Seçim ve Bir Arzu Olarak İktidar – Hasan Yıkıcı

Seçim ve Bir Arzu Olarak İktidar – Hasan Yıkıcı

Pavlov’un köpeği misali seçim zilinin çalmasıyla birlikte kurtuluşu seçimlerde ve ‘iktidar’ olmakta görenler kuyruklarını sallamaya başladılar. Seçim kokusunun yayılmasıyla birlikte sosyal medyada seçim tarihi ‘afalanmaları’ üzerinden erkeklik patlaması bile yaşandı.

İktidarın ve iktidar mücadelesinin verildiği zeminlerden biri olan seçim meselesinin zehirleyici bir etkisi olduğu bilinen bir gerçek. Fakat sadece seçim olma ihtimalinin, ihtimali tarihi üzerinden bile böyle bir ‘erkeklik patlaması’, vakanın ne derece korkunç boyutlarda olduğunu gözler önüne sermekte.

İktidarı dışsal bir olgu olarak değil, içsel bir oluş olarak değerlendirecek olursak – ki böyle değerlendirmede fayda var – bunun adına kısaca iktidar zehirlenmesi diyebiliriz. Bizzat bire bir veya toplumsal ilişkilerimizde şekillenen sadece mağduru olduğumuz değil aynı zamanda da bizzat salgılayıcısı olduğumuz bir tür zehirlenme. Öyle ki bunun için illa siyasal iktidara sembolik olarak sahip olmak gerekmiyor, (ki kktc gerçekliğinde bu semboliklikten de öteye geçebilmiş değil) zaten onun kültürü, ideolojisi ve davranış kalıpları gündelik hayatın içerisine ve kişinin kimlik kodlarına sirayet etmiş durumda. Hayattaki tek derdi küçük küçük iktidar yapılanmaları içerisinde kendisine yer edinme olan ve seçimi de yapısal olana dokunmadan bu düzenden kurtuluşun adresi olarak tasarlayanlar, sürekli olarak aynı trajediyi yaşamaya mahkûmdur. Fakat bu trajedi tekrar ettikçe, trajedinin özneleri, üzüntü duyulacak kişiler değil, komik ve acınası bir hal almaktalar. Burada olan da bir iktidar arzusu değil, bir arzu olarak iktidar mefhumunu hayatın içerisinde sürekli kılınmasıdır. En küçük ve dar ilişkilerden, en büyük ve geniş ilişkilere kadar gelişen bir arzu! İktidar zehirlenmesiyle hesaplaşmaya niyeti olmayan kesimlerin sistemi değiştireceğiz çıkışları da, anlık seçim ‘afalanmaları’ içerisinde gülünç kalmakta. Öyle ki bu kesimlerin siyaseti de ülkedeki bariz veya gizli yapısal iktidar ve tahakküm ilişkilerine dokunmadan, yaratılan ‘serbest alan’ içerisinde küçük küçük iktidar oyunları ile avunmaktan öteye geçmiyor.

***

Şimdi çok teferruata girmeden bir kaç noktanın altını çizmekte fayda var:

  • Merkez muhalefet açısından –özellikle CTP ve HP- önümüzdeki seçim sürecinin temel dayanaklarından biri uzunca bir süredir şekillendirdikleri ahlaki bağlamda şekillenecek. Nedir bu ahlaki bağlam? Aslında çok net, kötüler gidecek iyiler gelecek ve sorunlar bitecek! HP de, onun popülist söylemi ve siyasetinden rol çalan CTP de kötüleri, hırsızları, kötü yöneticileri ve gelecek hırsızlarını iktidardan kovduktan sonra, iyilerin, halkçıların, iyi yöneticilerin ve üreterek yok olmayacakların iktidarı ile sistemi değiştireceklerini ve iyi bir yönetim ile halkın iktidarını tesis edeceklerini söylemektedirler. Bunca yıldır bizi yöneten kötülerden iyilerin hesap sorması!* Klasik biz ve onlar ayrımı ile karşıtlık üzerinden söylem üretme. Böylece hiçbir toplumsal çelişkiye, tahakküm ilişkisine ve memleketteki gerçek iktidar ilişkilerine dokunmadan, siyaset tamamen ahlaki bir zemine kaydırılmaktadır. Aslında yapılan çok net: siyaseti, ahlakın bulanık sularında boğmak ve toplumu da o suya dalmaya çağırmak. Bu taktik aslında 21.yy popülizminin klasik taktiği olup HP’den sonra anlaşılan CTP’de de benimsenmiştir. CTP liderliği merkezde barınabilmenin yolunun popülizmin taktiklerinden faydalanmaktan geçtiğini kavramış bulunmakta anlaşılan. Fakat her iki kesimin de sunduğu ahlaki reçete yüzeysel olmakla beraber, aynı zamanda dönüştürücü bir potansiyel de barındırmamaktadır. Kendilerini iyi-temiz ve kurtarıcı olarak gösterenler ile aslında kötü-yozlaşmış ve gelecek hırsızı olarak ilan ettikleriyle aynı kültürel ve ideolojik bağlam içerisinde hareket etmekteler. Bu ahlaki perspektifin sunacağı şey en iyi ihtimalle sistemin alt üst edilmesi değil, restorasyonu olur. Dolayısıyla bu seçim aynı zamanda popülizmler seçimi olacak.

 

  • İkinci noktaya gelecek olursak, tabii bu ahlaki varoluşu sembolize edecek, onun söylemsel icracılığını yapacak ‘liderlere’ ihtiyaç var. Bu liderler de ‘hoca’ vasfıyla ortaya çıktı. CTP’nin Tufan hocası, HP’nin Kudret hocası ve son zamanlarda eskiye nazaran sık sık karşımıza çıkan TDP’nin Asım hocası! Yukarıda saydığımız ahlaki çerçevenin kendisine uygun bedenlerde somutlaşması herhalde kaçınılmazdı. Dolayısıyla ‘hoca’ figürü, ahlaki bağlamın bedenselleşeceği, iyi, temiz, bilgili, güvenilir ve lider vasıflar karşılamaktadır. ‘Hoca’lar sadece ahlaki söylemlerin somutlaştığı bedenler değil, aynı zamanda geleneksel siyasetin figürlerinden farklı olarak, elitist bir lider kültünün de yaratılmasını sağlamaktadır. Çünkü buzlukçudan, hayvancıya, köylüden, şehirliye kadar siyasal figürlerin tümü toplumdaki konumları anlamında güvenilirliği ve inandırıcılıklarını yitirmiş durumdalar. Bu yeni ‘hoca’ kültü ile ise siyasetçiye dair toplumda tükenen güven ve inanç duygularını yeniden canlandırmaya çalışılmaktadır. Dolayısıyla önümüzdeki seçimler sadece popülizmler yarışı değil aynı zamanda da ‘Hocalar’ yarışı olarak da siyaset tarihimize geçecek.

 

  • Daha fazla uzatmadan üçüncü ve son uğrağımıza da uğrayalım. Bu ahlaki ve hoca imajı arkasında kocaman bir yalan durmaktadır. Ya da daha farklı söylemek gerekirse, bir yalanı kocaman ahlaki kalıplar ve imajlar arkasına saklayarak muhafaza edebilirsiniz veya ettiğinizi sanırsınız. Bu durumda da yarattığınız tek şey sadece bir algı yönetimi veya manipülasyon olur. Toplumu, yanlış hayatı doğru yaşamaya çağırırsınız.  Halbuki yanlış hayat doğru yaşanmaz. kktc denen mekanizma bir yönetim mekanizması değil, yönetilememe mekanizmasıdır. Türkiye’nin tahakküm ilişkilerini, o ilişkilerin burada yarattığı kolonyal siyasal-kültürel açmazları ve merkez siyasetin çıkmaz sokaklarını hangi ahlaki söylem veya pratik örtebilir? Bu olağan üstü yapıyı ve süregiden olağan üstü hali, olağan olarak kabul etmemizin istenmesi hangi ahlaki kritere sığar? Veya bu yapının yönetimine talip olmanın bir yalanı pişirip tekrar önümüze koymaktan ne farkı var?

Tam da burada kktc’de siyasetin ne işlevi var sorusu ortaya çıkmaktadır. Aslında bir pazarlama kampanyasından da farksız olan tüketime açılan ‘yeni’ler çürümüş ve geleneksel siyasetin ana hattını farklı sözcükler ve imgelerle doldurmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Dolayısıyla da bu seçimler yeninin sahneye çıktığı değil, eskinin yeni yüzüyle sahnede arz-ı endam ettiği bir süreç olacak! İşte tam da burada mesele siyasete iyi, güzel ve erdemli bir yaşamı sağlama aracı olarak başvururken bunu aynı zamanda hakikatten koparmadan yapabilmektir. Hiçbir siyasal ve toplumsal oluş hakikate ve onun çizdiği sınırlara rağmen var olmaz. Bundan dolayı bu seçim aynı zamanda merkez tarafından siyasetin bir ahlak siyasetine batırılacağı bir seçim olacak.

Ama sadece bu kadarla da değil. kktc denen ilişkiler bütünü, bireylerden ve toplumsal ilişkilerden bağımsız ve onlara aşkın bir şeymiş gibi ‘iktidar olununca değiştirilecek’ bir yapı değildir. O aynı zamanda bire bir ilişkilerden tutun da toplumsal alışkanlıklar ve davranış kalıplarımıza kadar sirayet eden içsel bir olgudur da. “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” fakat toplumsal olarak o yanlış ile uyum içerisinde olduğunuz sürece de hakiki bir yaşamın yolunu bulamayacağız. Dolayısıyla iyi ‘hocalar’ ve ekipleri iktidara gelecek ve ‘biz sistemi değiştireceğiz’ demek en büyük yalandır. Sistemi değiştirmek için önce onunla mücadeleye girişecek potansiyelleri harekete geçirmek ve alternatifler inşa etmek gerekmektedir. Bu ülkenin yazgısı yozlaşma ve yönetilememe olan kurumlarını ve devletini aşacak potansiyellerle sistem değişir.

Bu yazıya getirilebilecek en haklı eleştiri, makro düzeyde bir yazı olması olabilir. Fakat makro ile mikro veya bütün ile parça arasına çizgi çekmek artık o kadar da anlamlı değil. Çünkü hepsi tek bir bedende iç içe geçmiş durumda. kktc dediğimizde sadece parlamentosu olan ve talimatları Türkiye’den alan bir yapı değil, bu yapıyı da içinde barındıran toplumsal-organik bir makineden bahsedilmelidir. İşte seçim mefhumunu ve mücadeleyi de bu bağlamda tekrar düşünmenin sırasıdır! Ya bu olağan dışı hali yönetirmiş gibi yaparak yalan hayatlarda seçim kılarsınız ya da seçimi sistemle bir hesaplaşma alanına çevirir, yeni, alternatif kurucu potansiyelleri geliştirerek-inşa ederek normalleşen bu sürekli kriz halini derinleştirmeye ve çıplak hale getirmeye çalışarak hakiki bir hayatın izini sürersiniz. Aslında mesele çok açık: Yolu bulmak için yoldan çıkmak lazım!

*Özellikle CTP geçmişiyle hesaplaşmak veya inandırıcı bir özeleştiri vermek yerine geçmişi unutturmak ve yeni bir geçmiş inşa etmek çabasında olduğu çok bariz. Sadece biz onlar karşıtlığında kurduğu söylem bile sadece 2-3 yıl öncesini hatırlayacak olursak (UBP ile koalisyon) ne kadar samimiyetsiz bir söylem olduğu anlaşılır. Dolayısıyla önümüzdeki süreç aynı zamanda hafızayı diri tutmanın ve hatırlamanın da önemiyle geçecek bir süreç olacak.

 

Bu yazı ilk olarak gaile dergisinde, 22.10.2017 tarihinde yayınlandı.

 

Advertisements

Adı konulmamış entegrasyon – Hasan Yıkıcı

Adı konulmamış entegrasyon – Hasan Yıkıcı

Türkiye Başbakan Yardımcısı Recep Aktağ geçtiğimiz günlerde kktcyi ziyaret etti. Akdağ’ın ziyaretleri, AK Parti KKTC temsilciliğinin açılması ve Türkiye seçmenlerin sayısını vermesi çeşitli tepkilere neden oldu. Fakat bence en fazla dikkat çeken nokta, Yapısal Dönüşüm Programı II. Gözden Geçirme Toplantısı’nda –ki buna neoliberal uyum programı da diyebilirisiniz- yaptığı konuşmada kullandığı dildi. Bilindiği gibi dil, zihin dünyamızdakileri ifade etme aracıdır. Fakat dilin işlevi sadece bundan ibaret değildir, dil ile ilişkileri şekillendiririz, anlamlar yaratırız, dil ile yeni dünyalar yaratırız, dil ile özgürleşir veya tahakküm bağlamlarını inşa ederiz.

Akdağ’ın basında da ön plana çıkan cümleleri şöyle: “Mesafe almışız ama çok daha hızlı ve etkin bir şekilde ilerlememiz gerekiyor”, “”Ortaya bir hedef koymuşsak, herkes görevlerini yapmak zorunda. Yapmayacaksak hedef koymamalıyız”, “Çok daha hızlı ve etkin olmalıyız”, “22 faaliyette ilerleme sağlamışız ancak 46 faaliyette henüz arzu edilen ilerlemeyi sağlayamamışız”, “Yapısal reform ve alt yapı yatırımları devam edecek. Ocak 2018’de yapılacak değerlendirmede çok daha iyi bir noktaya ulaşacağımıza inanıyorum. Suyun ulaşamadığı her yere ulaşmasını ve sulama projesinin tamamlanmasını önemsiyorum. Sağlık yatırımlarını ve hastaneleri önemsiyorum. Elektrik getirilmesini ziyadesiyle önemli görüyorum.”

Tüm bu cümlelerde doğrudan ifade edilen ve verilmek istenen mesajların dışında bir de dolaylı olarak ifade edilen ve doğrudan verilmek istenen mesajın çok daha ötesinde ve çok daha geniş anlamıyla başka bir mesaj daha vardır. Akdağ, oldukça naif bir kibirle figüranlarına hangi noktalarda başarılı olup olmadıklarını ifade ederken aynı zamanda kamuoyuna, esasta siyasal erkin kimin elinde olduğunu, bu memlekette esasen kimin sözünün geçtiğini de kayıtlara düşmekteydi.

Bir yandan da Akdağ, parlamentoya talip ve bu ülkeyi iyi yöneteceğine dair sözler veren siyasal odaklara, bu rejimin kırmızı çizgilerini, sınırlarını hatırlattı. İşte tam da bu bağlamda “biz iktidara geldiğimizde”, “üreten yok olmaz”, “iyi yöneticilerle iyi yönetim” vb. ile başlayan muhalefet serzenişleri yaşadığımız gerçekliğin üzerini örtemeyecek kadar basiretsiz kalmaktadır. Örneğin Birikim Özgür’ün geçen hafta Aysu Basri’nin programında “Türkiye’nin dayatması yoktur” demesi ile Halkın Partisi’nin “Türkiye ile eşit ilişkiler” söylemi, Akdağ’ın “Mesafe almışız ama çok daha hızlı ve etkin bir şekilde ilerlememiz gerekiyor” cümlesi veya “Yapısal reform ve alt yapı yatırımları devam edecek. Ocak 2018’de yapılacak değerlendirmede çok daha iyi bir noktaya ulaşacağımıza inanıyorum” beklentisi içinde eriyip gitmektedir.

Meclis açılıyor, herkes seçimlere odaklanmış durumda. Sırf sahte bir iktidarın koltuklarına oturmak için, hakikatin yadsınması veya o yokmuş gibi davranılması, ortaya konan siyasal hedef ve söylemlerin de ne kadar değişken ve duruma göre eğilip bükülebilir olduğunun bir göstergesidir. Eğilip bükülmelere, apolitik sloganlara, yeni bir ulus yaratma tahayyüllerine çokça rastlayacağız. Yalanlara, pişkinliklere, iki yüzlülüklere, sırf bir dönem daha milletvekilliği yapabilmek için hiç olmadık itici şirinliklere rastlayacağız.

Belirsizliğin belirgin olduğu, müesses nizamın sabit kaldığı ve onun önünde dizilenlerin de gülücükler dağıttığı bir döneme giriyoruz ki, sık sık konuşulmayanı konuşmaktan, yazılmayanı yazmaktan ve eylenmeyeni eğlemekten başka hiçbir şansızım yok!

Ada’nın kuzey yarısında adı konulmamış entegrasyon koşullarının olduğunu herkes biliyor. Türkiye kktcyi ne resmi anlamda kendisine entegre eder ne de kktcden elini ayağını çeker ve burada ‘bağımsız bir Türk Devleti’nin kuruluşunu ister! kktc Türkiye için uluslararası arenada ciddi bir koz, coğrafi anlamda ise kültürel, politik ve stratejik olarak ‘anlamlı’ bir periferidir. Türkiye’nin daha da ötesinde uluslararası güçler de burada kontrolsüz bir belirsizliği değil, kontrollü bir belirsizliği tercih ederler.

Fakat kimse bunu kamusal anlamda ifade etmiyor veya siyasetini-hedeflerini-strateji ve taktiklerini bu hakikat üzerinden şekillendirmiyor. Hakikatin bilinmemesi veya farkına varılmaması veya bu yönde bir çabasının olmaması siyasal olarak yanılsamalara, etik olarak da kötü bir yaşama yol açabilir. Fakat hakikatin farkında olunması ama sanki de o yokmuş gibi davranılması, yani sürekli olarak onu unutmaya ve unutturmaya dair bir çaba ise en basit ve hafif bir manayla, sefil bir varoluş biçimidir. Bize de sunulan bu sefillik içerisinde tercihlerde bulunarak, demokratik vazifemizi yerine getirmek, kendi kendimizi yönettiğimiz sanrısına kapılmak ve susmak! Siyasal, bireysel ve toplumsal konformizmlerle tatmin olmak!

Bu rejimin sınırlarını kendisine dert edinmeyen, kırmızı çizgilerde gezinmeyi ve o çizgileri aşındırmayı çabalamayan herhangi bir siyaset, ürettiğini zannederek yok olur veya evin önünü süpürürken yan kapıdan gelen kirlerle ne yapacağını düşünür. Her zaman Türkiye’nin gölgesinde, ezik bir siyaset üretir. Tahakküm ilişkileri ile baş etmeye çalışmaktansa, kendi küçük yalan dünyası ile baş etmeyi tercih eder. Küstahlık, bu yalanın kurtuluş yolu olduğunu söylemekte, basiretsizlik ise bu yalanın karşısına hakiki bir varoluş seti örememekte. Yani hep küstah hem basiretsiz. Küstah bir basiretsizlik bizi nereye kadar götürebilir ki?

Peki ne yapmak lazım? Bunun bir reçetesi yok, en azından bu satırların yazarında yok. Gerek sol siyaset gerekse de Kıbrıslı Türklerin geleceği açısından odaklanılabilecek noktaların bugüne kadar keşfedilmemiş veya keşfedildiyse de iktidarlar bağlamında şekillendirilmeye çalışılan içsel potansiyellerin yeniden keşfedilerek inşa edilmesi, öz yönetim odaklı yeni yaşam, paylaşım ve varoluş alanları yaratmak olabileceğini düşünebiliriz.* Bu da beraberinde bugüne dek sorun etmediğimiz bazı şeyleri artık sorun etmemizi gerekliliğini getirir, mesela ulus devlet gibi, mesela parlamentonun işlevi gibi veya siyasal ve kültürel konformizmimiz, temsili demokrasi ve geleneksel siyasal özneler gibi! Ayrıca sürekli marazi, şikayet eden ve hüzün üreten alışkanlıklarımızın yerine, böyle bir keşif coşku, sevinç ve motivasyon gibi yaratıcı güçleri de devreye sokacaktır.

Eğer adı konulmamış entegrasyona karşı mücadele edeceksek yeni bir paradigmaya ihtiyaç duyuyoruz demektir. Yeni bir paradigmayı de merkez ve geleneksel siyasetlerin alışkanlıklarıyla değil, kendi içkin potansiyellerimizi ve özgünlüklerimizi yeniden keşfederek yaratabiliriz.

 

*Mesela ülkenin en güçlü eğitim sendikalarından olan KTÖS, laiklik vurgusunu Dr. Küçük’ün mezarına çiçek bırakarak yapmakta. Fakat hiçbir şekilde din kursları olsun veya olmasın, belli aralıklarla-düzenli olarak alternatif özgür eğitim kolektifleri kurmak için çaba göstermez. Kendilerine solcu diyen belediyeler, küçük küçük iktidarlar ve imparatorluklar yaratmaktansa, halkın doğrudan kararlar üretebileceği ademi merkezi, katılımcı ve temsili demokrasiye alternatif olabilecek yatay halk meclisleri oluşturmak için veya ekolojik alanlar yaratmak için çaba harcamazlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dr. Küçük bizi kurtarır mı? – Hasan Yıkıcı

Dr. Küçük bizi kurtarır mı? – Hasan Yıkıcı

Siyasal ve pratik anlamda bir çıkmaza düştüğünüzde veya hareket etme, kitleleri ikna edebilme kabiliyetinizi yitirdiğinizi fark ettiğinizde çeşitli alternatifler, araçlar veya ifade kanalları yaratmaya çalışırsınız.

Bunlar öz eleştirel bir sürece girme, içe dönme gibi tercihler de olabilir, yeni bir söylem ve pratik geliştirme gibi yeni mücadele araçları yaratma çabası da.

Veya bunların her ikisi de denenebilir ve günün sonunda artık karşılığı olmayan ifadeler ve pratikler yerine bunların yeniden yaratılması sürecine girilebilir. Ve bunların dışında daha pek çok yöntem ve yol da izlenebilir. Fakat bunların en kötüsü -ve zaman zaman sizi gülünç, hedef kitlenizin gözünden düşürecek kadar da tehlikeli olabilecek- geçmişe dönüp oradan kendinize bir lider seçmek ve onu yeniden anlamlandırarak, bugünün sorunlarına cevap üretmesini ummaktır. Bu kötünün de ötesinde, politik ufuksuzluğun bir göstergesi, tarihin inkarı ve çoğu noktada da o tarihsel figürü günahlarından aklamayı doğurabilecek sonuçları getirir. Ne yazık ki KTÖS’ün Toplumsal Direniş başlatıyoruz diyerek, sayıları 50’yi bile bulmayan insanlarla Dr. Fazıl Küçük’ün anıt mezarında toplanması, son zamanlarda KTÖS yetkililerinin sık sık Dr. Küçük’ün laikliğinden vurgu yapması, bir yandan politik anlamda dar görüşlülüğün bir ifadesi fakat öte yandan da bir hareketin gelebileceği en aciz noktanın da göstergesidir.

Bir tarihsel figürü veya bir kişiyi iyi yönleri ve kötü yönleri olarak ayıramazsınız. Bugün Dr. Küçük’ün laik tarafını alıp, solcu düşmanı, işbirlikçi, ayrılıkçı ve anti-komünist tarafını görmezden gelmek demek, tarihsel olarak o figürü aklamak demektir. Hele hele bunu çözüm ve federasyon yanlısı bir sendika liderliği yapıyorsa, bunun politik sonuçları açıklanamaz olabilir.

Sol cenah çok iyi biliyor, Dr. Küçük de Denktaş da Kıbrıslı Türk liderliğinin iki temel ve güçlü figürü idi. Her ikisi de emperyalizmin ve Türkiye’nin kontrolünde, yönlendirilmesindeki figürlerdi. Ayrılıkçı, milliyetçi ve bu adanın birleşmesini istemeyen kişilerdi. Fakat daha da ötesi, Dr. Küçük de Denktaş gibi solcu düşmanı, anti-komünist çizgilerinden asla taviz vermeyen liderlerdi. Dr. Küçük’ün gazetesi, Halkın Sesi tüm işlevlerinin yanında aynı zamanda da komünistlere karşı örgütlenmiş bir mekanizmanın sadece bir parçasıydı. Dr. Küçük de Denktaş gibi Kıbrıslı Türkler içindeki solcuların yok edilmesi için elinden geleni yapmış, emperyalistlerin ve Türkiye yöneticilerinin sadık bir temsilcileriydi. Fakat bunlarla birlikte her iki isim de Kıbrıslı Türkler içerisinde bugünkü kktc zihniyetinin milli ve taksimci tohumlarını atan ve ömürleri yettiğince de büyüten kişilerdi. Yani sözün kısası bugünkü karabasan ve yaşadığımız ceberrut zamanlar, Denktaş kadar Dr. Küçük’ün emeklerinin de bir ürünüdür. Ve tabii onları himaye edenlerin de.

Türkiye’de CHP yıllardır Kemalist bir sevda ile siyasal islama karşı mücadele etmeye çalışıyor, en azından öyle sanıyor. Siyasal islamın karşısına mitleştirilen bir Atatürk yerleştirilerek başarı elde edeceklerini zannediyorlar. KTÖS’ün Dr. Küçük’ü yeniden keşfetmesi ve ona dair bir laiklik anlamı yüklemesi CHP’nin yıllardır ürettiği bu başarısızlığı anımsatmakta. Dr. Küçük, anti-komünist, işbirlikçi, ayrılıkçı, taksimci ve millici duruşu yanında aynı zamanda laik de biri olabilirdi. Açıkçası Denktaş da öyle biriydi. Halkın içinden, kitapçıya yürüyerek giden, fotoğraf makinesiyle çarşı pazar dolaşan bir insandı. Fakat tüm bunlar Denktaş’ı Kıbrıslı Türkler’in başına gelmiş en büyük kötülüklerden biri olduğu gerçeğini değiştirmez. Aynı şekilde Dr. Küçük’ün laik olması, bu kötülüklerin bir ucundan da onun tuttuğu gerçeğini değiştirmez.

Siyasal islama karşı, tarihteki figürlere yeni anlamlar yükleyerek, onları aklayarak veya mitleştirerek mücadele veremeyiz. Kaldı ki geleneksel laiklik kavramı da çoğu zaman ve haklı olarak elitist, yukardan dayatılan bir iktidar değeri olarak algılanmakta. Dr. Küçük’e sarılanacağına belki işe laikliği yeniden tanımlamaktan ve halkın gerçek, can yakan, gündelik hayatta yaşadığı sıkıntılarını örgütlemeye çalışarak başlanabilir. Aksi taktirde tarihi, tarih dışı bir okumanın kimseye faydası yoktur, tam tersi çok tehlikeli de sonuçları doğur.

Kıbrıs’ta yaşayanlar ne çektiyse kurtarıcılarından çekti. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulamadığımız sürece de çekmeye devam edeceğiz. Bizlerin eski-yeni veya eskiyi yenileyerek yaratacağımız kurtarıcılarımıza ihtiyacımız yok. Kurtarıcılarımızdan kurtulmaya ihtiyacımız var.

Şimdi sormak lazım, Dr. Küçük bizi kurtarır mı?

*Bu yazı ilk olarak 16.09.2017 tarihli Afrika gazetesinde yayınlandı.

Fotoğraf: TAK

 

 

 

 

 

Doğa, düşünce ve siyaset – Hasan Yıkıcı

Doğa, düşünce ve siyaset – Hasan Yıkıcı

Ülkemizde ekoloji temalı bir gazetenin çıkması, gerek bu alandaki yazılı ve kurumsal boşluğu doldurması gerekse de ekoloji-çevre hareketinin gündemini belirleme, tartışma ve alternatifler geliştirme noktasında anlamlı bir yeri dolduracaktır. En önemlisi böyle bir yayım ekoloji meseleleriyle ilgili sorunların, fikirlerin ve çözüm alternatiflerinin toplumsallaşmasına katkı sağlayabildiği ölçüde başarılı da olacaktır.

 

Sevgili Hasan Sarpten ‘Yeşil Bakış’ isimli bir gazete yayımlayacaklarını söyleyip katkı koyma teklifinde bulunduğunda, çok fazla düşünmeden kabul ettim. Çünkü uzunca bir süredir ekolojik sorunların hem gezegenimizin hem de ülkemizin en temel sorunlarından biri haline dönüştüğünü düşünmekteyim. Bugünün ve geleceğin sorumluluğunu sırtlanmak biraz da bu alanda yapılacak çalışmalara, atılacak adımlara ve verilecek mücadelelere katkı koymaktan geçmektedir. Umarım ‘Yeşil Bakış’ gazetesi de bu yönde ufuk açıcı ve ekoloji hareketinin potansiyelini geliştirici yayımlarla yeni bir soluk olur.

*

 

Uzunca bir süredir ekolojik krizden bahsediliyor. Bunun en bilindik göstergesi ise küresel ısınma veya bir diğer adıyla iklim değişikliğidir. Bunun yanında gıda ve su krizlerini, tarımsal alanların gittikçe yok olmasını, çölleşmeleri, kentsel yapılaşmalarla birlikte kentsel kirlenmeleri, deniz ve okyanuslardaki bio-çeşitliliğin azalmasını, ormanların yok edilmesini, artık sık sık rastlanan aşırı iklim olaylarını vs sayabiliriz. Kısacası gezegenimizin yaşanamaz ve yaşayamaz bir duruma sürüklenmesine ekolojik kriz diyoruz; buna ‘gezegensel kriz’ de diyebiliriz. Tüm bunların ekolojik kriz veya gezegensel kriz olarak tanımlanması, yaşananların bir birinden bağımsız sıradan ‘çevre’ olayları değil, gezegenin ve insanlığın geleceğini belirleyen birbiriyle bağlantılı olaylar olmasından kaynaklıdır. Kısacası uzunca bir süredir gezegenimiz, yaşadığımız ve yok ettiğimiz ekosistemimiz alarm vermektedir. Ekolojik kriz sadece deniz altında yaşayan hayvanların, kutup ayılarının ya da arıların türünü tehdit etmemektedir, bu kriz aynı zamanda insanlığı ama özellikle doğada kurduğumuz uyumsuz üretim ve tüketim ilişkilerini, yaşantılarımızı ve geleceğimizi de tehdit etmektedir.

 

Tam da bundan dolayı artık hem etik ve düşünsel, hem ekolojik hem de politik olarak taraf olmaktan çekinmeyeceğimiz yeni bir siyaset ve düzen inşa edilmesi gerekmektedir. Gelecekte var olup olmayacağımız veya daha hafifletilmiş bir versiyonuyla gelecekte nasıl varolup olamayacağımız şimdi bugünden kuracağımız etik-düşüncel ve politik bir dönüşüme ne kadar açık olup olmadığımız, bu değerlerle örülmüş yeni bir toplumsal yaşamı ve düzeni inşa edip edemeyeceğimizle de ilintilidir.

 

İşte bu zeminden hareketle cevaplarını kovalamamız gereken pek çok soru ortaya çıkar. Duyarlı ve ‘yeşil’ hayatlar sürmek ekolojik krizi giderir mi?, İnsan ile doğa arasındaki ilişki nasıl bir ilişkidir?, Bu ilişki biçimini değiştirmeden sistemi değiştirebilir miyiz veya sistemi değiştirmeden bu ilişki biçimini değiştirebilir miyiz?, Sistemi değiştirmeden ekolojik krizle mücadele edebilir miyiz?, Önüne ‘Yeşil’ sıfatı yapıştırılmış tüketim araçları ile ekoloji sorunlarıyla ne ölçüde baş edebiliriz?, Oldukça popüler olan yeşil teknolojiler, eko köyler ve organik gıdalar aslında hangi ihtiyaçlara cevap vermekte, neyin ‘sürdürülebilirliğine’ katkı sunmakta?, Gerçekte sürdürülebilirlik nedir?, Ekolojik bir kavram olan ‘kendine yeterlilik’ neden kullanılmamaktadır?, Kendine yeterlilik mi yoksa sürdürülebilirlik mi? İnsanın doğa üzerindeki tahakküm ilişkilerini dönüştürmeyi hedeflemeyen bir ekoloji mücadelesi başarılı olabilir mi?, Doğayı sadece bir tüketim ve sömürü aracı olarak gören ve o şekilde yaklaşan kapitalist sistemi değiştirmeyi önüne koymayan bir mücadele ne ölçüde başarılı olur?, Bireysel yaşantılarımızdaki tercihlerimiz ekolojik bir etik ile uyum içinde olmadığı sürece ekoloji mücadelesinde ne ölçüde samimiyiz?, Neden ekolojik bir toplum inşa etmek zorundayız ve bunu nasıl gerçekleştirebiliriz?, Ekolojik bir toplumun araçları ve kurumları neler olmalıdır?, Şu anki üretim ve tüketim ilişkileri ekolojiye nasıl etki ediyor?, Üretim ve tüketim ilişkileri nasıl olmalı?, Ekoloji sorunlarının çözümü hükümet değişiklikleriyle veya kısmı reformlarla mı yoksa kökten ve yapısal dönüşümlerle mi mümkün olur?, Ekolojik bir yaşam mümkün mü? Nasıl?…

 

*

 

Ve daha bir yığın sorunun cevabını bu satırlarda arayacağız. Bugün artık ekoloji dediğimizde sadece ekolojiden bahsetmiyoruz. Onu çevreleyen bireysel ve toplumsal, üretim ve tüketim ilişkilerini görmezden gelen bir çevrecilik veya ekoloji anlayışı ne bireyi, ne toplumu, ne de sistemi dönüştürme potansiyeline nail olamaz. Doğaya ve ekolojik krize yaklaşırken, buna, insanın insan üzerindeki, bir sınıfın bir diğer sınıf üzerindeki, erkeğin kadın, heteroseksüellerin LGBTİ bireyler üzerindeki, bir etnik grubun bir başka etnik grup üzerindeki tahakkümünün bir uzantısı olarak yaklaşmak en gerçekçi yaklaşım olacaktır. Dolayısıyla bu sayfalarda kendimize doğa, düşünce ve siyaset yani üç ekoloji bağlamında bir yol aramaya çalışacağız.

 

Bu yazı ilk olarak Yeşil Bakış gazetesinin ilk sayısında, 11.09.2017 tarihinde yayınlandı. 

 

 

 

 

 

 

Gerisi laf-ı güzaf – Hasan Yıkıcı

Gerisi laf-ı güzaf – Hasan Yıkıcı

Müzakerelerin çökmesinin ardından yaşananlar üzerine çok yazıldı, çok tartışmalar yapıldı. Hala da yapılmakta. “II. Cumhuriyete Doğru mu?” yazımızda müzakerelerin ardından yaşananlarla ilgili süreci değerlendirmeye çalışıp değişen, hatta yıkılan paradigmayı ve yeni zemini anlamaya çalıştık. Geçen süre zarfında bir yandan merkez siyasetteki kırılmaları ve konumlanmaları pekiştirirken diğer yandan da Kıbrıs sorununa dair bütünlüklü çözüm perspektifinin tuzla buz olmasının yanı sıra ‘federal çözüm’ modelinin sorgulandığı özellikle sağ cenahın manevra alanın da genişlediği ciddi bir zemin oluşu. Fakat öte yandan geleneksel çözüm ve barış güçlerinin basiretsizliğini ve değişen paradigmayı anlayamamadaki başarısını da gözlemlemekteyiz. Kimin dillendirdiğine bakmaksızın ortada çok ciddi bir olgu var, o da geleneksel solun federal çözüm modeli ve ona dayalı siyasal argümanların toplum tarafından bugüne kadar hiç olmadığı şekilde meşruluğunu kaybetmeye başlaması.* Bunu yazıyoruz diye pek çok arkadaşın sinir sistemine dokunmuş olabiliriz. Fakat bundan daha acısı kendi basiretsizliğimizin ve yanılgılarımızın halinden memnun kurbanı olmaktır.

Şimdi sıradan başlayalım…

 

Merkez siyasette derinleşen kırılma

 

Uzun süredir merkez siyasetin hareketli bir dönüşüm içinden geçtiğini ifade ediyoruz. Olaylara ve olgulara içinde bulunduğu konumdan bir adım geriye giderek, kuş bakışı bakabilen herkes bunu görüp anlayabilir.

UBP elinde bulundurduğu güç ile durumu idare etmeye çalışsa da gerek icraatları gerekse de kendi içindeki çatlaklarından dolayı sancıları daha da artacak gibi. DP Serdar Denktaş’ın bünyesinde cisimleşmiş bir isimden öteye geçecek durumda değil.

Özellikle sol olduğu iddiasındaki geleneksel merkez partiler ciddi bir düşüş yaşanmakta. Erhürman liderliğinde CTP biraz toparlasa da bir yandan içinde barındırdığı ilişkilerin aynılığı diğer yandan da Parti’nin geçmişi makus talihinin değişmez nefesi olarak ensesinden eksik olmamakta. TDP, TKP, BKP gibi partiler ise toplumda bir motivasyon yaratmadan çok uzakta. Öyle ki CTP de dahil söz konusu yapılar müzakerelerin çökmesi ve akabinde bu siyasal geleneklerin sırtlarını dayadıkları ‘bütünlüklü çözüm’ ‘federal çözüm’ ve ‘BM parametrelerinin’ ciddi bir şekilde meşruluk kaybına uğramasıyla ayrıca da bir darbe almış durumdalar. İşin acı tarafı bu yapılar sağ söylemlere veya Kıbrıslı Türk milliyetçiliği söylemlerine karşı yeni bir argüman geliştirme çabasında olmaması bir yana, hala 40 yıllık çözüm ve barış söylemlerini tekrar etmekten başka argüman da geliştiremiyor. Bunun adına en kısa manada basiretsizlik denir. Fakat doğa boşluk tanımaz.

Kurulduğundan beridir merkez siyasetteki çatlaklar, boşluklar ve zaaflar üzerinden manevralar yaparak gelişen ve ivme kazanan Halkın Partisi, Crans Montana çöküşünden sonra artık daha berrak hale gelen zeminde kendi siyasal bağlamı içerisinde başarılı çıkışlar yaparak ivmeyi yükseltti. Sadece ivmeyi yükseltmedi, ayrıca toplumsal kesimlerin daha da derinleşen huzursuzluğunu ve belirsizlik duygusunu da kendi bünyesine çekebilmeyi başarmakta. Süpürge edebiyatı her ne kadar derinlemesine tartışıldığında bir yere kadar götürülebilecek fakat bir yerden sonra da çıkmaza düşecek bir tercihse de, HP topluma somut ve ilk etapta inandırıcı olan açılımlar yaptı. Yani toplumun ihtiyacı olan şeyi gösterdi. Hem de kendi politik formasyonuna uygun bir şekilde. Toplumun bu yöne olan ilgisi ve dikkati net bir şekilde merkezde yer alan diğer yapıları panikletti. Fakat bu panik yenile yaşanmıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bugüne gittikçe kontrolsüz hale dönüşen bir panik söz konusu. Ve bu panikten ve hınçtan dolayı yaşananları anlamada da anlamlandırmada da merkez siyasetin sol tarafı başarısız oluyor. Siyasette kim alternatifler üretir ve onun üzerinden insanları harekete geçirebilirse o yol alır.

Bugün Kıbrıslı Türk milliyetçiliğinin tavan yaptığı, belirsizlikten ve kendi kendini inkardan başka bir şey üretmeyen bütünlüklü çözüm sürecinin çökmesiyle birlikte insanların bu noktada hassaslaştığı ve de artık somut çıkış yolları keşfetmek istediği bir dönemde bu zemin üzerinden yol gösterici olabilen yapılar yol alabilecek, artık kabul etseniz de etmeseniz de karşılığı gittikçe kaybolan söylemleri ağzında sakız etmiş siyasal yapılar değil.

Merkez siyasetteki dönüşüm ve devingenlik açık bir şekilde hız aldı. Önümüzdeki seçimler bu noktadaki dönüşümün önemli bir göstereni olacak. HP’nin ivme kazanması tüm geleneksel yapıları huzursuz etmeye devam edecek. Fakat acı olan merkez siyasetteki sol öznelerin bunca yıllık basiretsizliklerinin yarattığı huzursuzluktan huzur duymaya devam etmeleri. Yeni sağın, Kıbrıslı Türk milliyetçiliğinin alternatifi ortada, adına ister II. Cumhuriyet diyelim, ister kktcnin restorasyonu, bir şekilde var olan yapı yeniden şekillendirilecek. Peki ya sol ve barış güçlerinin alternatifi var mıdır?

 

Parça parça çözüme sahip çıkmak!

 

Parça parça çözümle ilgili olarak özellikle son zamanlarda yavaştan da olsa bir tartışma ve anlama süreci başlamış durumda. Henüz daha bu mesele doygunluğa gelecek kadar tartışılmış değil. Fakat tartışılmaya, yaygınlaştırılmaya ve sahiplenmeye değer bir zemini bizlere sunmakta. Ne yazık ki merkez sol gelenekler bu yöntemi tartışmaktan ve argümanlar geliştirmekten kaçınmakta. Fakat parça parça çözüm modeli tam da çöken paradigmanın lanetinden kurtulmak için yeni bir paradigmanın köşe taşlarını bizlere sunmakta. Eğer hedef olarak birleşik Kıbrıs’ı ufuk çizgisine yerleştirirsek parça parça çözüm modelinde hem atılan her adım kendi içinde özgün bir değere ve anlama sahip olur, hem de birleşik Kıbrıs hedefi doğrultusunda hakiki bir karşılığa denk gelir. Önemli olan noktanın güç ilişkileri ve bu modeli sahiplenme motivasyonu olduğunun altını çizmek lazım. HP ve Kıbrıslı Türk milliyetçisi odaklar bu modeli işbirlikleri odaklı bir süreç olarak şekillendirip günün sonunda iki ayrı devlete dayanan geleneksel sağ argüman olan konfederal çözüme de evriltebilir. Fakat aynı zamanda sol ve barış güçleri de bu süreçten kendilerini dışlama yerine birer özne olup parça parça çözümden birleşik federal bir Kıbrıs’a da gidebilir. Kısacası barış güçleri içine düştükleri krizi bir fırsat bilip paradigma değişiminde rol alabilirlerse gittikçe meşruluğu zedelenen federalizm meselesine de yeni anlamlar katabilecekler, yeniden tanımlayabileceklerdir. Zaten federalizm meselesi de, Kıbrıs sorununun çözüm modeli meselesi de, aynı zamanda adına garantörler dediğimiz güç odakları da baştan tanımlanmaz ve yeniden anlamlandırılmazsa bir arpa boyu yol alınamayacaktır. Akıncı’nın iki devlet rüyası, egemen nizam dışında kimsenin memnun kalmayacağı, herkes için kabus olabilecek ikinci bir cumhuriyet anlamına da gelebilir. Dolayısıyla işe parça parça çözüme sahip çıkmaktan ve onu şekillendirmekten başlanabilir. Aksi taktirde oturduğumuz yerden istediğimiz kadar ‘iki devlet olmaz’ diyelim, ‘bütünlüklü çözüm isterik’ diyelim, ‘federal Kıbrıs’tan başka alternatif yoktur’ diyelim sadece kendi kendimizi kandırmış oluruz. Yanılsamanın bir ucu kktc’yi yaşatmaksa diğer ucu da öznesi bile olmadığımız bir sürecin tribünlerinde “federal Kıbrıs isterik” diye tezahürat etmektir. Evet bir yanda süpürge bir yanılsama olabilir, ama diğer yanda tribünde oturup 40 yıllık sloganları tekrar ederek tezahürat etmek de bir yanılsamadır. Çünkü ikisinde de ipler bizim elimizde değil. Biz başkalarını elinde ipiz! Kendi kendimizin inkarıyız. Bütün mesele o ipi kopartabilmek işte! Gerisi laf-ı güzaf!

 

 

*Burada biraz daha açıklayıcı olmak gerek. Çözüm ve barış yanlısı merkez-geleneksel yapılar bu çöküşteki kendi paylarını kabullenmeli. Açıktır ki Türkiye’nin resmi politikaları doğrultusunda, garantörlüklerin devamı ısrarından bir sonuç gelmeyecektir. Bu anlamda merkez ‘solun’ TC dışişleri çizgisiyle yürüttüğü çözüm modeli çökmüştür. Annan Planı döneminden beridir de bu ilişki biçimini dönüştürmeye irade gösteremeyen yapılar bugünkü çöküşten sorumludur. Sağa ‘federalizm öldü’ zevkini tattıran yine merkez solun başarısızlığıdır. Federalizmin meşru olup olamaması veya inandırıcı bir seçenek olup olmamasının akıbeti, artık bundan sonra bu kavramı yöntemiyle birlikte yeniden tanımlamaktan, içini doldurmaktan ve garantörlerin-egemen elitlerin aşkın kuvvetinden kurtarıp bir deneyim olarak inandırıcı hale getirebildiğimize bağlıdır.

 

 

Öznel bir not: Bir süredir özellikle merkez siyasetteki dönüşümü yakından takip etmeye çalışıyorum. Yaklaşık 2 yıldır da CTP ve HP üzerine çeşitli yazılar yazdım. Hatta HP daha kurulmadan söz konusu siyasal hareketin eleştirisini yaptım, anlamaya, anlamlandırmaya çalıştım. Bana göre yazı yazmanın bir tarafı anlama çabası diğer tarafı da anlamlandırma ve yol-yön bulma gayreti. Özellikle Gaile’de yayınlanan ve iki makaleden oluşan ‘Yeni bir stratejiye doğru yazıları’ gibi! Fakat memlekette bu işlerin böyle olmadığını son iki yılda çok net idrak etti.

HP ile ilgili bazı yazıların ardından bana “Sen Kudret Özersay’ın adamı mısın?” diye sorularla, CTP ile ilgili bazı yazılarda ise “Sen gizli CTP’li misin?” gibi ithama kadar varan yargılarla karşılaştım. Bu duruma ilk başta çok şaşırdım ve dehşete düştüm. Sonra insanları bu yargılara iten nedenleri düşünmeye başladım. Özellikle siyasette her tavır, her rol bir güç kapmaca ve ben merkezlilik üzerinden şekilleniyor. ‘Ben’in dışında olan, gücün de dışındadır ve onun ya yok edilmesi ya da bir şekilde düşman bellenen ile damgalanması gerekmektedir. Kısacası buna iktidar zehirlenmesi deniliyor! Muhtemelen bu yazıdan da çeşitli yargılar ve ithamlar çıkartacak olanlar vardır. Varsın çıkartsınlar. Şükür ki UBP ile ilgili yazacak pek bir şey yok.

 

7.8.2017

 

 

 

II. Cumhuriyete Doğru Mu? – Hasan Yıkıcı

II. Cumhuriyete Doğru Mu? – Hasan Yıkıcı

Crans Montana süreci bittikten ve müzakereler yeniden çöktükten sonra, toplumdaki saflaşma eğilimi geçmiş 2-3 yıllık döneme göre daha da belirginleşmeye başladı. Tüm toz duman ve karşılıklı suçlamalarla şekillenen hınç kusma döneminin ardından siyasal alanda bütünlüklü çözümcüler- ana akım federal Kıbrıs savunucuları ile bu iş bitti kktc’yi düzeltmeye bakalım diyenler olarak iki net siyasal ve toplumsal kamp çok daha görünür oldu. Bu ikinci kesimi oluşturanlar sadece milliyetçi ve hamasi takımı değil, aynı zamanda son 2-3 yıldır yeni sağ ve Kıbrıslı Türk milliyetçileri ile sosyal demokrat kesimler de dahil olmuş durumda. Her iki kesim de birinden çok faklı olsa da ortak bir kesişim noktasında buluşuyorlar. Bütünlüklü çözüm vizyonu bu ülkedeki statükoyu besliyor, kimseyi bir yere vardıramıyor, günün sonunda aciz bırakıyor, her müzakere sürecinin ardından çözüme bu kez ulaşılacağını varsayıyor. kktc’yi devam ettirelim vizyonu ise kktc’ye normal bir devlet olarak yaklaşıyor ve onunla kurduğu ilişkinin de normal olabileceğini varsayıyor. İki varsayım da günün sonunda geleceksizlik ortak paydasında buluşuyor. Bu anlamda sadece çözümcülerin ifade ettiği gibi ‘kktc ile yolumuza devam ederiz’ tezi de kktc’cilerin ifade ettiği gibi ‘bütünlüklü çözüm ve ezberlenmiş federal Kıbrıs’  tezi de eşit oranda iflas etmiş, çökmüş ve Kıbrıslı Türk toplumunda artık bıktırtan bir kabus haline dönüşmüştür. Söz konusu iki kesimin savunucularının hınç, suçlama ve intikam alma güdüsüyle gerçekleştirdiği davranışlar ise ancak arafta kalmış bir topluluğun kendisini toplu bir şekilde nevrotik dışa vurumlarıdır. Peki bu iki iflas etmiş paradigmayı terk etmek ve yeni bir paradigma ortaya koymak mümkün mü? Şu an öyle bir eğilim gözükmüyor. Fakat konuşmamız gereken ve bunlardan kaçamayacağımız bazı meseleler var. Hoşumuza gitse de gitmese de!

Yeni KKTC’cilik ve Kıbrıslı Türk Milliyetçiliği

Müzakerelerin çökmesinin ardından yıllardır Kudret Özersay ve son bir yılda HP’nin dillendirdiği “evimizin önüne bakalım” siyaseti hızlı bir şekilde yeniden motivasyon ve ivme kazandı. Öyle ki bu söylem Mustafa Akıncı’da “KKTC olarak yolumuza devam ederiz” şeklinde zuhur ederken, bazı sosyal demokrat kesimlerde ‘artık normalleşme zamanıdır” şeklinde ifadeye dönüşmektedir. Bu ifadelerden gerçekten arzu edilen ve hedeflenen nedir, açıkçası muammadır. Bu söylemler ve bu vizyon bildiğimiz anlamda kktc varoldukça yaşama geçemeyecek, karşılık bulamayacak söylemlerdir. KKTC olarak yolumuza devam edemeyiz çünkü kktc denen şey zaten yolsuzluk ve çürüme üzerine kurulu bir yapıdır. Gündelik hayata ve sıkıntılara dair çeşitli girişimler ve formüller bulunabilir, belli ölçüde uygulanabilir ve belli oranda karşılık da görebilir, fakat kktc denen mekanizmada, kurumsallaşmış ve yoz ilişkiler içerisinde, Türkiye ile olan bağımlılık zemininde ancak dar alanda kısa paslaşmalar yapılabilir. Memurlarının Türkiye’den ödendiği, neredeyse (1-2si hariç) tüm belediyelerin TC Yardım Heyeti’ne göbekten bağımlı olduğu bir yapıda, bu ilişkilere dokunmadan ve bu ilişkilerden kurtulamadan ancak birbirimizi kandırıp günü kurtarabilir, Mete Hatay’ın dediği gibi araf siyasetine devam edebiliriz.

Fakat peki ya, tüm bu ifadelerin ardında kimsenin ifade edemediği bir giz barınmaktaysa? Aslında “KKTC ile yolumuza devam ederiz” derken bildik anlamda kktc’den değil de yeni bir cumhuriyetten bahsetmeye çalışıyorlarsa? 1980 Türkiye’deki faşist darbenin bir çocuğu olarak kurulan KKTC’nin artık miadını doldurduğu ve çürümeden başka bir şey üretmediği ortada. Türkiye’nin artık gerek sözde sol gerekse de milliyetçi ve geleneksel sağ siyasetlerle işbirliği yapmak istemediği de ortada. Diğer dönemlerden farklı olarak son 10 yıllık süreçte Kıbrıslı Türk milliyetçiliğinin serpilip geliştiği ve kendisine HP gibi yeni sağ bir oluşumda kurumsal ifade bulduğu bir dönemde egemen siyasette yeni bir paradigma inşa edildiğini görmemek için tamamen kör olmak lazım. Akıncı’nın “KKTC olarak yolumuza devam ederiz” cümlesi bildik anlamda UBP-DP tarzı bir kktccilik değil ama henüz tam olarak bilemediğimiz anlamda fakat sezebildiğimiz oranda HP ve Kudret Özersay tarzı, kuru bir milliyetçiliğin ve hamasetin değil, Kıbrıslı Türk milliyetçiliği ve politik anlamda popülizm ile şekillenecek olan yeni bir KKTC’ye, yeni bir cumhuriyete gönderme olarak okunması lazım. Sol muhalif özneler eğer hınç ve öfke duygularından biraz olsun sıyrılabilir ve görmek için bakarlarsa, bu değişen paradigmayı da fark edebileceklerdir. Bunun nasıl şekilleneceğini kestirebilmek güç. Fakat artık sonuna geldik, her şeyin yeniden dizayn edileceği bir dönemdeyiz.

Kayanın Altında Kalmak

Çözümden yana merkez partilerin ve öznelerin tümü de kayanın altında kalmıştır. Hangi kaya derseniz, Sisifos’un kayası! Bilindiği gibi Sisifos tanrılar tarafından bir kayayı dağın tepesine çıkartmakla cezalandırılmıştı. Fakat Sisifos kayayı dağın tepesine her çıkarışında kaya tekrar aşağıya yuvarlanıyordur. Ve Sisifos’un bu eylemi sonsuzca devam ediyordu. Ölümden beter ne var diye sorarsanız, tanrılar zamanında bunu bulmuş. Bundan da beterine örnek olarak bugün her halde bütünlüklü çözüm kayasının altında kalmalarına rağmen hala ısrarla bütünlüklü çözüm düşü gören kesimleri gösterebiliriz sanırım. Artık eskimiş ve çürümüş, bariz bir şekilde toplumdaki umutsuzluğu ve çıkışsızlığı besleyen bütünlüklü çözüm savunusu barışçıl ve çözümcü bir tez olmaktan çıkarak, artık kangrenleşmiş olan toplumsal ve siyasal ilişkileri yeniden üretmektedir. Bütünlüklü çözüm siyaseti insanlara çıkış değil çıkışsızlık göstermektedir. Fakat siyasetin esas işlevi insanlara zor zamanlarda çıkış yolu açabilmektir, çıkışsızlığa yuvarlamak değil! Bu gün bariz bir şekilde yeni sağ siyaset bu yolu kendi bağlamı içerisinde yarattı ve insanlarda motivasyon sağladı. Sol ise bu yeni bağlam içerisinde henüz konumlanmış değil, farkında bile değil belki de.  Çözüm siyaseti artık bütünlüklü çözüm naraları ardına sığınmak ve umutsuzluk üretmeden kopmalı ve parça parça çözüm yolunda somut, pratik örnekleri eylemleri hayata geçirmelidir. Bir şey olmuyorsa olmuyordur. Yerine yeni araçlar ve yeni mücadele yöntemleri konulamadığı sürece de kayanın ağırlığı altında ezilmeye devam edilecek. Fakat hayat akıp gidiyor! Egemenler yeni paradigmalar ve stratejiler inşa ederken, toplumsal muhalefet kendisine yeni yollar açabilecek mi yoksa izleyici koltuğuyla mı yetinecek göreceğiz.

Yeni Bir Zemine Taşınmak!

Çok net ifade etmek lazım, anlaşılmak kolay olmayabilir, anlatabilmek de öyle. Egemenlerin oluşturmaya çalıştığı yeni paradigma ve bağlam beraberinde yeni mücadele alanları ve zeminleri de oluşturacak. Bu alanlara kör kalmamalı ve oluşacak olan yeni süreçte sol anlamda özne olabilmenin yolları zorlanmalıdır. Bunun için de her şeyden önce ciddi bir üretim stratejisi gerekmektedir. Bu toplum üretemediği sürece istediği kadar evimizin önünü süpürelim, kendi kendimizi kandırmaktan öteye gidemeyeceğiz. Bu anlamda Türkiye ile olan ilişkilere dokunmayan bir üretim ve toplumsal yeniden inşa stratejisi sadece havanda su dövmek olacaktır. Yeni şekillenmekte olan egemenlerin paradigması bu ilişki biçimlerine dokunmak değil, tam tersi kktcnin artık örtemediği ve tahrip ettiği ilişkilerde bir yenilenme ve restorasyon yapacak.

Solun, özellikle de devrimci politikanın yeni bir paradigma ve mücadele zeminine, toplumsal yeniden inşa anlamında ihtiyacı vardır. Fakat bunu egemenlerin zihin dünyasındaki gibi değil, hali hazırda yaşadığımız ve kktc mekanizmaları ile üstü örtülen krizi, krizin süre giderliğini su yüzüne çıkartacak bir bağlamda yapmalı. Bu krizi normalleştirme adı altında muhafaza etmeye yönelik değil, hakiki bir yaşam için krizi derinleştirmeli ve çıplak hale getirmeli. Fakat bunu salt protesto anlamında değil, kurucu bir toplumsal yeniden inşa perspektifi ile yapmalı.

Fakat öte yandan barıştan ve çözümden de vazgeçmeden fakat geleneksel yöntemlere de saplanmadan bu yönde de yeni bir paradigma inşa etmeli, hayata geçirmeliyiz. Artık bütünlüklü çözümde ısrar etmek demek, siyasette yeni sağ ve Kıbrıslı Türk milliyetçiliğinin önünü açmak demektir. Sadece iç siyasete gömülmek de kafayı kuma gömmek demektir. İşte tam da bu iki çıkışsızlık noktasından yeni yollar keşfetmek ve sol-barış siyasetinin direksiyonunu umutsuzluktan umuda, bitkisel hayattan, hayatın tam içerisine kurmak gerekmektedir.

Egemenler ve siyasal elitler Kıbrıs sorununda bütünlüklü çözümün arkasına sığınarak çözümsüzlüğü, çözümsüzlüğün arkasına sığınarak da II. Cumhuriyeti inşa etme yolunda ilerliyorlar. Peki ya sol ve barış güçleri? Gittikçe çürüyen bir zeminde dar alanda kısa paslaşmalarla mı yetinecek, yoksa yeni bir toplumu, yeni bir düzeni kurmak için cesaret mi sergileyecek?

Milyonlarca kez gidiyorum karşılamaya – Hasan Yıkıcı

Milyonlarca kez gidiyorum karşılamaya – Hasan Yıkıcı

John Berger siyasal düş kırıklıklarının siyasal sabırsızlıklardan kaynaklandığını* yazar ve şöyle devam eder, “Siyasal olarak sabırsızsak, hayal kırıklığı uzakta değil. Mücadele her daimdir. Mücadelenin sonu yoktur.”

Eğer siyaset yapmayı ve mücadeleyi sadece sosyal medyadan en keskin ve öfkeli cümleler yazıp paylaşmak, sonra da Kıbrıs sorunu çözülmediğinde bunalıma girip karalar bağlamak olarak algılıyorsak, yukarıdaki alıntının hiçbir manası kalmaz. Kendisini mikro ve makro iktidar ilişkilerinde sürekli galip gelmek, güç kazanmak ve iktidara sahip olmak üzere konumlandıranlar için de mücadelenin daimiliğine dair her hangi bir anlam beklemek nafile. Çünkü ilkinin pasif bir nihilizme ikincisinin ise iktidar zehirlenmesine kadar yolu vardır. Ki ekseriyetle de öyledir. Arada rollerin karışması ise kaçınılmazdır. Fakat burada ortaklaşılan başka bir husus vardır. O da ufuksuzluk!

Yine John Berger’e başvuracak olursak, bu yılın başında kaybettiğimiz yazar Sanatla Direniş isimli kitabında şöyle demekte: “Öncelikle bir ufuk keşfetmek lazım. Bunun için de umudu tekrar bulmalıyız – yeni düzenin önümüze çıkarttığı ya da çıkartır gibi yaptığı bütün engellemelere rağmen.”**

Bu ufkun öncelikle rahatsız edici bir yanı olmalı. Sadece egemen iktidar ilişkilerini ve o ilişkiler içerisinde fink atan arkası boş maskeleri değil, aynı zamanda kendi gündelik yaşantılarımızı, kendi kendimize yarattığımız mikro iktidar ilişkilerini de sarsacak, dönüştürecek bir ufuk. Yeni bir yaşamın ufkunu keşfetmek, yoldan vazgeçmemekle olacak, deneyimlerle karşılaşmalardan kaçmadan, belki sıfır noktasına dönüp dönüp, yeniden başlayarak ama vazgeçmeyerek.

Milyonuncu kez karşılayarak, kişinin kendisini, deneyimini, en yeni başlangıcını, en eskisini unutmadan. Çükü yaşamak biraz da yeniden ve yeniden başlamaktır. Önceden bize verilmiş bir vicdanımız, bir bilincimiz veya varoluşumuz yoktur. Yaratılmamış uğraklar ve anlamlar vardır. James Joyce’un Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nde ifade ettiği gibi, “Ey yaşam, hoş geldin! Milyonuncu kez gidiyorum karşılamaya deneyimin gerçekliğini, ve dövmeye ruhumun örsünde soyumun yaratılmamış vicdanını.”

Bir dönem çürürken, yenisinin de henüz doğmadığı bir zamanda yaşıyoruz. Gramsci yaşadığı dönemde buna benzer bir cümle kurmuştu, Rollo May’in Yarama Cesareti isimli kitabının açılış cümlesi de aşağı yukarı böyle bir cümleydi. Gramsci’ye 1930’ların çöküşü, Rollo May’e ise 1970’lerin çöküşü bu cümleyi kurdurttu. Buna bir eşik veya geçiş dönemi de diyebiliriz. Belirsizliklerin hakim olduğu zamanlarda kötücül bir nihilizme de, anlamların içinin tek tek oyulduğu aciz bir karamsarlığa da varılabilir. Bunun adına ‘yaşama sevincinin yitimi’ diyebiliriz. Yaşama sevincini yitirmiş kişi, mücadele edemez duruma gelir.

Çağdaşımız John Berger ise umuttan ve ufuk keşfetmekten bahsediyor. Solun yeni kavramlara, yeni stratejilere ve yeni örgütlenme ve mücadele yöntemlerine ihtiyacı olduğu kesin. Dayanışma tam da bu ihtiyaçlardan kalkarak hareket eden fakat günün sonunda geleneksel tavır ve alışkanlıklarla büyük ölçüde yara alan bir hareket oldu. Son bir yıllık süreç olumlulukları olduğu kadar pek çok yanlış ve olumsuzlukla da öğretici ve ders çıkarıcı bir deneyimler bütünü oldu. Solun sadece sınıf mücadelesi, kimlik politikaları veya iktidar ilişkileri bağlamında değil, aynı zamanda ontolojik-varoluşsal olarak da yüzleşmesi ve aşması gereken bir yığın sorunu olduğunu gözlemledik. Dayanışma bir yıla aşkın bir süreyi geride bırakırken, aynı zamanda değişip dönüşmeye de devam ediyor. Kendi yolumuzu yeniden bularak. Sarter Sinekler kitabında hayatın umutsuzluğun öbür yanında başladığını yazar.

Berger’in bahsettiği umuda sıkı sıkı sarılırken ama aynı zamanda Terry Eagleton’ın da altını çizdiği umudun iyimserlik göstergesi değil tam da şu anın, yaşadığımız dönemim karamsarlığı ve kötümserliği içerisinden konuşabilmek olduğunun idrakına vararak. Sadece geleceğin ‘iyimser’ tasvirine dayanıp bugünden ve şu andan uzaklaşarak değil, şu anın karamsarlığında söz ve eylem üreterek.

Hem tregatya hem komedya üreten hayatlar yaşıyoruz. Ne kendimizi ne de sahip olduğumuzu sandığımız şeyleri çok büyütmemeliyiz. Toplumsal makinenin birer parçalarıyız. Her iş gününe o makinenin tamamlayıcıları olarak uyanıyoruz. Her tatil gününe ise bakım ünitesinde uyanıyoruz. “Ben Daniel Blake” isimli Ken Loach filminde haksız yere işsiz kalan Daniel Blake isimli işçi, sistemin tüm alçaklıklarına karşı kendi öz saygısını ve benliğini yitirmeden yaşamak için mücadele eder. John Berger, Prag’da 1969 baharında katıldığı bir konuşmada, pek çok kişinin Batı Avrupa’daki deneyimlerden söz ettikten sonra, söz alan Praglı bir öğrencinin konuşmasından ne kadar çok etkilendiğini anlattığı İstanbul’dan Gelen Telefon isimli kitabında, öğrencinin söylediklerini şöyle aktarıyor: “Buraya kadar geldiğiniz için hepinize teşekkür ederiz. Ancak derin bir uykudasınız. Size iyi uykular diliyoruz. Bize gelince, bizim meselemiz önümüzdeki 24 saati azami özsaygı ve haysiyetle ve asgari tavizle yaşamayı becermek. Bizim tek derdimiz özsaygımız, haysiyetimizi yitirmeden yaşamak.” Berger daha sonra yazdığı her şeyin bu sözlerle bağlantılı olduğunu söyleyerek ne kadar etkilendiğini ifade eder.

Özsaygı, haysiyet, asgari taviz…

*

Kimsenin oynamadığı, herkesin seyrettiği ve sadece söylendiği bir oyun. İçi boş imajlar, bedensiz giysiler ve anlamı kaybedilmiş kavramlar. Bellek diye bir şey neredeyse kalmadı. İktidarın dili, iktidarın hafızası, iktidarın kültürü tüm alışkanlıklarımızı belirlemekte. Yeni bir hayat mücadelesi, bir ufuk keşfetmek için önce kendimizden vazgeçmeliyiz.

John Berger’i çok andık, bir kez daha analım: “Gizli bir yetimler ittifakı öneririm. Birbirimize göz kırparız. Hiyerarşiyi reddederiz. Her türlü hiyerarşiyi. Dünyanın pisliğini olduğu gibi kabullenir, buna rağmen nasıl hayatta kaldığımıza dair hikayeleri paylaşırız. Münasebetsiziz biz, kopuğuz. Evrendeki yıldızların yarısından fazlası hiçbir takım yıldıza ait olmayan yetim yıldızlardır. Takımyıldızlarının hepsinden daha fazla ışık verirler.”****

Berger’in önerisine var mısınız?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

*İstanbul’dan Gelen Telefon – Metis

** Sanatla Direniş – Metis

**** Hoşbeş – Metis