalışıyor, en azından öyle sanıyor. Siyasal islamın karşısına mitleştirilen bir Atatürk yerleştirilerek başarı elde edeceklerini zannediyorlar. KTÖS’ün Dr. Küçük’ü yeniden keşfetmesi ve ona dair bir laiklik anlamı yüklemesi CHP’nin yıllardır ürettiği bu başarısızlığı anımsatmakta. Dr. Küçük, anti-komünist, işbirlikçi, ayrılıkçı, taksimci ve millici duruşu yanında aynı zamanda laik de biri olabilirdi. Açıkçası Denktaş da öyle biriydi. Halkın içinden, kitapçıya yürüyerek giden, fotoğraf makinesiyle çarşı pazar dolaşan bir insandı. Fakat tüm bunlar Denktaş’ı Kıbrıslı Türkler’in başına gelmiş en büyük kötülüklerden biri olduğu gerçeğini değiştirmez. Aynı şekilde Dr. Küçük’ün laik olması, bu kötülüklerin bir ucundan da onun tuttuğu gerçeğini değiştirmez.

Siyasal islama karşı, tarihteki figürlere yeni anlamlar yükleyerek, onları aklayarak veya mitleştirerek mücadele veremeyiz. Kaldı ki geleneksel laiklik kavramı da çoğu zaman ve haklı olarak elitist, yukardan dayatılan bir iktidar değeri olarak algılanmakta. Dr. Küçük’e sarılanacağına belki işe laikliği yeniden tanımlamaktan ve halkın gerçek, can yakan, gündelik hayatta yaşadığı sıkıntılarını örgütlemeye çalışarak başlanabilir. Aksi taktirde tarihi, tarih dışı bir okumanın kimseye faydası yoktur, tam tersi çok tehlikeli de sonuçları doğur.

Kıbrıs’ta yaşayanlar ne çektiyse kurtarıcılarından çekti. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulamadığımız sürece de çekmeye devam edeceğiz. Bizlerin eski-yeni veya eskiyi yenileyerek yaratacağımız kurtarıcılarımıza ihtiyacımız yok. Kurtarıcılarımızdan kurtulmaya ihtiyacımız var.

Şimdi sormak lazım, Dr. Küçük bizi kurtarır mı?

*Bu yazı ilk olarak 16.09.2017 tarihli Afrika gazetesinde yayınlandı.

Fotoğraf: TAK

 

 

 

 

 

Doğa, düşünce ve siyaset – Hasan Yıkıcı

Doğa, düşünce ve siyaset – Hasan Yıkıcı

Ülkemizde ekoloji temalı bir gazetenin çıkması, gerek bu alandaki yazılı ve kurumsal boşluğu doldurması gerekse de ekoloji-çevre hareketinin gündemini belirleme, tartışma ve alternatifler geliştirme noktasında anlamlı bir yeri dolduracaktır. En önemlisi böyle bir yayım ekoloji meseleleriyle ilgili sorunların, fikirlerin ve çözüm alternatiflerinin toplumsallaşmasına katkı sağlayabildiği ölçüde başarılı da olacaktır.

 

Sevgili Hasan Sarpten ‘Yeşil Bakış’ isimli bir gazete yayımlayacaklarını söyleyip katkı koyma teklifinde bulunduğunda, çok fazla düşünmeden kabul ettim. Çünkü uzunca bir süredir ekolojik sorunların hem gezegenimizin hem de ülkemizin en temel sorunlarından biri haline dönüştüğünü düşünmekteyim. Bugünün ve geleceğin sorumluluğunu sırtlanmak biraz da bu alanda yapılacak çalışmalara, atılacak adımlara ve verilecek mücadelelere katkı koymaktan geçmektedir. Umarım ‘Yeşil Bakış’ gazetesi de bu yönde ufuk açıcı ve ekoloji hareketinin potansiyelini geliştirici yayımlarla yeni bir soluk olur.

*

 

Uzunca bir süredir ekolojik krizden bahsediliyor. Bunun en bilindik göstergesi ise küresel ısınma veya bir diğer adıyla iklim değişikliğidir. Bunun yanında gıda ve su krizlerini, tarımsal alanların gittikçe yok olmasını, çölleşmeleri, kentsel yapılaşmalarla birlikte kentsel kirlenmeleri, deniz ve okyanuslardaki bio-çeşitliliğin azalmasını, ormanların yok edilmesini, artık sık sık rastlanan aşırı iklim olaylarını vs sayabiliriz. Kısacası gezegenimizin yaşanamaz ve yaşayamaz bir duruma sürüklenmesine ekolojik kriz diyoruz; buna ‘gezegensel kriz’ de diyebiliriz. Tüm bunların ekolojik kriz veya gezegensel kriz olarak tanımlanması, yaşananların bir birinden bağımsız sıradan ‘çevre’ olayları değil, gezegenin ve insanlığın geleceğini belirleyen birbiriyle bağlantılı olaylar olmasından kaynaklıdır. Kısacası uzunca bir süredir gezegenimiz, yaşadığımız ve yok ettiğimiz ekosistemimiz alarm vermektedir. Ekolojik kriz sadece deniz altında yaşayan hayvanların, kutup ayılarının ya da arıların türünü tehdit etmemektedir, bu kriz aynı zamanda insanlığı ama özellikle doğada kurduğumuz uyumsuz üretim ve tüketim ilişkilerini, yaşantılarımızı ve geleceğimizi de tehdit etmektedir.

 

Tam da bundan dolayı artık hem etik ve düşünsel, hem ekolojik hem de politik olarak taraf olmaktan çekinmeyeceğimiz yeni bir siyaset ve düzen inşa edilmesi gerekmektedir. Gelecekte var olup olmayacağımız veya daha hafifletilmiş bir versiyonuyla gelecekte nasıl varolup olamayacağımız şimdi bugünden kuracağımız etik-düşüncel ve politik bir dönüşüme ne kadar açık olup olmadığımız, bu değerlerle örülmüş yeni bir toplumsal yaşamı ve düzeni inşa edip edemeyeceğimizle de ilintilidir.

 

İşte bu zeminden hareketle cevaplarını kovalamamız gereken pek çok soru ortaya çıkar. Duyarlı ve ‘yeşil’ hayatlar sürmek ekolojik krizi giderir mi?, İnsan ile doğa arasındaki ilişki nasıl bir ilişkidir?, Bu ilişki biçimini değiştirmeden sistemi değiştirebilir miyiz veya sistemi değiştirmeden bu ilişki biçimini değiştirebilir miyiz?, Sistemi değiştirmeden ekolojik krizle mücadele edebilir miyiz?, Önüne ‘Yeşil’ sıfatı yapıştırılmış tüketim araçları ile ekoloji sorunlarıyla ne ölçüde baş edebiliriz?, Oldukça popüler olan yeşil teknolojiler, eko köyler ve organik gıdalar aslında hangi ihtiyaçlara cevap vermekte, neyin ‘sürdürülebilirliğine’ katkı sunmakta?, Gerçekte sürdürülebilirlik nedir?, Ekolojik bir kavram olan ‘kendine yeterlilik’ neden kullanılmamaktadır?, Kendine yeterlilik mi yoksa sürdürülebilirlik mi? İnsanın doğa üzerindeki tahakküm ilişkilerini dönüştürmeyi hedeflemeyen bir ekoloji mücadelesi başarılı olabilir mi?, Doğayı sadece bir tüketim ve sömürü aracı olarak gören ve o şekilde yaklaşan kapitalist sistemi değiştirmeyi önüne koymayan bir mücadele ne ölçüde başarılı olur?, Bireysel yaşantılarımızdaki tercihlerimiz ekolojik bir etik ile uyum içinde olmadığı sürece ekoloji mücadelesinde ne ölçüde samimiyiz?, Neden ekolojik bir toplum inşa etmek zorundayız ve bunu nasıl gerçekleştirebiliriz?, Ekolojik bir toplumun araçları ve kurumları neler olmalıdır?, Şu anki üretim ve tüketim ilişkileri ekolojiye nasıl etki ediyor?, Üretim ve tüketim ilişkileri nasıl olmalı?, Ekoloji sorunlarının çözümü hükümet değişiklikleriyle veya kısmı reformlarla mı yoksa kökten ve yapısal dönüşümlerle mi mümkün olur?, Ekolojik bir yaşam mümkün mü? Nasıl?…

 

*

 

Ve daha bir yığın sorunun cevabını bu satırlarda arayacağız. Bugün artık ekoloji dediğimizde sadece ekolojiden bahsetmiyoruz. Onu çevreleyen bireysel ve toplumsal, üretim ve tüketim ilişkilerini görmezden gelen bir çevrecilik veya ekoloji anlayışı ne bireyi, ne toplumu, ne de sistemi dönüştürme potansiyeline nail olamaz. Doğaya ve ekolojik krize yaklaşırken, buna, insanın insan üzerindeki, bir sınıfın bir diğer sınıf üzerindeki, erkeğin kadın, heteroseksüellerin LGBTİ bireyler üzerindeki, bir etnik grubun bir başka etnik grup üzerindeki tahakkümünün bir uzantısı olarak yaklaşmak en gerçekçi yaklaşım olacaktır. Dolayısıyla bu sayfalarda kendimize doğa, düşünce ve siyaset yani üç ekoloji bağlamında bir yol aramaya çalışacağız.

 

Bu yazı ilk olarak Yeşil Bakış gazetesinin ilk sayısında, 11.09.2017 tarihinde yayınlandı. 

 

 

 

 

 

 

Gerisi laf-ı güzaf – Hasan Yıkıcı

Gerisi laf-ı güzaf – Hasan Yıkıcı

Müzakerelerin çökmesinin ardından yaşananlar üzerine çok yazıldı, çok tartışmalar yapıldı. Hala da yapılmakta. “II. Cumhuriyete Doğru mu?” yazımızda müzakerelerin ardından yaşananlarla ilgili süreci değerlendirmeye çalışıp değişen, hatta yıkılan paradigmayı ve yeni zemini anlamaya çalıştık. Geçen süre zarfında bir yandan merkez siyasetteki kırılmaları ve konumlanmaları pekiştirirken diğer yandan da Kıbrıs sorununa dair bütünlüklü çözüm perspektifinin tuzla buz olmasının yanı sıra ‘federal çözüm’ modelinin sorgulandığı özellikle sağ cenahın manevra alanın da genişlediği ciddi bir zemin oluşu. Fakat öte yandan geleneksel çözüm ve barış güçlerinin basiretsizliğini ve değişen paradigmayı anlayamamadaki başarısını da gözlemlemekteyiz. Kimin dillendirdiğine bakmaksızın ortada çok ciddi bir olgu var, o da geleneksel solun federal çözüm modeli ve ona dayalı siyasal argümanların toplum tarafından bugüne kadar hiç olmadığı şekilde meşruluğunu kaybetmeye başlaması.* Bunu yazıyoruz diye pek çok arkadaşın sinir sistemine dokunmuş olabiliriz. Fakat bundan daha acısı kendi basiretsizliğimizin ve yanılgılarımızın halinden memnun kurbanı olmaktır.

Şimdi sıradan başlayalım…

 

Merkez siyasette derinleşen kırılma

 

Uzun süredir merkez siyasetin hareketli bir dönüşüm içinden geçtiğini ifade ediyoruz. Olaylara ve olgulara içinde bulunduğu konumdan bir adım geriye giderek, kuş bakışı bakabilen herkes bunu görüp anlayabilir.

UBP elinde bulundurduğu güç ile durumu idare etmeye çalışsa da gerek icraatları gerekse de kendi içindeki çatlaklarından dolayı sancıları daha da artacak gibi. DP Serdar Denktaş’ın bünyesinde cisimleşmiş bir isimden öteye geçecek durumda değil.

Özellikle sol olduğu iddiasındaki geleneksel merkez partiler ciddi bir düşüş yaşanmakta. Erhürman liderliğinde CTP biraz toparlasa da bir yandan içinde barındırdığı ilişkilerin aynılığı diğer yandan da Parti’nin geçmişi makus talihinin değişmez nefesi olarak ensesinden eksik olmamakta. TDP, TKP, BKP gibi partiler ise toplumda bir motivasyon yaratmadan çok uzakta. Öyle ki CTP de dahil söz konusu yapılar müzakerelerin çökmesi ve akabinde bu siyasal geleneklerin sırtlarını dayadıkları ‘bütünlüklü çözüm’ ‘federal çözüm’ ve ‘BM parametrelerinin’ ciddi bir şekilde meşruluk kaybına uğramasıyla ayrıca da bir darbe almış durumdalar. İşin acı tarafı bu yapılar sağ söylemlere veya Kıbrıslı Türk milliyetçiliği söylemlerine karşı yeni bir argüman geliştirme çabasında olmaması bir yana, hala 40 yıllık çözüm ve barış söylemlerini tekrar etmekten başka argüman da geliştiremiyor. Bunun adına en kısa manada basiretsizlik denir. Fakat doğa boşluk tanımaz.

Kurulduğundan beridir merkez siyasetteki çatlaklar, boşluklar ve zaaflar üzerinden manevralar yaparak gelişen ve ivme kazanan Halkın Partisi, Crans Montana çöküşünden sonra artık daha berrak hale gelen zeminde kendi siyasal bağlamı içerisinde başarılı çıkışlar yaparak ivmeyi yükseltti. Sadece ivmeyi yükseltmedi, ayrıca toplumsal kesimlerin daha da derinleşen huzursuzluğunu ve belirsizlik duygusunu da kendi bünyesine çekebilmeyi başarmakta. Süpürge edebiyatı her ne kadar derinlemesine tartışıldığında bir yere kadar götürülebilecek fakat bir yerden sonra da çıkmaza düşecek bir tercihse de, HP topluma somut ve ilk etapta inandırıcı olan açılımlar yaptı. Yani toplumun ihtiyacı olan şeyi gösterdi. Hem de kendi politik formasyonuna uygun bir şekilde. Toplumun bu yöne olan ilgisi ve dikkati net bir şekilde merkezde yer alan diğer yapıları panikletti. Fakat bu panik yenile yaşanmıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bugüne gittikçe kontrolsüz hale dönüşen bir panik söz konusu. Ve bu panikten ve hınçtan dolayı yaşananları anlamada da anlamlandırmada da merkez siyasetin sol tarafı başarısız oluyor. Siyasette kim alternatifler üretir ve onun üzerinden insanları harekete geçirebilirse o yol alır.

Bugün Kıbrıslı Türk milliyetçiliğinin tavan yaptığı, belirsizlikten ve kendi kendini inkardan başka bir şey üretmeyen bütünlüklü çözüm sürecinin çökmesiyle birlikte insanların bu noktada hassaslaştığı ve de artık somut çıkış yolları keşfetmek istediği bir dönemde bu zemin üzerinden yol gösterici olabilen yapılar yol alabilecek, artık kabul etseniz de etmeseniz de karşılığı gittikçe kaybolan söylemleri ağzında sakız etmiş siyasal yapılar değil.

Merkez siyasetteki dönüşüm ve devingenlik açık bir şekilde hız aldı. Önümüzdeki seçimler bu noktadaki dönüşümün önemli bir göstereni olacak. HP’nin ivme kazanması tüm geleneksel yapıları huzursuz etmeye devam edecek. Fakat acı olan merkez siyasetteki sol öznelerin bunca yıllık basiretsizliklerinin yarattığı huzursuzluktan huzur duymaya devam etmeleri. Yeni sağın, Kıbrıslı Türk milliyetçiliğinin alternatifi ortada, adına ister II. Cumhuriyet diyelim, ister kktcnin restorasyonu, bir şekilde var olan yapı yeniden şekillendirilecek. Peki ya sol ve barış güçlerinin alternatifi var mıdır?

 

Parça parça çözüme sahip çıkmak!

 

Parça parça çözümle ilgili olarak özellikle son zamanlarda yavaştan da olsa bir tartışma ve anlama süreci başlamış durumda. Henüz daha bu mesele doygunluğa gelecek kadar tartışılmış değil. Fakat tartışılmaya, yaygınlaştırılmaya ve sahiplenmeye değer bir zemini bizlere sunmakta. Ne yazık ki merkez sol gelenekler bu yöntemi tartışmaktan ve argümanlar geliştirmekten kaçınmakta. Fakat parça parça çözüm modeli tam da çöken paradigmanın lanetinden kurtulmak için yeni bir paradigmanın köşe taşlarını bizlere sunmakta. Eğer hedef olarak birleşik Kıbrıs’ı ufuk çizgisine yerleştirirsek parça parça çözüm modelinde hem atılan her adım kendi içinde özgün bir değere ve anlama sahip olur, hem de birleşik Kıbrıs hedefi doğrultusunda hakiki bir karşılığa denk gelir. Önemli olan noktanın güç ilişkileri ve bu modeli sahiplenme motivasyonu olduğunun altını çizmek lazım. HP ve Kıbrıslı Türk milliyetçisi odaklar bu modeli işbirlikleri odaklı bir süreç olarak şekillendirip günün sonunda iki ayrı devlete dayanan geleneksel sağ argüman olan konfederal çözüme de evriltebilir. Fakat aynı zamanda sol ve barış güçleri de bu süreçten kendilerini dışlama yerine birer özne olup parça parça çözümden birleşik federal bir Kıbrıs’a da gidebilir. Kısacası barış güçleri içine düştükleri krizi bir fırsat bilip paradigma değişiminde rol alabilirlerse gittikçe meşruluğu zedelenen federalizm meselesine de yeni anlamlar katabilecekler, yeniden tanımlayabileceklerdir. Zaten federalizm meselesi de, Kıbrıs sorununun çözüm modeli meselesi de, aynı zamanda adına garantörler dediğimiz güç odakları da baştan tanımlanmaz ve yeniden anlamlandırılmazsa bir arpa boyu yol alınamayacaktır. Akıncı’nın iki devlet rüyası, egemen nizam dışında kimsenin memnun kalmayacağı, herkes için kabus olabilecek ikinci bir cumhuriyet anlamına da gelebilir. Dolayısıyla işe parça parça çözüme sahip çıkmaktan ve onu şekillendirmekten başlanabilir. Aksi taktirde oturduğumuz yerden istediğimiz kadar ‘iki devlet olmaz’ diyelim, ‘bütünlüklü çözüm isterik’ diyelim, ‘federal Kıbrıs’tan başka alternatif yoktur’ diyelim sadece kendi kendimizi kandırmış oluruz. Yanılsamanın bir ucu kktc’yi yaşatmaksa diğer ucu da öznesi bile olmadığımız bir sürecin tribünlerinde “federal Kıbrıs isterik” diye tezahürat etmektir. Evet bir yanda süpürge bir yanılsama olabilir, ama diğer yanda tribünde oturup 40 yıllık sloganları tekrar ederek tezahürat etmek de bir yanılsamadır. Çünkü ikisinde de ipler bizim elimizde değil. Biz başkalarını elinde ipiz! Kendi kendimizin inkarıyız. Bütün mesele o ipi kopartabilmek işte! Gerisi laf-ı güzaf!

 

 

*Burada biraz daha açıklayıcı olmak gerek. Çözüm ve barış yanlısı merkez-geleneksel yapılar bu çöküşteki kendi paylarını kabullenmeli. Açıktır ki Türkiye’nin resmi politikaları doğrultusunda, garantörlüklerin devamı ısrarından bir sonuç gelmeyecektir. Bu anlamda merkez ‘solun’ TC dışişleri çizgisiyle yürüttüğü çözüm modeli çökmüştür. Annan Planı döneminden beridir de bu ilişki biçimini dönüştürmeye irade gösteremeyen yapılar bugünkü çöküşten sorumludur. Sağa ‘federalizm öldü’ zevkini tattıran yine merkez solun başarısızlığıdır. Federalizmin meşru olup olamaması veya inandırıcı bir seçenek olup olmamasının akıbeti, artık bundan sonra bu kavramı yöntemiyle birlikte yeniden tanımlamaktan, içini doldurmaktan ve garantörlerin-egemen elitlerin aşkın kuvvetinden kurtarıp bir deneyim olarak inandırıcı hale getirebildiğimize bağlıdır.

 

 

Öznel bir not: Bir süredir özellikle merkez siyasetteki dönüşümü yakından takip etmeye çalışıyorum. Yaklaşık 2 yıldır da CTP ve HP üzerine çeşitli yazılar yazdım. Hatta HP daha kurulmadan söz konusu siyasal hareketin eleştirisini yaptım, anlamaya, anlamlandırmaya çalıştım. Bana göre yazı yazmanın bir tarafı anlama çabası diğer tarafı da anlamlandırma ve yol-yön bulma gayreti. Özellikle Gaile’de yayınlanan ve iki makaleden oluşan ‘Yeni bir stratejiye doğru yazıları’ gibi! Fakat memlekette bu işlerin böyle olmadığını son iki yılda çok net idrak etti.

HP ile ilgili bazı yazıların ardından bana “Sen Kudret Özersay’ın adamı mısın?” diye sorularla, CTP ile ilgili bazı yazılarda ise “Sen gizli CTP’li misin?” gibi ithama kadar varan yargılarla karşılaştım. Bu duruma ilk başta çok şaşırdım ve dehşete düştüm. Sonra insanları bu yargılara iten nedenleri düşünmeye başladım. Özellikle siyasette her tavır, her rol bir güç kapmaca ve ben merkezlilik üzerinden şekilleniyor. ‘Ben’in dışında olan, gücün de dışındadır ve onun ya yok edilmesi ya da bir şekilde düşman bellenen ile damgalanması gerekmektedir. Kısacası buna iktidar zehirlenmesi deniliyor! Muhtemelen bu yazıdan da çeşitli yargılar ve ithamlar çıkartacak olanlar vardır. Varsın çıkartsınlar. Şükür ki UBP ile ilgili yazacak pek bir şey yok.

 

7.8.2017