Güvencesizler

Güvencesizler

 

Bir grup özel banka çalışanı. Neredeyse her biri farklı farklı bölümlerden mezun oldu. Hepsinin yolu bir bankada keşişti. Sorsan kimsesinin hayali bankacı olmak değildi. Zaten onlara ‘hayalleriniz nedir’ diye de soran olmadı. Bir gün kamu sınavına girmek istediler. Daha düşük maaşa fakat güvenceli çalışmak istediler. Ertesi gün işten atıldılar. Çünkü güvencesizdiler…

 

*

 

Özel bir üniversitede çalışan işçiler. Kimisi tuvaletleri temizliyor, kimisi bahçeye bakım yapıyor, kimisi çöpleri topluyor… Düşük ücrete uzun süre çalışıyorlar. Sendikalı olmak istiyorlar, bir sendika çağırıyorlar. Üniversite patronu sendikacıların karşısına başka bir iş yerinden getirdiği sopalı insanlarla çıkıyor. Yasalar mı daha güçlü, eli sopalı kabadayılar mı? Üniversite işçileri sendikalaşamadı, zamanla hepsi işten atıldı, herkes bağırıp çağırdı ve günün sonunda kabadayılar galip geldi!

 

*

 

Özel sektörde çalışan bir kadın. Günde, genellikle 8 saatten fazla, ek mesai almadan çalıştırılıyor. Sendikasız… Güvencesiz… Sosyal haklardan mahrum… Kadın bir gün hamile kalıyor. Hayaller kuruyor, mutlu oluyor, mutluluğunu paylaşıyor, hayallerini büyütüyor… Hayatı doyasıya içine çekiyor, içinde bir hayat yeşeriyor. Yine işe gittiği bir gün, masasında bir zarf buluyor. “İşinize son verildi!” Gerekçe kadının hamile olmasıydı.

 

*

 

Akademide stajer, yarı zamanlı bir öğretim görevlisi. İdealleri var, hedefleri var, okuyacağı kitaplar, araştıracağı konular, hazırlayacağı makaleler var… Hepsi hayalleri arasında var… Derse giriyor, üniversite içi yazışmaları yapıyor, götür-getir işleri yapıyor, müfredatın bitmek bilemeyen talimatlarını yerine getiriyor, öğrencilerle ilgileniyor… Dersler bitiyor, mesai bitiyor, onun işleri bitmiyor… Çalışma saatleri esnedikçe esniyor, masa başında yorgunluktan esniyor… Düşük bir ücrete, yüksek sömürülü akademik bir hayata adım atıyor.

 

*

 

Bangladeş’ten Kıbrıs’ın kuzeyine fırlatılmış bir göçmen. “Orada çok iş var” deyip 4 bin pound’unu el aldılar. Kıbrıs’a geldiğinde, ne onunla temasta olan insanları bulabildi, ne de kendisine söz verildiği gibi bir iş. Geriye dolandırılmışlığı ve inşaattan inşaata iş değiştirmişliği kaldı. Bir de çalınıp giden yok hayatı…

 

*

 

Tarihin en eski mesleğini icra etmek için geldi. Arkasında neler bıraktı da geldi, kimse bilmiyor; arkadaşları bilmiyor, bakıştığı insanlar bilmiyor, seviştiği insanlar bilmiyor… Konuşamıyor, konuşsa deprem olacak, bir enkaz gibi yaşamının altında kalacak, kendisine ait olmayan yaşamının… Bir seks işçisi, adı yok, bedeni var. Bedenin içinde kaybolmuş bir kimlik. Sesi yok, gözlerinin içinde susturulmuş bir umutsuzluk. Bir seks işçisi, belki de kölesi demek daha doğru… En günahsızlarımızdan daha anlamlı bakıyor hayata…

 

*

 

 

İnönü Meydanı’nın karanlık arka sokaklarında bir daire. 3 oda 1 salon… Yumurtaların ve sigaraların tek tek satıldığı, gece mesai bitiminin ardından kalabalıklaşan sokaklarda bir daire. Dairenin içinde 40’a yakın işçi. Hepsi hayatlarını başka bir coğrafyada dondurmuş, burada ise öldürmüş göçmenler. Dairenin içinde 40 yakın işçinin iç içe geçen ter kokusu, ayak kokusu, birazdan bakkaldan adet adet aldıkları yumurtalar ile değişecek olan nefes kokusu… 40’a yakın işçi bir dairede, gidecek bir yerleri yoktu, kendilerine bile sığınamıyorlardı… Hayallerini örtünüp uykuya daldılar, gün bir kabus gibi ağaracak birazdan.

 

*

 

 

İnşaatın en üst katında, yerden metrelerce yükseklikte, hiçbir işçi güvenliği ve koruması olmaksızın, inşaat iskelesinin üzerinde çalışan bir işçi… Geçtiğimiz yıl onun gibi 13 kişi ölmüştü. Devlet, işveren, yasa koyucular, yasa denetleyiciler… Hepsi biliyor ama kimse görmüyor. Her gün bir inşaat yükseliyor ve biraz daha körleşiyorlar!

 

*

 

Ve gökte bir kuş; mavilikler, ovalar ve dağlar boyunca uçuyor. Ağaç dallarına konuyor, su başlarında soluklanıyor… Etrafındaki kuşlarla ötüşüyor, harmonik bir senfoni çıkartıyorlar ortaya… Az sonra kendisine isabet edecek olan ve bedeninin parçalayacak mermiden habersiz, az sonra diğer kuşlarla yarattıkları müziğin yerini barut kokulu bir gümbürtünün alacağından habersiz… Sonra sessizlik, köpek havlamaları ve içine bir canlıyı öldürmekten haz alan iğrenç bir duygu sirayet etmiş kahkaha sesi…

Kuşun da diğer insanlardan farkı yoktu. Onun da şarkısı kesilmiş, yaşamasına izin verilmemişti.

Çünkü o da güvencesizdi.

 

*

 

Çünkü artık hepimiz güvencesiziz… Ve bizim için yazılan hikayelerde kaybolmak değil, kendi hikayelerimizi yazma vaktidir artık.

 

Kaybettik – Hasan Yıkıcı

Kaybettik – Hasan Yıkıcı

Evet kaybettik… Mağdur edebiyatı veya klasik halk ve kazanacağız güzellemesi yapmayacağım.

Çok net bir şekilde Kıbrıslı Türkler olarak kaybettik!

Ekonomik olarak, siyasal olarak, toplumsal bir varlık olarak.

Üretebildik mi?

Yönetebildik mi?

Kurumsallaşabildik mi?

Evet bunların hepsi elimizden alındı,

Evet üretimden kopartıldık,

Yönetmemiz istenmedi,

Kıbrıslı Türk varlığının kurumsallaşması her zaman engellendi…

Peki bu kadar mı?

Hayır.

Bizler tüm bunların mücadelesini verirken,

“Bu memleket bizim biz yöneteceğiz” derken başarılı olduk mu?

Hayır!

Yönetemedik…

Üretemedik…

Kurumsallaşamadık…

Kaybettik mi?

Evet! Kaybettik…

Bunu kabullenmeden toplumsal muhalefet olarak bir adım atamayacağımız gibi, nostalji ve marazi bir kültürden başka da bir şey üretemeyeceğiz…

Kaybettik, suyun CTP-DP tarafından özelleştirilmesi ve elektriğin de UBP-DP tarafından resmen Türkiye’ye devredilmesi, Kıbrıslı Türklerin kaybetme sürecinin doruk noktalarını oluşturmakta…

Sanayi Holding, PEYAK, KTHY, Ercan…

Hepsinin kaybettik…

Oy verip seçtiğimiz ve meclise gönderdiğimiz siyasiler hiç bizden biri oldu mu?

Veya daha net sormak gerekirse, Meclis hiç bizim meclisimiz oldu mu?

Her zaman bir gelecekten bahsedildi… Gelecek tacirliği üzerinden beklentiler ve arzular yaratıldı…

Gerçekten hiç bize ait bir gelecek oldu mu?

Dün, bugün, yarın…

Zamanı biz yönetebildik mi?

Yoksa zamanda varolması istenmeyen insan topluluğu muyduk?

Geleceğe dair kaygılarımız varsa,

kabullenelim,

Kaybettik!

Ve şimdi her şeyi baştan konuşma zamanı!

*

On yıllardan beridir entegrasyon meselesi tartışılmakta…

Türkiye’ye entegrasyon…

Kıbrıs’ın kuzeyinin geleceği için bir seçenek olur muydu olmaz mıydı?

Açıktan savunan birini bulmak zor…

Neredeyse herkes karşı…

Herkesi bırakıp hayata bakalım…

Kimse kimseyi kandırmaya çalışmasın…

Çok net bir şekilde yaşadığımız gerçekliğin adı entegrasyondur!

Doğrudan siyasal bir entegrasyon değil,

Kültürel, toplumsal, ekonomik ve yönetsel bir entegrasyon…

Özellikle son 5 yıllık süreçte çeşitli araçlar vasıtasıyla da bu entegrasyon süreci kurumsallaştırılıyor.

Kamudaki dönüşüm…

Ekonomik alandaki özelleştirmeler…

Yönetimsel alandaki kadro değişiklikleri…

Yeni üniversiteler ve okullar…

Batırılan ve elden çıkartılan kurumlar…

Ama en önemlisi de su ve elektrikteki özelleştirme süreçleri…

Ve telefondaki bizi bekleyen süreç…

Maddi bağımlılık ve seçilmişlerin biat geleneğinden bahsetmiyorum bile…

Tüm bunlar tek bir şeye işaret etmekte…

Yaşam ağlarının Türkiye’ye entegrasyonu!

*

AKP’nin Türkiye’deki rejimi dönüştürmedeki en önemli özelliği, stratejisi oldu…

Birden bire, kutsal bir anda vücut bulmuş bir sistem dönüşümü değil…

Zamana yayılmış, hegemonyasını yaygınlaştıran, ekonomik, kültürel ve siyasal sermayesinin üzerine koyarak kurumsallaşan bir dönüşümdü AKP’nin…

Buna benzer bir süreç de Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşanmakta…

Teker teker kurumlar ya yok ediliyor ya işlevsizleştiriliyor ya da doğrudan özelleştirilerek Türkiye sermayesine devrediliyor…

Eğitim alanında derinden direne fakat yaygınlaşarak devam eden bir dönüşüm söz konusu… Dün ‘ha kuran kursu ha tenis kursu’ diyenler bugün yaşadığımız ve gözle görülür hale gelen değişimlerin yol açıcısıdır…

Kurumlar alanında yaşanan süreç ise Kıbrıslı Türkler’in varlığını yok etmenin ve iradesiz kılmanın bir başka örneğini teşkil etmekte… Su, elektrik veya telefon alanındaki özelleştirme süreçleri, aynı zamanda yönetim mekanizmalarından Kıbrıslı Türkler’in kurumsal varlığını da yok etme sürecidir…

*

Bu birbiriyle kesişen süreçlerin tek bir anlamı var…

Entegrasyon!

Yarın bir çözüm olsa dahi kurumlarından azat edilmiş, hiçbir kurumsal varlığa dayanmayan bir halk olarak çözümün bir parçası olacağız!

Çözüm olsa bile Türkiye’nin çok tartışılan garantörlüğünden de öte, sermayesi ile, uluslararası anlaşmalardan kaynaklı yönetimsel mekanizmalardaki varlığı ile temel stratejik noktalarda garantörlüğü de aşan önemde varlığını sürdürecektir.

Bugün yaşanan tüm özelleştirme ve ‘uluslara arası anlaşmalar’ adı altındaki dayatmalar da aslında çözümden sonrası için Türkiye’nin yaptığı stratejik bir yatırımdır…

*

Ve Kıbrıslı Türkler…

Bu oyunun kaybedeni, hatta oyun dışı figürü olarak sadece seyirci mi olacak?

Kaybettiğimizi kabullenmek, köşeye çekilip kadere razı olmak anlamına gelmemeli…

Evet kaybettik… Fakat şimdi yeni bir mücadeleye başlama zamanıdır…

Çözüm ve barış mücadelesini de kapsayacak, adalet, eşitlik ve emek ekseninde kurumlarımızı yeniden kazanma ve hatta öz yönetim kurumları inşa etmeye yönelik bir mücadele!

Bu mücadeleyi, mevcut, bu sistemin kendisini yeniden üretmesinde payı olan, bugüne kadar yaratılan yapıdan hesap sormak şöyle dursun, küçük iktidar kavgaları ile kendisini tüketen, kktc ile birlikte çürüyen siyasal öznelerin veremeyeceği aşikardır.

Bir dönem kapandı…

Artık başka bir dönem açılıyor…

Yeni mücadelelerin, yeni öznelerin filizlenme zamanıdır!

Yeni Bir Stratejiye Doğru (2) – Hasan Yıkıcı

Yeni Bir Stratejiye Doğru (2) – Hasan Yıkıcı

Solun toplumsal bir projesi ve stratejisi olmaksızın ne kendisini, ne de yeni bir toplumsal düzeni var edemeyeceği tartışma götürmez bir gerçektir. Kıbrıslı Türkler söz konusu olduğunda ise bu sadece eşitlikçi, özgürlükçü ve sosyal adalete dayalı bir gaye değil, aynı zamanda toplumsal olarak özne olabilmekle de bağlantılı yaşamsal bir ihtiyaçtır. Kıbrıslı Türkler’in varoluş mücadelesi ile eşitlikçi, özgürlükçü ve sosyal adalete dayalı bir toplumsal düzen yaratımı mücadelesi birbirinin içine geçmiş, birbirini tamamlayan ve bütünleştiren bir zemini oluşturmaktadır.

Bundan dolayı yeni bir strateji sol açısından geçtiğimiz haftaki yazıda bahsettiğimiz geleneksel siyasal öznelerden ve söylemlerden kopuşla beraber hayat ile politikayı yeniden kaynaştıran, yeni/yeniden bir özneleşme sürecini de barındıracaktır. Bu da, gerek iktidar mekanizmaları ile gerekse de hayat süreçleri ile geleneksel ilişkilerin dışında yeni ilişkiler kuracak, araçları, kurumları ve yeni kolektif siyasal organizasyonların ihtiyacını getirmektedir. Artık tartışılması gereken solun bugüne dek programlaştırıp hayata uygulamaya cüret edemediği en temel alternetif sosyal politikaların ve potansiyellerin, kurucu sol bir strateji etrafında inşa etmek ve hayatın birer parçası haline getirebilmektir.

Buradaki gaile, bir reçete oluşturmak değil, soldan, kurucu bir hayat siyasetinin temel dayanak noktalarını keşfedebilmeye yönelik bir arayıştır. En iyi, en güzel ve en yeni bir stratejiye sahip olsa dahi, sol inşa edemediği sürece, toplumsal yalıtılmışlığı, söylemleri, sloganları, hazır cevap kalıpları ve çaresizliği altında ezilip ezilip kendi kendisini değersizleştirecektir. Yüksek siyasetin içine gömülmüş bir sol değil, yaşam süreçlerinin inşa edici gücü olarak sosyal bir sol için adımlar atmalıyız.

Sınırları aşmak
Parlamentarizmi merkezine alan, temel gayesi verili iktidar mekanizmalarında pozisyon kazanmak, yüksek siyaset yapmak ve sınırlarını ekonomik-sosyal ve yönetsel iktidarın sınırları ile belirleyen bir solun, ne kendisi için, ne de toplumsal fayda için ciddi bir getirisi olacaktır.

Daha da önemlisi, bu zemindeki siyasetin yukarda bahsedilen inşa sürecini de sırtlanacak potansiyele sahip olamayacağıdır.

Bu anlamda merkez sol veya sosyal demokrat olduğunu iddia eden CTP veya TDP gibi partiler ne bu kurucu potansiyele ve ufka sahiptir, ne de gerçekten öyle bir dertleri var mı yok mu bilinmemektedir.

Geçmiş deneyimlerin hepsi bize göstermiştir ki, parlamenter siyaset-iktidar ve sol üçgeninde sol özneler her zaman dönüştüren değil dönüşen, kurabilen değil yeniden kurulan ve en önemlisi inşa edebilen değil, yıkıma uğrayan olmuştur. Kaldı ki, eğer yukarıda ve geçen haftaki yazıda çizmiş olduğumuz kurucu ve inşa edici siyasal bir stratejiye sahip olunsaydı ve hali hazırda dayanak noktaları toplumsal ve sosyal inşa odakları olsaydı bugün bu partilerin durumu en azından böyle olmayabilirdi.

Merkez/parlamenter partiler içerisinde yaşanan mikro ölçekli iktidar kavgaları da makro ölçekte yaşanan yapısal dönüşümlerinin birer göstergesidir. Bu yapılara hayat veren harç, yeni bir toplumsal düzem kurma arzusu ve siyasal ufku değil, en küçüğünden en büyüğüne kadar iktidar kademelerinde pozisyon kapma motivasyonundan oluşmaktadır. Bundan dolayı örneğin CTP gibi bir partinin başına siyasal ufku geniş, iyi veya temiz birinin gelmesinin o partiyi kurtaracağına inanmak, sıvı çamurdan çiçek bahçesi yapılabileceğine inanmakla eş değerdir. Veya solda alternatif gibi sunulmaya çalışılan TDP gibi bir partinin, CTP içinde yaşadıklarından farksız süreçlerle gündeme gelmesi de aslında merkezde duran partilerin ne kadar da siyasal kültür anlamında birbirlerinin kopyası olduğunu göstermektedir.

Arızalı bir makinenin iktidarını ele geçirmeye yönelik bir siyaset beraberinde bununla ilişkili bir siyasi kültür ve alışkanlıkları da getirdiği, daha da getireceği çok nettir. CTP’de veya TDP’de yaşananlar, arızalı bir makine ile kurulan ilişkinin sonunda siyasetin de arızalaşması gibi siyasal kültürün ve alışkanlıkların da arızalı bir hale gelmesidir.

Bugün bu partilerle ilgili konuşulan şey siyasal programları veya stratejileri değil, kimin hangi makama sahip olacağı veya kimin kimi nasıl ‘yemek’ istediğidir, yani siyasi kültürün yansımaları! Kısacası arenada solcular ve liberaller, iyi sosyal demokratlar ve kötü sosyal demokratlar yoktur. Arenada iktidara ve iktidarın gücüne aşık olmuşların, statü kaygısı taşıyanların kavgası vardır.

Bu kavgaların kazananı olmamıştır, olmayacaktır da. Bu kavgaların tek olumlu ve toplumsal anlamda hayırlı yanı tarihsel bir sürece ivme katmaları, yani merkez siyasal öznelerin yıkımını hızlandırmalarıdır. Bundan dolayı solda olduğunu iddia eden merkez partilerin kendi sınırlarını, iktidarın sınırlarını aşabileceği ve alternatif haline gelebileceği oldukça şüpheli olmanın ötesinde, inandırıcı ve gerçekçi de değildir.

Sadece kendi içlerindeki veya ülke içindeki iktidar kavgalarından ve bu kavgalar içerisinde kaybettikleri siyasal meşruluklarından dolayı değil, aynı zamanda küresel bir eğilim olarak da merkez partilerin gerek yaşam süreçleri ile gerekse de neoliberalizm karşısında takındıkları ikircikli tutumun yansımalarından dolayı da alternatif olabilecekleri söylemi inandırıcı ve gerçekçi değildir.

Mesele merkez partilerdeki liderlik sorunu değil, bu partilerin gerek kadrolarıyla gerekse de yapısal yönleri ile tarihsel süreç içerisinde evrildikleri noktanın günün ihtiyaçlarına cevap ve alternatif üretebilecek, kurucu bir siyaseti inşa edebilecek bir noktada olmaması meseledir. Bu partiler için sorun liderlik değil yapısaldır!

Sol ve sol değerler adına bu partilere umut bağlamak veya yüksek beklentiler geliştirmek, yeni hayal kırıklıkları ve çöküntüler örgütlemekten başka bir şey değildir. Gerek reddediyoruz süreci, gerek Girne İnisiyatifi örneği gerekse de buna benzer hak mücadeleleri örnekleri, ister radikal olsun isterse de merkez olsun siyasal partilerin pozisyonlarına dair net bir tablo ortaya koymaktadır. Siyasal partiler yaşama dair sorunlara ve mücadelelere dahil olamayan, toplum ile arasındaki mesafe gittikçe açılan, yalıtılmış ve iktidar mantığı ile sterilleşmiş, sosyal meselelere sonradan dahil olmaya çalışan ve onlara katkı koyamayan yapılar haline gelmiştir.

Artık geçmişi ve nostaljileri tekrar tekrar üretme kolaylığına kapılmak değil, uzun vadeli ve kalıcı bir inşa sürecini örme zamanıdır.

 

İnşa etmek!

Yeni bir sol siyaset ihtimali, hayat ile politika arasına set örmeyecek, tam tersi hayat ile politikanın dinamik bir ilişki içerisinde olduğunu içselleştirmiş, bu yönde potansiyelleri keşfedebilmiş ve bunları kurumsallaştırmış bir yapılanma ile gelişebilecektir. Eşitlikçi, özgürlükçü, ekolojik ve sosyal adaletçi bir toplum projesi de yeni bir kolektif öznenin, yani siyasal alternatifin inşası ile mümkün olabilir. Bunun adı siyasal bir partidir. Fakat hali hazırda var olan örneklerdeki gibi değil, kendisini sosyal ve siyasal bir hareket olarak inşa edecek olan, sosyal ve siyasal olanı harmanlayabilecek, çoğulcu, katılımcı ve özyönetimci kolektif bir parti. Bu süreci şekillendirecek ve ilk etapta bahsedebileceğimiz temel noktaları ise gelecek sayılarda açmak üzere şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Ekonomik dayanaklar anlamında katılımcı, alternatif kooperatifçilik potansiyellerini gerçeğe dönüştürmek. Emek, dayanışma ve üretim-tüketim ve dağıtım ağları oluşturmak, bunların koordinasyonunu ve motivasyonunu sağlayabilecek kooperatifler ağı inşa etmek. Gerek ekoturizm, gerek kadın emeği, gerek tarımsal faaliyetler, gerekse de dijital teknolojiler alanında olsun, küçük bir ülke olmanın avantajlarıyla bu alanlarda kararlı bir irade ile ciddi işler yapılabilir. Bu, kuşkusuz ülke genelinde üretimden koparılmış bir toplum için tek ve mutlak alternatif değil, tam tersi üretim süreçlerine dahil olmanın ve bu süreçleri yaratmanın başlangıç noktasıdır.
  1. Yine ekonomik alanda müşterekçi bir siyaset güderek, devlet mülkiyeti ile özel mülkiyet dışında, ortak değerler zemininde yeni ekonomik alternatifler inşası. Bugün pek çok kurumun özelleştirilmesi karşısında sol ya katı bir şekilde devlet mülkiyetini savunmakta ya da liberal bir şekilde özel-devlet ortaklığına savrulmaktadır. Müşterekçi bir ekonominin dayanan noktası ise bu ikisinin de dışında bir alternatife dayanmaktadır. Bugün en güzel ve somut örneğini Dome Hotel sürecinde gördüğümüz, ne devletin ne de özelin, bizzat çalışanın ve üretenin yönetiminde bir işletme modeli. Bu model ne yeni bir modeldir ne de sonradan icat edilmiş bir modeldir. Tam da kökleri Karl Marx’ın eserlerine dayanan komünar bir modeldir. Sol’un artık üzerinde durması gereken model, ne inandırıcılığı olmayan devlet modelidir, ne de tam bir sömürü mekanizması olan özel sektör modelidir. Bunların dışında dayanışmacı, ekolojist ve öz yönetimci müşterek modellerdir.
  1. Yönetimsel alanda, özgürlükçü belediyecilik anlayışı çerçevesinde merkezi iktidara alternatif olarak öz yönetim mekanizmalarının inşa edilmesi, gerek bölgesel meclisler gerekse de kentlerde oluşacak halk meclisleri ile mahalli ve bölgesel sorunların siyasetinden, genel ülkesel siyasete ulaşacak, katılımcı ve özyönetimci alternatif bir yönetim mekanizmasını oluşturmak. Bunun adına basitçe Halk Meclisleri Konfederasyonu diyebiliriz. Kısaca hali hazırda işlevi ve niteliği çok net olan merkezi iktidara alternatif olacak bir yönetim ve iktidar mekanizmasını oluşturmaktan bahsediyoruz. Bunu Gaile’nin ilerleyen sayılarında daha net ve ayrıntılı bir şekilde işleyeceğiz.
  1. Merkezi iktidar ile solun kurduğu ilişkide kökten bir dönüşüm. Parlamentoya girmeyi kökten reddeden değil, fakat siyasetinin merkezin parlamenter mücadele olmayan bir sol. Bu anlamda parlamento ile ilişkiyi belirleyecek olan da parlamento dışında inşa edilecek olan süreçler ve yapılardır. Temel hedefi parlamentoya girip yukarıdan değişimler yapacak bir sol siyasal hareket değil, tam tersi merkezi iktidarı dağıtmaya yönelik aşağıdan halk meclisleri ile kurulacak ve inşa edilecek olanın bir uğrağı olarak parlamentoya girmeyi önüne koyan sosyal bir sol anlayış. Kısacası verili iktidar biçimleri içinde iktidar kavgası verecek olan değil, ikili iktidar biçimlerini yaratarak merkezi iktidarı dağıtmaya yönelik bir sol hareket.

Bu maddelere daha pek çok madde eklenebilir. Bunlar ne bir reçete ne de uyulması gereken mutlak doğrulardır. Yeni bir sol siyaset, her yönüyle iflas eden geleneksel ve ortodoks siyasal akımların geleneğinden koparak, yeni bir gelenek oluşturarak ve inşa ederek inandırıcı bir alternatif olabilir. Bunun için de ciddi ve uzun erimli bir çaba gerekmektedir. İhtimali, parlamenter siyasetin sınırlarında veya iflas eden geleneklerde değil, toplumsal olanın yeni potansiyellerinde ve zeminlerinde aramak lazım.

Bu yazı ilk olarak Gaile dergisinin 387. sayısında yayınlandı.

 

 

Yeni bir stratejiye doğru (1) – Hasan Yıkıcı

Yeni bir stratejiye doğru (1) – Hasan Yıkıcı

 

“Her şey kendince ne kadarsa varlığında direnmeye çabalar”

Spinoza

Kıbrıs’ı kuzeyindeki yönetim ve ‘iktidar’ mekanizmalarının toplamını arızalı bir makineye benzetebiliriz. Teknik anlamda arıza, makinenin özüne veya tasarlanışına içkin bir hadise değil, beklenmedik bir şekilde vuku bulan, dışarıdan gelen veya dış etkenlere bağlı olarak ortaya çıkan bir olaydır. Söz gelimi eğer bir makinenin bakımını düzenli bir şekilde yaparsanız makinenin arızalanma olasılığı da o kadar azalır.

Fakat kktc söz konusu olduğunda, arıza bu tanımın tam tersi olarak makineye içkin bir şey, makinenin özünde olan bir hakikat olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerek ekonomik gerekse de siyasal krizler normal bir makinenin arızalanması durumunda gün yüzüne çıkar. kktc gibi bir örnek söz konusu olduğunda ise kriz makinenin arızalanmasından dolayı değil, hali hazırda arızalı bir makine ile yol alınabileceği inancından kaynaklanmaktadır. Hiç kuşkusuz kusursuz bir makine veya arızalanmayan bir makine yoktur, olamaz da, ancak burada vurgulamaya çalıştığımız nokta makinenin tasarlanışının özünde arıza olmasıdır.

Siyasetin sonu

Kıbrıslı Türk sağının, arızalı makine ile kurduğu ilişki ile Kıbrıslı Türk solunun kurduğu ilişki birbirinden farklı dayanak noktaları barındırsa da, her iki ilişki biçimi ve niteliği de aynı bağlamda şekillenmektedir. Sağ’ın toplum projesi açık ve net, Türkiye’nin idaresi altında bu arızalı makineyi işleye bilecek kadar canlı tutmak! Sol ise bunun karşısında yeni ve alternatif bir toplumsal proje ve bunun stratejisini üretmeksizin bu arızalı makinenin yönetilmesine gözü kör bir şekilde talip oldu. Bugün sadece sağ açısından değil, sol siyasetin ve siyasetin kurumlarının meşruluk yitirmesinin ve yönetememe krizinin kökenleri tam da burada yatmaktadır. Arızalı makine ile kurulan ilişki günün sonunda bu ülkenin siyasetini de arızalı bir siyaset haline dönüştürdü. Ve özellikle de sol açısından tüm siyaset bizzat özneleri tarafından değersizleştirildi, gündelik hayatın ihtiyaçlarından koparıldı ve arızalı bir makinin dişlileri arasında iğdiş edildi.

Solun en önemli dayanak noktası verili güç ilişkilerinin dışında ve o güç ilişkilerini dönüştürmeye yönelik toplumsal bir proje olarak kendisini ve toplum kesimlerini var etmek ve dönüştürebilmek iken; bu en temel dayanak noktası hiçbir zaman oluşturulamadı. Solun kurucu potansiyelinin yerini iktidar ilişkileri içerisinde günü birlik, maddi çıkarlar ekseninde ve elitist bir siyasal kültür dolduruldu. Bugün bahsettiğimiz son tam da bu tarz-ı siyasetin sonudur!

Merkez ve geleneksel/parlamenter siyasal özenlerin yaşadığı meşruluk ve yönetememe krizi, bugüne kadar yapılan sol ve sağ geleneksel siyasetin de artık arızalı bir siyaset olduğunun anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Siyasetin geleceği açısından buradaki belirleyici nokta, bunun artık tamir edilemeyecek olmasıdır. Çünkü merkez ve geleneksel sol siyaset de söz konusu arızalı makinenin birer dişlisidir.

Artık yapılması gereken, siyaseti ve hayatı bir birinden ayrı değil, birbiri ile dinamik bir ilişki içerisinde kabul eden, merkezinde verili iktidar mekanizmalar değil, yaşam ve yeni potansiyellerine yer veren toplumsal ilişkiler ve biçimler üretmeyi hedef koyan müşterekçi bir sol siyaset için bu arızalı siyasetten kopuşu sağlamaktır.

Kriz ve kopuş

 

Etimolojik olarak Crisis sözcüğü Yunanca Krino kelimesinden türemektedir. Krino kelimesinin anlamı ise ayrıştırmak, seçmek, karar vermek ve hüküm vermek anlamlarına gelir. Yani kriz kelimesi esasen bir çöküntü veya çatışma durumu değil, geleceği belirleyecek bir kırılma noktası, öznelerin kaderleriyle yüzleşmek zorunda kaldığı bir dönüm noktası anlamına gelir.

Geleneksel-parlamenter ve merkez sol siyasal öznelerin durumu ve onların temsil ettiği siyasetin artık çok açık bir şekilde geleceğe dair kurucu bir alternatif toplum projesi gailesi olmadığı anlaşılmıştır. Kendi sınırlarını iktidarın sınırları ile belirleyen, siyasetini konjonktürel sınırlar içerisinde belirleyen, alternatif toplumsal proje ve strateji yaratımını iktidar mekanizmalarının yönetimi ile karıştıran ve kendi kendini aşamayan hiçbir sol hareket geçmişte olduğu gibi bugün de geleceğe dair umut verici ve inandırıcı bir seçenek olmayacağı gün gibi ortadadır. Bu noktada hem solun geleceği açısından, hem de toplumsal alanda şekillenen yeni siyaset bağlamında merkez ve geleneksel olandan soldan bir kopuş sadece bir ihtiyaç değil, aynı zamanda elzemdir de.

Arızalı siyasetten, hayat politikasına

Hayat ile politika arasında bir ayrışma veya alt üst ilişkisi yoktur. Ne hayat, ne de politika birbirinden bağımsız veya yabancı varlıklar değildirler. Tam aksine hayat ile politika arasında dinamik bir ilişki vardır. Politika kavramının kendisi kadim Yunanca’da polis (kent) ile demos (halk) kavramlarının birleşmesiyle meydana gelir. Politika kavramı halkın kent yönetimine katılması anlamında kullanılmaktaydı. Kuşkusuz siyaset tarihi içerisinde politika kavramı pek çok farklı açıklamalarla tanımlandı.

Fakat burada artık sol açısından da olmazsa olmaz olan bir değer söz konusudur. O da hayat ile politikanın arasına sınır çekilmemesi, yani yaşam süreçlerine yaşayanların katılması, belirlemesi ve yön vermesi.

Kısacası yaşamın üzerinde, yaşamı organize etmeye yönelik aşkın bir iktidar, politika ve özne değil, tamamen yaşam süreçlerinin bizzat onun özneleri tarafından şekillendirilmesi ve örgütlenmesini sağlayacak içkin bir politikaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu politikanın odak noktası ise devletin yönetimi değil, gerek ekonomik, gerek yönetimsel, gerekse de ekoloji odağında yeni toplumsal potansiyellerin yeni bir düzen yaratmaya doğur kurucu potansiyeli olmalıdır. Antonio Negri ve Michael Hard’ın çok net bir şekilde ifade ettikleri gibi “müşterek emek biçimleri aracılığıyla toplumsal ilişkileri ve biçimleri üretecek” olan, yaşam üzerindeki iktidara karşı alternatif bir öznelliği üretecek bir politika. Kısacası gücünü bir sömürü ve tahakküm aracı olarak devletten değil, yaşamın kendisinden alan kurucu bir politika!

Arızalı siyasetten kopuş ve yeni bir sol stratejinin temel öğesi ancak solun hayat üzerinde bir politika veya politika dışında bir hayatı değil, yaşam süreçlerinin örgütlenmesinde politikanın hayata içkin bir unsur olduğunu ve bunun da ayrıştırılamayacağını içselleştirerek oluşturulabilir. Bu da bizi artık solun temelleri günü birlik çıkarlara değil, değerlere ve o değerleri hayatın içinde hayatı dönüştürerek var edebileceği uzun erimli bir mücadele stratejisini yaratma noktasına getirir.

Yeni stratejinin uğrak noktaları

Toplumun yönetim mekanizmalarından, ekonomiye, ekoloji meselelerinden, emek süreçlerinin örgütlenmesine, toplumsal kimliklerden, sınıf ve yurttaşlık sorunlarına kadar değişen paradigma bağlamında solun yeni stratejisinin de yeni araçları, amaçları ve nasıl yapmalıya dair yeni cevapları olmalıdır. Delauze felsefenin yeni kavramlar üretilmesi olduğuna inanmıştır. Bu zeminde hareket edecek olursak rahatça politikanın da yaşamı örgütlemeye dair yeni kavramlar ve potansiyeller yaratımı olduğunu söyleyebiliriz. Tam bu noktada solun toplumsal projesi piyasa ekonomisi ve mevcut iktidar mekanizmalarının dışında ve onlara karşı –gerek etik ve moral değerleriyle, gerek politik ve ekonomik örgütlenmesiyle- yeni bir toplumsallık ve yaşam tarzının inşası için yeni bir yön belirlemelidir.

Kooperatifçilik, dayanışma ekonomisi, üretim, emek, dayanışma kolektifleri/ağları; halk meclisleri, özgürlükçü belediyecilik ve bunların oluşturacağı kurumsallaşmış yapı, ekolojik yurttaşlık, taban demokrasileri ve paylaşımı, dayanışmayı, sol değerler bağlamında etik bir yaşam tarzını üretecek eğitim ve kültür kurumları bu stratejinin üzerinde durması ve derinleştirmesi gereken uğraklardır. Tüm bunlar Gaile’nin ilerleyen sayılarında ele alınacaktır.

Bu fikirler kulağa çılgınca veya hayalperest olarak gelebilir. Tüm bunlar toplumu ve kurumlarını yeniden kurmaya dönük uğraklardır. Kolaycı veya kestirmeci çözümler değil, uzun erimli bir çaba gerektiren kalıcı bir zeminin yapı taşlarıdır. Çünkü kurumları teker teker gasp edilen, ekonomik-yönetimsel ve kültürel alanlarda yoksunlaştırılan Kıbrıslı Türkler’in varoluşu, hali hazırda artık kendilerine ait olmadığı tartışma götürmez kurumlar içerisinde asimile olarak, nesneleşerek değil, yaşam süreçlerinin öznesi olarak gerçekleşebilir. Bu da arızalı makinin iktidar ve tahakkümüne karşı, yaşamın yeni potansiyellerini keşfederek, yeni kurumlar ve alternatifler üreterek gerçekleşe bilir.

Bu yazı ilk olarak Gaile dergisinin 25.09.2016 tarihli sayısında yayınlandı.

 

‘Demokrasi’ mitinginin düşündürdükleri! – Hasan Yıkıcı

‘Demokrasi’ mitinginin düşündürdükleri! – Hasan Yıkıcı

Büyük bir patırtı gürültü içerisinde dün akşam küçük ve cılız bir miting gerçekleştirildi. Mitingin öncesinde yaşananlar, tartışmalar ve mitingin kendisi bize pek çok şey söylemekte ve memleketin yenisinin de eklemlenmesiyle sağ siyasi geleneğinin en çıplak fotoğrafını göstermekte. Bu anlamda kısaca süreçle ilgili şunları ifade edebiliriz:

  • Özgürgün ve heyetinin Ankara ziyaretinin ardından gündeme gelen ‘Demokrasi’ mitingi tartışma kaldırmaz bir biçimde AKP’nin Türkiye’de kurduğu siyasal söylem üzerinden örgütlenen, AKP mitingi olarak kurgulandı. Bu anlamda mitingin demokrasi veya çoğulculuk ile uzaktan yakından bir ilgisi olmadığı bir yana, Türkiye’de darbe girişimi ardından inşası hızlandırılan AKP’nin totaliter, devletçi ve Türk selefi sistemine açık bir destek anlamını taşımaktadır. Buradaki ince nokta, bu desteğin Kıbrıs’ın kuzeyinden doğallığında yükselmiş olması değil, doğrudan AKP ve Erdoğan’ın Türkiye’deki totaliter rejime destek arayışının bir karşılığıdır. Kısaca mitingin esas aktörü AKP ve Erdoğan’dır!
  • Mitingin görünen aktörleri ise -ki bunların hemen hemen hepsinin demokrasi ile isimlerinin yan yana durması bile absürt bir durumdur- bu durumu bir fırsata dönüştürerek, AKP ve Erdoğan ile aralarındaki ilişkiyi pekiştirmek veya Suat Günsel örneğinde olduğu gibi tadil etme amacı taşımaktaydı. Yani kısacası buradaki işlerin iyi gitmesi için biat etme geleneğini yerine getirmek! Bunun için de bugüne kadar demokratikleşme süreçlerine ne ufak bir katkı sağlamayan, bu ülkede yıllardır sivilleşmenin karşısında duranlar, en temel demokratik hak ve özgürlükleri dahi kısıtlamaktan geri durmayanlar, bu ülkenin en çürümüş odaklarını oluşturanlar birden bire demokrasi havarisi kesilebileceğini gördük. Kısacası organizatör ve katılımcı yapıların çoğu için miting AKP karşısında misyonlarını yerine getirme ve bir rahatlama terapisi idi!
  • UBP ve DP açısından ise durum biraz daha farklı. Geçtiğimiz yıllarda AKP’nin UBP ile ama özellikle de DP ile yaşadığı rahatsızlık bilinmekte. UBP ve DP için bu miting aynı zamanda AKP’nin ve Erdoğan’ın isteklerini hiç tereddütsüz yerine getireceklerinin güvencesini verme, araya giren mesafeyi kapama anlamı taşıyordu. Her iki hükümet partisi için de bir yandan AKP’nin siyasi desteğini kazanma kaygısı giderilmeye çalışılırken, mitinge katılım ise her iki hükümet partisine duyulan güveni ve meşruluğu da gözler önüne sermekte. Kaldı ki eylemde atılan ya allah bismillah alahuekber gibi sloganların Kıbrıslı Türk sağıyla da uzaktan yakından alakası yoktu. Kısacası UBP ve DP, AKP ile arayı kapayacak diye, kendi vatandaşlarıyla arayı açmakta!
  • Halkın Partisi’nin ve Özersay’ın mitinge katılım çağrısı yapması ve organizasyona imzacı oluşunun yarattığı tartışma miting tartışmasının önüne geçecek derecede abartıldı. Anlaşılan sol ve liberal kesimler Özersay ve Halkın Partisi’ni hala kafalarda net bir yere yerleştiremediler. Bundan dolayı da AKP mitingine Özersay’ın destek vermesini çok büyük beklenmedik bir olaymış gibi sunulabilmekte ve üzerinden tartışmalar yapılabilmekte. Özersay ve hareketinin siyasi pozisyonunun ‘Yeni Sağ’ olduğunu, yeni sağın başat özelliklerinden birinin de soldan çalma kavramlarla sağ siyaset üretmek olduğunu daha önce yazmıştık. Sağ siyasetin de, sistemin de meşruluk krizi yeni sağ politikalar için güçlü bir zemin oluşturmaktadır. Özersay da en geniş şekilde bu zemini kullanmaya ve içini doldurmaya çalışıyor. Özersay’ın ve Halkın Partisi’nin AKP’ye ‘ben de varım’ demesi için mitinge imza atması gerekiyordu, ve onlar da sağ olmanın gereğini yerine getirdiler. Burada büyütülecek bir mesele yok. Bu anlamda solun bu hareketle ilgili kafalarını netleştirmesi, hınç ve salt tepkiselliklerin yerinde değerlendirmelerin önüne geçtiğini anlama ihtiyacı vardır. Fakat öte yandan eğer Özersay AKP ile Kıbrıslı Türkler’in ilişkisini anlayabilmiş olsaydı, olaya sadece AKP gözüyle değil, Kıbrıslı Türkler gözüyle de bakabilmiş olsaydı, bu mitinge imzacı olmanın kendi siyasi hareketi ve yeni sağ politikalar için de tehlike arz ettiğini anlayabilecekti. Demek ki güç ve iktidar zehirlenmesi ‘yeni’ de olsa eskiler ile aynı çemberin içine sıkıştırabiliyor insanı!
  • Devletin ve hükümet partilerinin organize ettiği, baskı, tehdit ve şantajların havada uçuştuğu, mitinge katılmak için korku ve zorun kullanıldığı bir ortamda AKP’ye destek mitinginin 3 bin kişiyi bile aşmaması organizatörler için tam bir fiyasko anlamı taşıması gerekmekte. Ki bu 3 bin kişinin bir kısmı da zor ve dayatma ile oraya gelen, mağdur edilen fakat güvencesizlikten dolayı konuşamayan insanlar! Fakat ortada açık ve net bir şey var, AKP ile aşk yaşamanın bu ülkedeki bedeli çok ağırdır! Çünkü Kıbrıslı Türkler son 10 yılda AKP ile aşk yaşayanları, AKP’ye biat edenleri çok feci bir şekilde cezalandırdı. Dünkü miting de bu cezalandırmanın hala devam ediyor olduğunu göstermekte. Çünkü Kıbrıslı Türkler AKP’nin dini, sosyal, kültürel ve ekonomik tahakkümünü kabul etmedi, etmemektedir! Bunu kabul eden siyasilere de sandıkta gereken cevabı verdi. Vermeye de devam edecek anlaşılan. Bundan dolayı dünkü miting AKP’ye biat edenler tarafından başarılı sayılabilir, çünkü onlar tarihsel ve güncel sorumluluklarını yerine getirdiler, rahatladılar. Fakat UBP,DP ve HP’nin tabanlarından da olmak üzere Kıbrıslı Türkler’in ezici bir çoğunluğu devlet mitingine katılmayarak biat geleneğine, AKP’ye şükrancılığa ve AKP ile işbirliğine prim vermedi. Kısacası neredeyse tüm parti, sendika ve örgütleriyle darbeye karşı net bir duruş sergileyen Kıbrıslı Türkler, darbeyle birlikte AKP ve Erdoğan’a karşı da net bir duruş sergilemektedir, hala!
  • Mitingde atılan sloganların, özellikle de ‘idam isteriz’ sloganlarının bu ülkenin gerçekliğine ne kadar uzak ve aykırı olduğu apaçık ortada. Bu noktada mitinge destek veren ve imza atan tüm siyasiler, kurumlar ve yapılar atılan her slogandan sorumludur. Fakat daha da vahimi, bu mitingle birlikte az da olsa AKP taraftarlarının, ret cephesinin, barış ve çözüm karşıtlarının, emek düşmanlarının sokakta siyaset yapmasının da önünün açılmış olmasıdır. Hali hazırda çözüm ve barış karşıtı odakların uzunca bir süredir çeşitli örgütlenmeler ve faaliyetler içerisinde olduğu bilinmekte. Bu kesimler düşük katılımlı da olsa bu mitingi sokakta da siyaset yapmaya açılan bir kapı olarak değerlendirecektir. Bundan dolayı solun emek, barış, ekoloji ve toplumsal cinsiyet eşitliği ekseninde sokak siyasetini de geliştirmesi önemlidir.

Açık olan bir şey var!

Kaymakamlıkların, devlet dairelerinin, üniversitelerin, bazı belediyelerin gerek baskı, gerek tehdit, gerekse de şantaj ile kısacası zor ile organize etmeye çalıştığı miting ortada! Kaygının ve korkunun hüküm sürdüğü bir yerde ne demokrasiden ne de özgür iradeden bahsedilebilir! Bu mitingle birlikte karşımıza çıkan siyasi ve sosyal tablo da ortada.

Açık olan bir şey var, Kıbrıslı Türkler AKP’ye de Erdoğan’ın kurmak istediği faşizan-totaliter rejimine de destek vermedi, vermiyor. Açık olan bir şey daha var, Kıbrıslı Türkler AKP’nin ve Erdoğan’ın Kıbrıs’ın kuzeyinde uyguladığı politikalara da destek vermiyor! Açık olan bir şey daha var, Kıbrıslı Türkler AKP ve Erdoğan’a biat edenlere, onlarla aşk yaşayanlara ve onların gözüne girmek çabasındakilere de destek vermiyor! Kıbrıslı Türkler AKP’nin tahakkümünü kabul etmiyor! Herkes bunu bir köşeye yazsın!

Üniversite nedir?

Üniversite nedir?

Ülkemizdeki GAÜ ile patlak veren üniversite-sermaye-medya-güvencesizlik ve devlet ilişkisi bir bütün olarak üniversite olgusunu tartışmayı da zorunlu kılıyor.

Bilindiği gibi aslında UKÜ, YDÜ gibi üniversitelerdeki sıkıntılara ve hak ihlallerine benzer süreçlerin GAÜ’de de yaşanması ve bunun ciddi bir kamuoyu bularak tepki görmüş, hala da görmekte.

Çalışanlarının maaşlarını aylardır alamamaları, sosyal sigorta ve ihtiyat sandığı yatırımlarının yapılmaması, güvence ve sosyal haklardan mahrum bir şekilde çalıştırılmaları… Bunların hepsi çokça yazıldı, konuşuldu hatta bizzat sürecin mağdurları tarafından ifade edildi. Tekrar etmeye gerek yok. Fakat GAÜ’de yaşanan spesifik sorunlar aslında neoliberal yapısal dönüşüm sürecinde tüm üniversiteler tarafından uygulanan sistemli bir yönetim stratejisinin göstergeleridir. Bu da çok açıktır. Üniversiteyi şirket gibi yönetmek! Şahit olduğumuz sömürü mekanizmasının kaynağını da burada aramak lazım. Tam da bu noktada sormamız gereken basit ama hayati bir soru var…

 

Üniversite ve neoliberalizm

 

Herkesin üniversiteye ve üniversite görevlilerine dair hemen hemen kesişen fikirleri vardır. Türkiye’nin önemli entelektüellerinden Fikret Başkaya bir bu fikirleri şöyle özetler:

 

  • Üniversite devlet ve sermaye karşısında özerk olmalıdır
  • Üniversitelerde ifade, düşünce, araştırma ve üretme özgürlüğü garanti altına alınmalıdır.
  • Üniversite görevlileri ve yöneticilerinin etik, bilimse ve entelektüel kaygıları olmalıdır
  • Üniversiteler dahilinde yapılanlar toplumsal özgürleşme ve aydınlanma mücadelesiyle örtüşmelidir

 

Hemen hemen herkesin üzerinde hemfikir olduğu bu ideal üniversite tanımlaması ne yazık ki gerçek üniversite yapılanmasıyla neredeyse alakasız duruyor.

 

Uzun uzun Ortaçağ’daki Klise kurumuna bağlı olarak ortaya çıkan ilk üniversitelerden bugüne, üniversitelerin değişen yapısına değil, fakat özellikle neoliberal dönemde üniversite olgusunun aldığı biçim ve içeriğe odaklanmanın, ülkemizdeki manzarayı tanıma anlamında da faydalı olacağını düşünüyorum.

 

Özelleştirme, güvencesizleştirme, esnek çalışma ve vasıfsızlaşma özellikleriyle şekillenen neoliberalizm ve küreselleşme olgusu, üniversite olgusunu da sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirmiştir, şekillendirmeye devam etmektedir. Ortaçağ’da egemen ideolojinin, sanayileşmeyle birlikte yetişkin iş gücünün üretildiği üniversiteler, neoliberalizmle birlikte tüm bunların yanında aynı zamanda birer şirket olarak yeniden şekillenmektedir.

 

ABD’de ‘market-model üniversity’ olarak tanımlanan piyasanın ihtiyaçlarına uygun üniversitelerde artık ön planda olan entelektüel bilgi, bilimsel araştırma veya etik değerler değil, özel statüler, karın azamileştirme, ‘girişimci akademisyenler’, özel firmalarla çıkar anlaşmaları ve pek tabii birer CEO’dan hiçbir farkı olmayan yeni rektör ve akademisyen kimliği şekillenmeye başladı.

Ülkemizdeki özellikle de YDÜ ve GAÜ gibi üniversiteleri ve rektörlerini düşünecek olursak, tam da bu tanıma uyduklarını görürüz. Suat Günsel ve Serhat Akpınar birbiriyle acımasız bir rekabet halinde olan iki şirketin CEO’su gibi davranırken, üniversiteleri de evrensel bilginin üretildiği kurumlardan çok, karın azamileştirildiği, güvencesiz çalışmanın maksimumda olduğu, bilimsel ve entelektüel faaliyetlerle değil, girişimcilik ve özel firmalarla yapılan anlaşmalarla gündeme gelen birer şirkete dönüşmektedir.

 

Üniversitelerin şirketleşmesi ve piyasanın ihtiyaçlarına göre kendisini şekillendirmesi müfredatlarını da kökten etkilemektedir. Rektörünün CEO, kendinin de şirkete dönüştüğü bir dönemde üniversite, ‘girişimci’, ‘rekabet edebilen’ özel teşebbüs insanları eğitmeliydi.

 

Fikret Başkaya, “Bir egemenlik aracı olarak üniversiteler” isimli makalesinde meseleyi şöyle özetiyor:

 

“Artık “özel teşebbüs üniversiteleri” çağındayız… Eğitim programları, ders müfredatları piyasanın ihtiyaçlarıyla uyumlandırılıyor! Sermaye birikimine, kâra endeksli olmayan, insanı, toplumu, dünyayı anlamaya yarayan disiplinler (dersler) müfredat dışına atılıyor. Öyle ya, felsefe okutmanın ne alemi var! Temel bilimler, tarih, sosyoloji, antropoloji, gibi dersler de kârı artırmaya, sömürüyü ve yağmayı büyütmeye yaramadığına göre… Bundan sonra üniversitede artık sadece “faydalı bilgilerin’, ‘işe yarayan’ bilgilerin öğretilmesine izin verilecek! Hangi bilginin “faydalı”, ‘işe yarar’  olduğuna da ‘kutsal piyasa’ kadar vermek şartıyla… Zira orada etik, bilimsel, entelektüel, estetik, filozofik, evrensel… kaygıların esamesi okunmaz.” *

 

Mesela DAÜ!

Bugün ülkemizdeki üniversitelerin de müfredatları bu ideolojik ve çıkar ilişkisi zemininde şekilleniyor. Örneğin bu satırların yazarını da okuduğu ve mezun olduğu DAÜ İletişim Fakültesi son 10 yıllık süreçte tam da bu ideolojik bağlamda bir dönüşüm geçirerek, kendisinin piyasa ihtiyaçlarına uygun hale getirdiğini bir dönem içinde öğrenci iken, son zamanlarda da dışarıdan gözlemleyerek şahit oldum.

 

Fakülte içerisinde sosyal bilimler, felsefe ve sosyoloji gibi dersleri veren çok değerli akademisyenlerin sözleşmesinin yenilenmemesi ve işten durdurulmasıyla başlayan süreç, bugün en temel iletişim bilimleri derslerinin dahi verilip verilmemesinin tartışıldığı ve akademisyenlerin akademik araştırma-çalışma yapmalarını önüne engeller konulduğu bir yapıya büründü.

 

Sosyal bilimler alanında oluşan bu boşluk ise piyasa ihtiyaçlarına uygun derslerle doldurularak, fakülte hem vasıfsızlaştırıldı hem de neredeyse sosyal bilimler alanından tümden uzaklaştırıldı. Bir DAÜ İletişim Fakültesi mezunu olarak bu manzara hem beni üzmekte hem de öfkelendirmektedir. Hayata dokunuşunuzu, yaşamı algılayışınızı etkileyen, düşünsel hayatınızı şekillendiren, zihninizde kapalı duran algı kapılarını açmanızı sağlayan akademisyenlerin, hocalarımızın işten atıldığına şahit olmak veya akademide olma amaçlarının yerine getirilmesine engel olunduğunu görmek, ister istemez insanın içinde bir sızının kabarmasına neden olmakta!

 

Bu örnekler gerek DAÜ öznelinde gerekse de genel olarak başka üniversitelerdeki uygulamalarla çoğaltılabilir. Bir fakülte öznelinde gelişen süreç, aynı zamanda genel bir eğilim olarak sadece DAÜ’de değil, diğer özel üniversiteler için de çok daha şiddetli biçimde söz konusudur.

 

Üniversite ülkesi kktc!

 

Aslında başka sorular da sormamız gerekiyor. Eğitimden bir sektör olarak bahsedildiği bir ülkede ne kadar nitelikli eğitim yapılabilir? Üniversitelerin Turizme ve inşaat sektörüne katkısına odaklanıldığı bir ortamda entelektüel ve etik değerlerden söz edebiliri miyiz? Ülkeye yurt dışından gelen öğrencilerin ekonomiye katkısının hayati bir mesele yapıldığı bir ortamda önceliğin bilim ve bilgi olduğu iddia edilebilir mi? Yağmur sonrası güneş açtığında ovalarda türeyen mantarlar gibi neredeyse her köşe başına ‘özel teşebbüs üniversitelerinin’ açılmasını eğitimin gelişmesi olarak algılayabilir miyiz? Bu sorular daha da çoğaltılabilir ve geliştirilebilir. Yöneticiler, siyasi elitler ve sermaye grupları bu sürecin eş zamanlı olarak muazzam bir yozlaşma, akademik aşınma ve toplumsal çürüme örgütlediğini göremiyorlar. Çünkü onların odaklandığı tek şey daha fazla kar, daha fazla kazanç ve daha fazla sermaye. GAÜ’de yaşananların benzerini, YDÜ’de de, UKÜ’de de LAÜ’de de bulabiliriz. DAÜ’de İletişim Fakültesi’nde yaşanan dönüşümü aynı şekilde tüm üniversitelerde görebilirsiniz. Gittikçe yayılan özel üniversitelerin bu örneklerden beş beter olacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok. Tüm bu özel örneklere odaklanırken aynı zamanda sorunun sistem sorunu olduğunu ve neoliberal sistemi sorgulamamız, değiştirmemiz gerektiğini de es geçmemeliyiz. Çünkü tek tek yaşadığımız tüm bu sorunların yapısal uzantıları vardır.

Başka bir üniversite, yazının başında çizdiğimiz tanıma uygun bir üniversite mümkündür! Bunun mücadelesi de gerek kampüs içerisinde gerekse de dışında eşitlikçi, özgürlükçü ve adaletli bir dünya mücadelesinden geçmektedir. Bunun için tekrar yazının başındaki soruyu sormak gerekiyor, üniversite nedir?

            

*Fikret Başkaya, “Bir egemenlik aracı olarak üniversiteler” – Mesele Dergisi Nisan 2016

Bir Üniversite Düşünün

Bir Üniversite Düşünün

 

Bir üniversite düşünün.

Harıl harıl bilimsel bilgi ve entelektüel üretim yapıyor.

Sürekli akademik yayınlar yayınlanıyor.

Yaptığı çalışmalarla toplumsal aydınlanmaya ve kültürel birikime muazzam katkı sunuyor.

Sürekli olarak bilgi ile, düşünce ile, aydınlanma ile gündeme geliyor.

*

Bir üniversite düşünün.

Bünyesinde çalışan öğretim görevlileri huzurlu ve mutlu.

Çalışma koşulları, sosyal haklar ve sendika…

Her şey dert edilmeyecek kadar yolunda,

‘Ay başı ödenecek miyiz’ kaygısı yok

Sosyal sigorta, ihtiyat sandığı yatırılacak mı kaygısı yok!

Tek kaygı bilgi ve üretim kaygısı.

Yıkıcı bir kaygı değil ama yapıcı bir kaygı bu!

Üniversiteyi üniversite yapan da zaten bilgiye ulaşma ve bilgiyi üretme kaygısı ile toplumsal aydınlanma ve dönüşüm kaygısının kesiştiği zemindir.

 

*

Bir üniversite düşünün,

Yukarıda yazılanlarla uzaktan yakından alakası yok!

Bir üniversite düşünün,

üniversite dışında her şey!

Rakipleriyle gözü dönmüş rekabet içinde bir şirket!

Kendi sermayesine bağlı pek çok işletmenin olduğu bir ticaret zinciri!

Öğretim görevlilerinin ve akademisyenlerin maaşlarını – sosyal yatırımlarını ödemeyen bir sömürü mekanizması!

Bünyesinde yaptığı inşaatlarda iş cinayetleri ile gündeme gelen vahşi bir çark!

Bir üniversite düşünün,

Yukarıda yazılanlarla uzaktan yakından alakası yok…

Üniversite olmak dışında her şey!

Bir üniversite düşünün,

GAÜ!

 

*

Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ)

Gözü dönmüş kar hırsının,

Akademilerin sermayeleşmesinin,

Üniversitelerin şirket gibi yönetilmesinin doruk noktası!

YDÜ ile girdiği kör rekabette GAÜ, bir üniversite olarak kendisini yok ederek acımasız bir ticaret canavarına dönüştü.

Çünkü YDÜ gibi bir başka ticaret canavarı ile onun ringinde baş edebilmenin tek yolu yine onun gibi bir canavara dönüşmekti.

Nitekim öyle de oldu.

Fakat bu rekabet, iktidar ve sermaye hırsı günün sonunda muazzam bir değerler yıkımı getirdi.

Ülkemizde üniversitenin toplumsal, entelektüel ve insani bir değer olarak yıkımının başını YDÜ’nün ardından GAÜ de çekti, çekmektedir.

 

*

GAÜ’nün bir çok işletme zincirini bünyesinde taşıyan bir şirket gibi yayılmacı politikası,

YDÜ ile girdiği rekabet,

Şahince kurguladığı kültürel alanlardaki hegemonya stratejisi

Ve bunlar için yapılan tüm şatafatlı reklamlar

Medya’nın çok büyük bir kesimini reklamlarla satın alması…

Tüm bunlar GAÜ ilizyonunun ardındaki sömürü ve vahşi işletme anlayışını saklayamadı, saklayamayacak da!

 

*

GAÜ’deki çalışanların maaş sıkıntısı yaşadığı uzun süredir sağda solda konuşulan bir gerçek…

Uzun süredir çalışanların maaşları doğru düzgün verilmemekte…

Bu ay ise henüz ödenmiş değil…

Yani bayrama herkes maaşlarını almış bir şekilde girerken GAÜ’deki emekçiler maaşlarını alabilmiş değiller.

 

GAÜ’nün maaş politikası ise tek kelime ile rezilce!

Çalışanlar Capital Bank isimli bir banka tarafından ödeniyorlar.

Hayır ödenmek doğru bir kelime olmaz.

Borçlandırılıyorlar.

Yani maaş almıyorlar, bankadan maaşları oranında borçlandırılıyorlar.

Borcu ise sözde üniversite ödeyecek!

Yine çalışanlarının sosyal sigorta ve ihtiyat sandığını yatırmayan üniversite!

Dedik ya üniversite olmak dışında her şey…

Tam anlamıyla yasal tefecilik işte!

Şimdi bunun adı modern kölelik değil de nedir?

Çalışanlar ne yapabiliyor?

Hiçbir şey!

Çünkü özgür bir ortamda emeklerini satmıyorlar.

Korku var, üniversite patronlarının yaydığı işten atılma korkusu.

Güvence yok, çünkü sendika da yok.

Medya desteği yok, çünkü patronlar medya patronlarını da satın almış! Belediyelerin sosyal sigorta borçlarını iki – üç ayda bir herhangi bir gazetede görebilirsiniz.

Fakat bugüne dek GAÜ’nün sosyal sigorta borçlarını herhangi bir gazete görmüş değiliz…*

Yani çalışanlar yalnızlar…

Bu yalnızlığı ve korkuyu

sadece ve sadece birlik olmaları ve örgütlenmeleri dağıtır.

Bunun onlar da farkında!

 

*

Peki GAÜ gerçeği sadece bu kadar mı?

Ne yazık ki hayır!

Bu yılın ilk döneminde GAÜ aynı zamanda bünyesindeki inşaatlarda yaşanan ölümlü iş kazalarıyla da ününe ün kattı.

Şubat ayının ilk günü Abdülhakim Bayraktar isimli 27 yaşındaki bir genç GAÜ’ye ait bir inşaattan düşerek hayatını kaybetti.

11 Nisan günü ise yine aynı inşaatta başka bir iş kazası daha gerçekleşti.

İsmail Akay isimli işçi zemin kata düşerek yoğun bakıma kaldırıldı. 17 Nisan’da ise kurtulamadı.

Bayraktar ve Akay, sendikasız çalıştırılmanın ve işçi sağlı-güvenliği kriterlerinin uygulanmamasının kurbanı oldu!

Yani GAÜ’nün hukuk tanımaz, insan değeri bilmez zihniyetinin.

Yani rekabetin, iktidar hırsısının ve gözü dönmüş kar arzusunun!

 

*

İşte kısaca ve özet olarak GAÜ gerçeği!

Neoliberal ‘eğitim’ anlayışının ülkemizde geldiği son nokta!

Medya-sermaye ve iktidar üçgeninde insani, entelektüel ve kültürel bir yıkım, yozlaşma ve çürüme!

Sadece GAÜ mü?

Hayır en az onun kadar YDÜ’de!

Sadece YDÜ mü? Elbette hayır.

Ticarethane mantığına teslim olmuş tüm üniversiteler.

 

*

Dayanışa’nın bildirisinin ardından GAÜ bir açıklama yapmak zorunda kaldı. Açıklama tam olarak bir sürü şey söyleyip de hiçbir şey söylememenin parlak bir örneği.

Fakat satır arasında GAÜ adına açıklamayı yazan kişi itiraf ediyor.

“Kredimizin planlanan tarihten gecikmesi ve yatırımlarımızın ve kampüs çevresinde ciddi arazi alımlarının devam ediyor olması, Lefkoşa ve Karpaz’da çok sayıda inşaat ve yatırımlarımızın aksatılmaması sebebiyle maaşlarda aksama yaşanmıştır”

Ve açıklamada devamla GAÜ’nün mükellefiyetlerini yerine getireceğini söylüyorlar.

Yasal zorunluluğu sanki bir lütufmuş gibi sunuyorlar.

Bir de bu meselenin denetimini yapması gereken, iş yasasında yazdığı gibi cezai prosedürü uygulaması gereken siyasi ‘erk’ler var…

Bir de bu meseleyi sorgulaması gereken özgür medya var…

Göz göre göre suç işleyen,

suçu pervasızca itiraf eden,

suçu bilen ama bir şey yapmayan,

suça bakan ama suçu görmeyenler…

Lafı uzatmaya gerek yok…

Körler sağırlar birbirini ağırlar…

Bu işin ucunu bırakmayacağız!

* Afrika gazetesi geçtiğimiz gün GAÜ ile ilgili basın açıklamamızı manşetten görmüştür. Gazeteye cesaretinden dolayı teşekkür ederiz.

7 Temmuz 2016 – Dayanışmanet.org