Yıkımın adı: Taş ocakları

Yıkımın adı: Taş ocakları

Son yıllarda gittikçe başat bir faktör haline gelen ekolojik kriz, hem yerel hem de evrensel ölçekte etkiler ve sonuçları barındırmakta. Söz konusu olan sadece iklim değişikliği veya doğanın tahribatı değil, bir bütün olarak içinde yaşadığımız ekosistemin üretim ilişkilerinden, tüketim tarzlarından ve yaşam alışkanlıkların dolayı tahakküm altına alınmasının sonucu olarak artık alarm vermesi, imdat frenine basmasıdır.

Doğanın tahakküm altına alınması, ona sömürülecek, talan edilecek ve insanlığın ilerlemesi için kullanılacak sonsuz bir meta olarak yaklaşılması, bugün artık geri dönüşü olmayan hasarları ve felaketleri hazırladı. İnsanın özellikle de rasyonalite ve modernizmle beraber doğa üzerinde, doğanın hakimi olarak tanımlanması, aklın egemenliğinin şekillenecek olan sistemlerin rehberi haline gelmesi, tarihsel süreç içerisinde insan ile doğa ilişkisini sömüren-sömürülen ilişkisine indirgedi. Özellikle küresel ısınmanın etkilerinin, sera gazı artışlarının araştırıldığı çalışmalara bakıldığında, 1800’lerden başlayan fakat özellikle de 1980’lerle beraber bir önceki döneme gerek hız gerekse de nitelik olarak ciddi farklar atan sürekli bir kötüye gidiş olduğunun farkına varılacaktır.

Ülkemizde de farklı farklı alanlarda doğanın talanı sınırsız bir şekilde yaşanmaktadır. Özellikle inşaat alanında yaşanan plansız, ihtiyaçların çok ötesinde ve aşırı yapılaşmanın yarattığı sonuçlar itibariyle durum iç açıcı değildir. Buradan lafı daha fazla dolandırmadan, üzerinde durmak istediğimiz meseleye, yani taş ocaklarına gelelim.

Yıkımın adı: Taş ocakları!

Hemen her gün taş ocaklarının yarattığı yıkımı kuzey dağlarına her baktığımızda şahit oluruz. Öyle ki, içimizde bir huzursuzluk duyarak, biraz da hayıflayarak tekrar yolumuza devam ederiz. Rahatsızlık duyulsa da neredeyse bu durum artık normalleştirilmiş bir hale geldi. Bugüne kadar hükümet deneyimi de yaşamış tüm partiler, taş ocakları konusunda yapabilecekleri pek çok şey varken, neredeyse hiçbir şey yapmamışlar, göz göre göre bu yıkıma geçit verilmiş ve hala da verilmektedir.

Sol siyasetin en belirgin özelliği ve farkı alternatif siyasetler üreterek, yaşamı dönüştürebilme kapasitesini üretimleri doğrultusunda arttırmaktır. Dayanışma olarak da Kıbrıs’ın kuzeyinde artık böyle bir siyasetin var olmadığı tespiti ile yola çıkmış ve çeşitli atölyelerde üretimler yapmaya başlamıştık. Bu üretimlerin ilk sonucu da Ekoloji-Taş ocakları atölyesinin çalışması olan “Taş ocakları ve alternatifler siyaseti” kitapçığı oldu. Dayanışma olarak hazırladığımız çalışmada, gerek ülkemizdeki ekoloji mücadelesine bir katkı, gerek taş ocakları özelinde dillendirilen pek çok söz ile Dayanışma’nın kendi sözünün kesişim noktalarında derinleştirmek gerekse de yıllar içerisinde yenilenecek ve geliştirilecek taş ocaklarının durumuyla ilgili bilgileri içerecek bir çalışma amaçlanmıştı.  Fakat bunların da yanında taş ocaklarının yarattığı ekolojik yıkım karşısında geleneksel tepkisel çıkışlarla değil, alternatif öneriler ve somut talepleri de ekledik.

Ülkemizde bugün itibariyle aktif 36, pasif 20 toplam 56 taş ocağı ve onların yarattığı sınırsız bir yıkım ve talan vardır. Aşağıda Dayanışma olarak bu konuya dair hazırladığımız kitapta geliştirdiğimiz önerileri özetlemeye çalışacağım.

  1. Kooperatifleşme

Kooperatifleşme başlığı altında doğanın kâr elde edilecek bir meta olmadığı zemininden hareketle iki temel öneri geliştirdik. Burada altının çizilmesi gereken nokta geleneksel siyasetin ötesine geçerek ne özelleştirme ne de devletleştirme noktasında duruldu. Taş ocakları konusunda çözümün katı bir devletleştirme politikası ile katı bir serbestleştirme politikası değil, toplumsal ve ekolojik duyarlılıkları temel alan toplumsallaştırma politikası izlenmesi gerektiğinin altı çizildi. Bu minvalde de temel olarak herhangi bir toplumsal ve ekolojik kaygı gütmeyen özel şirketlerin taş ocağı işletmesinin yasaklanmasını ve bu alanda katılımcı bir kooperatif modelinin hayata geçmesi önerildi. Katılımcılıktan kasıt ise, gerek işçiler, gerek mühendisler, gerek meslek hastalığı uzmanları, gerekse de ekolojistler tarafından kolektif ve katılımcı bir şekilde planlanacak, kriterleri belirlenecek bir yapı ön görüldü. Böyle bir yapısal dönüşüme gidilmeksizin de taş ocaklarına dair geliştirilen diğer önerilerin karşılığı olmayacaktır. Çünkü ne devlet ne de şirketler ekolojik ve toplumsal hassasiyetler üzerinden değil, plansızlık, denetimsizlik, maksimum tüketim ve kâr üzerinden hareket etmektedir.

  1. Planlama

Tüm sektörlerde olduğu gibi taş ocakları alanında da planlama en önemli ve hayati temeli teşkil etmektedir. Ne yazık ki ülkemizdeki plansızlıktan en çok nasibini almakta olan alanlardan biri de ekolojidir. Taş ocaklarının çok yönlü bir planlama olmaksızın işletilmesi günün sonunda kısa zamanda maksimum üretim kaygısı ile yaşanan yıkımı perçinlemektedir. Ekonomik, sosyal, nüfus ve ihtiyaçlar alanında kapsamlı bir planlama yapılmaksızın, taş ocakları alanında bir iyileştirme de söz konusu olmayacaktır. Bu anlamda ihtiyaçların planlanması, ihtiyaçların azaltılması ve sektörel bazda planlama ile gerçekten ne kadar taş ocağına ihtiyaç duyulduğu ve ne kadarından vazgeçilebileceği ortaya çıkacaktır.

  1. Denetim

“Taş Ocakları ve Alternatifler Siyaseti” kitabında denetimin sadece devlete bırakılması değil, katılımcı ve hesap sorma yetkisi olan bir denetim mekanizmasının oluşturulması tespiti yapılmakta. Taş ocaklarını denetleyebilecek somut olarak kamu kurumlarının da içinde olacağı, aynı zamanda konuya müdahil ve uzmanlık alanları olan demokratik kitle örgütlerinin, derneklerin, ilgili odalarının ve birliklerin katılımı ile oluşturulacak bir denetim mekanizması gereklidir.

  1. Beşparmak dağlarının özel çevre koruma bölgesi ilan edilmesi

1990 yılının sonuna kadar Gaziveren-Kumköy kıyı şeridinde açılan taş ocakları, yeraltın sularında aşırı tuzlanmaya neden olduklarından dolayı o tarihten sonra Beşparmak dağlarına alındı. Böylece de Beşparmak dağlarının oyulma süreci de başlamış oldu. 2008 yılı itibarı ile dağın 2,736,000 m3’lük alanını talan etmiştir. Yapılan çalışmalarda Beşparmak dağlarının özel çevre koruma bölgesi ilan edilmesi gerektiği vurgulanırken, taş ocakları ile dağların oyulması devam etmekte. taş ocaklarının ekolojik zararları göz önünde bulundurulduğunda, Girne Dağları’nın bir an önce özel çevre koruma bölgesi olarak ilan edilmesi gereklidir. Bununla birlikte bölgede bulunan taş ocaklarının sayısının azaltılması, etkin/aktif olmayanlarının kapatılması ve rehabilitasyonlarının bir an önce hayata geçirilmesi gereklidir.

  1. Maden mühendisi ihtiyacı

Ülkemizde maden mühendisi ihtiyacı acil bir ihtiyaç olmakla birlikte, bu yönde eğitim alanları ve olanakları yaratılmalı, bu amaçla insan yetiştirilmesi için teşvik olunmalıdır. Maden mühendisi ihtiyacı sadece taş ocaklarında istihdam alanı sağlamayacaktır. Aynı zamanda sağlıklı bir denetim ve planlama süreçlerinde de gerek kamu kuruluşlarının niteliğini gerekse de demokratik kitle örgütlerinin potansiyelini geliştirecektir. Bu da planlama ve denetim süreçlerine olumlu yönde katkı sağlayacaktır.

  1. İş yeri hekimliği ihtiyacı

Taş ocakları özellikle akciğer ve solunum yolu temelli pek çok meslek hastalığına neden olmaktadır. Bu anlamda, önleyici hekimlik ve iş yeri hekimliği uygulamaları hayati önem taşımaktadır. Ülkemizde eksikliği hissedilen iş yeri hekimliği noktasında gerek yasal gerekse de pratik açılımlara gidilmeli ve meslek hastalıklarına dair önleyici bir strateji benimsenmelidir.

  1. Sendikalaşma

Taş ocakları iş kolunda sektörel bir sendikalaşma sürecini başlatacak girişimlerin yapılması ve bu yönde gerek yasal, gerekse de pratik somut adımların atılması şarttır. Taş ocakları alanında çalışan tüm emekçilerin sendikalaşmasının önündeki engeller kaldırılmalıdır. Bu amaçla işverenlerin, Çalışma Bakanlığı ve örgütlü sendikaların hazırlayacağı sektörel bir toplu iş sözleşmesinin hayata geçmesi elzemdir.

8 – Rehabilitasyon zorunluluğu

Taş ocaklarının çevreye ve doğaya yarattığı tahribat ve kirlilikten dolayı, rehabilitasyon zorunluluğu getirilmelidir. Ülkemizde çalışır ve atıl durumda olan taş ocaklarıyla ilgili olarak; rezervlerin kullanım süreleri belirlenip bu alanların rehabilitasyonu ile ilgili yasal mevzuat oluşturulması gerekmektedir.

 9-İnşaat atıklarının geri dönüşümü

İnşaat atıklarının geri dönüşümü ve yeniden kullanımı çevre kirliliğini azaltmak, doğal kaynakların daha uzun ömürlü olmasını sağlamak ve taş ocaklarının çevreye verdiği zararı azaltmak açısından büyük önem taşımaktadır.

İnşaat sektöründe tüketilen malzemelerin başında beton, mermer, asfalt, ahşap, çatı atıkları, alüminyum, demir gibi malzemeler gelmektedir. Talep ve tüketim açısından baktığımızda geri dönüşümün özellikle inşaat alanında yaygın bir şekilde uygulanmasının önemli miktarlarda ekonomik katkı ve hammadde kaynağı sağlayacağı görülebilir.

10 – İhraç faaliyetlerinin yasaklanması

Yeşil Hat Tüzüğü’nün uygulanmaya başlaması ile 2004 yılından sonra, özellikle inşaat sektöründe tuğla ve alçıtaşı ihracatında aşırı artış gözlemlenmektedir. Tuğla ve alçıtaşı ihracatı, öz kaynaklarımızın sömürülmesine yol açmaktadır. Tuğla ve alçıtaşı üretimi esnasında, hız kazanan taş ocakçılığı faaliyetleri plansız ve denetimsiz olmaları ile birlikte ihtiyaç fazlası üretim gerçekleştirmekte, bu da doğal tahribatın boyutunu dramatik bir şekilde artırmaktadır. Özellikle Annan Planı sonrası yaşanan patlamada, taş ocaklarının faaliyetlerinde de inanılmaz artışalar olduğunu bunun bir kısmının da güneye ihraç edilen malzemelerden motivasyon aldığını ekleyebiliriz. Küçük bir ada ülkesinde, bu yönde bir ihracatın yasaklanmalıdır.

11- Alternatif modeller arayışı

Son dönemlerde özellikle ekoköylerde yapımına başlana kerpiç evler, hem Ada kültürünün ve geçmişinin önemli bir sembolü olması bakımından hem mevsimsel uyumluluk hem de ekolojik ve dayanıklılık bakımından önemli bir alternatif modeldir.

Son söz

Tüm bu önerilerin dışında, aynı zamanda toplumsal ve bireysel anlamda da tüketim alışkanlıklarıyla yüzleşebilmesi gerektiği aşikârdır. Bu da bir yanıyla sermayenin, daha fazla kâr elde etme güdüsünün ve büyüme hırsının ekoloji ve sosyal yaşam üzerindeki tahakkümüyle bağlantılı iken diğer bir yanıyla da bireysel ve toplumsal alışkanlıklarımızın ekolojik bir bağlamda sorgulanması ve dönüştürülmesi ile de bağlantılı bir mücadeleyi gerektirmektedir.

Burada var olan sömürü sisteminin devamından yana olanların işaret ettiği gibi ‘daha duyarlı insanlar olursak çevre sorunları da azalmaya başlar’ tarzı liberal bir yaklaşımdan bahsetmiyoruz. Sermayenin tahakküm ilişkilerine ve ekolojik yıkıma karşı mücadelenin bir sistem sorunu olduğu ve sistemi dönüştürmeden söz konusu ilişkilerin de dönüşmeyeceği, iyileşmeyeceği ortadadır.  Fakat bunu yaparken de sistemin bünyemize kodladığı etik ve kültürel alışkanlıklarla da baş edebilmenin, dönüştürebilmenin ve ekolojik bir toplumun değerlerini gündelik hayatlarımız ve ilişkilerimiz içerisinde türetebilmeliyiz.

Kaynak: Taş Ocakları ve Alternatifler Siyaseti

Bu yazı ilk olarak 29 Ocak 2017 tarihli Gaile dergisinin 402. sayısında yayınlandı.

Advertisements

Çürüyen siyasette intikam dönemi – Hasan Yıkıcı

Çürüyen siyasette intikam dönemi – Hasan Yıkıcı

 

Kıbrıs sorunu bağlamında neredeyse tüm toplumsal kesimler kritik bir eşikten geçmekte olduğumuzu idrak etmiş durumda. Çözüm yönünde olumsuz bir sonuca varılması durumunda Kıbrıs’ın kuzeyindeki yapının bir dizi ciddi dönüşümler ve restorasyon girişimlerine uğrayacağı çok net. Bunun ne olacağına dair bir isim koymak için erken, umarız da öyle bir isim bulmak zorunda kalmayız ve geleceğimizi ve ortak mücadelelerimizi birleşik bir Kıbrıs zemininde şekillendiririz. Bu kritik eşiğe rağmen merkez-geleneksel sol partiler, toplumsal beklentilerden ve sorunlardan kendilerini nerdeyse tamamen soyutlamış bir durumda dar iktidar kavgalarında boğulmaya devam etmekte. Öyle ki, herhangi bir değer veya ilke ile değil, tamamen statü ve iktidar kavgalarıyla gündeme gelen kesimler, kendi siyasal ve varoluşsal intiharlarını da gerçekleştirmiş durumdalar.

 

Hepimizin malumu, TDP’deki iktidar ve statü kavgası günün sonunda TDP’den kopuşları getirmişti. Bu kopuşların sonucunda da Çakıcı liderliğindeki ekip TKP’yi yeniden kurarak uzun süre devam edecek olan bir siyasal miras ve intikam kavgasını başlattı. TKP’nin çok net bir şekilde herhangi bir toplumsal talep veya sol değer üzerinden değil, TDP liderliğinden intikam almak için kurulmuş olduğunu ifade edebiliriz.

 

TKP’nin kuruluşunun üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra ise, uzun süredir iktidar ve statü kavgaları ile gündeme gelen CTP’nin Mağusa ilçesindeki Ali Gulle, Sonay Adem gibi isimler de partilerinden istifa ettiklerini açıkladılar. Kurultayda seçilemeyen bu isimlerin kurultaydan sonra istifa etmeleri neredeyse tüm kesimlerde ‘koltuk gitti aşk bitti’ algısı yarattığı yetmezmiş gibi, istifalarından çok kısa bir süre sonra da TKP ile anlaştıklarını ve birlikte hareket edeceklerini açıkladılar. Ali Gulle, Sonay Adem gibi isimler CTP içinde sol kesimi temsil eden isimler gibi gözükseler de, bu isimlerin geçmiş pratiklerinin sol değil, neoliberal olduğu gerçeğini değiştirmez. Sonay Adem’in çalışma bakanlığı döneminde sosyal güvenlik sistemi neoliberal yapısal dönüşüm politikalarına uyumlaştırıldı, kadının yıpranma payı kaldırıldı. Kaldı ki bu kesimler de son zamanlarda CTP içinde sol değerlerle değil, Oktay Kayalp liderliğindeki ekip ile girdikleri iktidar ve statü kapma kavgasıyla gündeme geliyorlardı. Her iki kesim de birbirlerine karşı iktidar, statü arzusuyla, intikam ve hırs duyguları ile yaklaşıyordu. Günün sonunda bu iktidar kavgasını kaybedenler, yeni bir iktidar kavgası alanında kendilerini var etmeyi tercih ederek gerek siyasal, gerek ahlaki intiharlarının son dönemecini de geçerek kendi geleneklerinden statü ve intikam adına bir çırpıda vazgeçebileceklerini gösterdiler.

 

Bu iki örnekte gördüğümüz manzaranın kökeni, tam da uzun zamandır dile getirdiğimiz ve eleştirdiğimiz geleneksel merkez sol siyasetin çürüme ve iflasının bir sonucudur. Yıllardır, değerler, üretim ve toplumsal dönüşüm üzerinden değil de, iktidar olma, statü kapma ve ‘konjonktüre uyum sağlama’ zihniyeti, günün sonunda her tarafından çürümüşlük fışkıran bir siyaset yarattı. Bunu da yaratan bugüne kadar kendisiyle yüzleşmeyen, kendisini aşamayan ve kısır kavgalar içinde her gün biraz daha tükenen merkez sol partiler ve onların siyaset alışkanlıklarını sürdürenler oldu. CTP’de de TDP’de de partiden bir kaç kişinin ayrılması, bu partileri arındırmadı. Tam tersi, bu yapılar alışkanlıklarını ve kof siyasal kültürlerini zaman içerisinde katılaştırdı. Katılaşan zihniyetler ve pratikler de gittikçe dünyadaki, toplumdaki ve hayatın akışı içerisindeki değişimleri-dönüşümleri anlayabilme, yorumlayabilme kabiliyetinden eksildi. Sadece hitap ettiği alan bağlamında değil, kavrayabildiği dünya anlamında da gittikçe daraldı. Bu durum da kendi alanları içerisindeki küçük iktidar oyunlarını daha da itekledi. Daralan ve katılaşan mevzu aynı zamanda anlam arayışıydı da.

 

 

Günün sonunda aşırı katılaşmadan kaynaklı bir kırılma yaşandı. Katılaşan bir taraf yerinde dururken diğeri yerinden ayrıldı.

 

Fakat katılaşan şeyin kendisi hala ayakta. Çürüme! Dolayısıyla gerek TKP örneği olsun gerekse de CTP’den koparak TKP’ye geçenler olsun, TDP’de veya CTP’de bir temizlenmeyi-arınmayı sağlamayacak. Sonuçta oralardan kopan bireylerin edindikleri kültür, oralarda yeşermiş, kökleşmiş ve gelişmiştir. Yaşananalar merkez sol yapılardaki kültür, anlayış, işleyiş ve değersizleşmenin bir sonucudur. Bahsi geçen bireyler ve eylemleri çürümenin nedeni değil, birer sonucudur!

 

Toplumu dönüştürmeye, tahakküm ilişkilerini dağıtmaya ve bir özgürleşme pratiği sergilemeye dair gailesi olan solun, üretmesi, inşa etmesi ve kendisini sürekli olarak aşması gerekmektedir. Bunu yapamayan hareketler ve yapılar da gittikçe katılaşacak, kalıplaşacak ve değerlerden ziyade statü, iktidar ve intikam oyunları ile oyalanacak. Dolayısıyla bu çürüme ve kokuşma durumundan uzak kalmak için sol değerler zemininde üretmeli, ürettiğimizi örgütlemeli, inşa etmeli ve sürekli bir yüzleşme motivasyonu ile kendimizi aşmalıyız. Aksi taktirde alternatif yaratma mücadelesinde gerek siyasal gerekse de etik olarak geleneksel merkez öznelerin düştüğü ‘sağcılaşma’ sürecine düşülmesi kaçınılmaz olacaktır.

 

Hareket etme motivasyonunu intikam ve hınç duygularından alan, hayatın anlamını iktidar ve statü çatışmalarından çıkaran odakların siyasette de hayatta da başarılı olması söz konusu bile değildir. Bu tür kişiler, özneler veya odakların en iyi yaptıkları iş kendi kendilerini tüketmek ve yok etmektir. Artık hızlıca ölüme yüz tutmuş geleneksel merkez sol siyaset de, onun icracısı özneleriyle birlikte dizginlerinden boşalırcasına uçurumun dibine doğru düşmektedir.

 

Gerek son kamuoyu yoklamalarında, gerekse de toplumun genel eğilimlerden katı olanın buharlaştığı bir süreçten geçtiğimiz ortada. Fakat henüz sol adına yeni olanın da şekillenemediği, çabaladığı ama kendisini var edemediği bir süreçten geçmekteyiz. Zor olduğunun farkındayız, fakat sol siyasetin değerler ve üretim üzerinden yükselecek olan yeni kolektif öznesini kurmak zorundayız. Bunun sahici, inşa edici ve yaratıcı olması kaçınılmazıdır. Aksi taktirde buralarda nefes almak daha da zorlaşacak.

Bu yazı ilk olarak Gaile dergisinin 401. sayısında yayınlandı. 

 

İŞ CİNAYETLERİNE NEDEN SESSİZ KALIYORUZ?

İŞ CİNAYETLERİNE NEDEN SESSİZ KALIYORUZ?

CİNAYET KAPİTALİZMİ VE SOL – 2

Bu yazının ilki Girne’deki iş cinayetinden sonra kaleme alınmıştı. Fakat ne yazı ki şu an okumakta olduğunuz ikincisi de Mutluyaka’da gerçekleşen iş cinayetinin ardından yazılmaktadır. Ve ne yazık ki, aynen bir önceki cinayette olduğu gibi iş cinayetleri konusunda solda dahi herhangi bir kamuoyu tepkisi oluşamamakta.

Trafik kazaları, kadın istismarı veya kadına şiddet, LGBT bireylerle ilgili ayrımcılık, nefret söylemleri, ekoloji meselesi veya insan hak ve özgürlükleri konu olduğunda başta demokrat, ilerici ve farklı geleneklerden gelme sol yapılar olmak üzere toplumun geniş kesimleri tepki vermekte; harekete geçerek tepkiyi eyleme hatta kampanyaya da dökmektedir. Fakat söz konusu mesele asgari ücret konusu, işçi hakları veya özellikle de son dönemde yaşanan iş cinayetleri olunca söz konusu tepki, en iyi ihtimalle bir basın açıklamasından öteye geçmez. Devrimci mücadele veren yapılar da dahil olmak üzere solun tümünün bu noktada hareketsiz kalması üzerine düşünülmesi gereken bir durumdur. Bu yazıda da daha çok kendi kendime konuşurken kafamda yürüyen fikirleri paylaşacağım.

Öncelikle herhangi bir sınıfsal kaygı gütmeyen ve emekçi sınıftan ve ideolojisinden kaçışını tamamlayarak tamamen liberalizmi kucaklayan ‘sol’ ile ilgili olarak bu konuda herhangi bir refleks veya örgütlü tepki göstermesini beklemek içten bile değil artık.  Fakat burada bunun öznelinden bahsetmeyeceğiz.  Başını CTP’nin çektiği liberal sol ve liberaller için bu konularda politik duyarlılık geliştirmemeleri artık şaşılası bile değildir. Burada genel olarak Kıbrıslı Türk solunun ve devrimci hareketinin bu konuda bu denli sessiz kalışının nedenlerini düşüneceğiz.

Bu noktada akla ilk olarak Kıbrıslı Türklerin sosyo ekonomik durumu gelmekte. Yani sınıfsal varoluşu! Kıbrıslı Türkler ekonomik dayanakları orta sınıftır. Kamu sektörü odaklı gelişim de bunun zeminin oluşturmaktadır.  Ganimet, suni refah gibi olgular ise orta sınıf özellikler yanında Kıbrıslı Türklerin kültürel olarak küçük burjuva özellikler taşımasında etkili olmuştur. Genel olarak orta sınıf, küçük burjuva ve küçük burjuva karakter özellikleri baskın olan bir toplumuz. Bunun çeşitli nedenleri var, burada uzun uzadıya saymaya yer yok. Ama bunların en başında üretimden koparılarak üretmeyen hale gelmiş, buna rağmen de üretmeden kendisi için suni bir refah ve zenginlik yaratıldığını sayabiliriz.  Ve elbette ganimet üzerinden zenginleşme!

Kendi kaderi sadece politik olarak değil aynı zamanda ekonomik olarak da elinde olmayan ve bir yandan ganimete bir yandan da hazıra alışan bir toplumsallığın karakter özellikleri ister istemez o toplumun bağrında yeşeren sol ve devrimci akımları da etkiler, etkilemekten de öte bu özellikleri zaten içinde taşır. Daha başındayken altını çizmekte fayda var. Burada küçük burjuvalık ve orta sınıf, sol içi bir hakaret veya negatifleme anlamında kullanılmamaktadır. Burada toplumsal, sınıfsal olarak hangi ekonomik kesime tabii olunduğunu ve onun kültürünü ifade etmek için kullanılmaktadır. Yani Kıbrıs’ın kuzeyinde devrimci solun da dahil olmak üzere solun toplumsal anlamda sınıf dayanağı orta sınıf – küçük burjuvadır.  Devrimci dinamikleri barındıran yapılardaki kişilerin ezici çoğunluğu tam da yukarıda değindiğimiz  üretimden koparılmışlıktan kaynaklı, suni refahın getirisi olan kültürel, ekonomik ve varoluşsal kodlarla yetişe kişilerdir. Buna bu satırları yazanın kendisi de dahildir. Burada bir yandan bu kodlamalara ve algıya karşı savaşırken diğer yandan da an an toplumsal dayanak noktasının ağır basması sonucu oluşan ideolojik-politik gerilim söz konusudur. İdeoloji-politik olarak bir iş cinayeti karşısında verilmesi gereken tepki ve yapılması gereken tavır ve söz açık ve net iken, toplumsal dayanağımız değil harekete geçmeyi, bir iş cinayeti karşısında bazen empati bile kuramamayı sağlayabilmekte.

Fakat bu solun kültürelci ve sadece kimlik politikalarına ses çıkaran bir sol olduğunu göstermez. Elbet azımsanmayacak kapsamda böyle de bir sol mevcuttur. Fakat öte yandan söz konusu kendi toplumsal kesimine yönelik yine sınıf eksenli saldırılar olduğunda, geniş kesimler harekete geçebilmektedir. Bunların en güzel örneği ise belki de Kıbrıs’ın kuzeyinin en büyük neo-liberal saldırılarından biri olan Göç Yasası’na karşı gösterilen tepkiler idi. Ve bu tepkiler bugün hala diri tutulmaya çalışarak, bir toplumsal muhalefet yükseltilmeye çalışılmaktadır. Burada altını çizmek gerek ki, Göç Yasası orta vadede toplumsal kesimleri yoksullaştıracak, proleterleştirecek, emeği değersizleştirecek bir projenin parçasıdır. Kısacası bunu kötülemek anlamında değil, olanın adı anlamında kullanıyorum, Kıbrıslı Türklerin orta sınıf ekonomik karakterine bir darbedir Göç Yasası. Kıbrıslı Türkler kendi sınıfsal konumlarından kaynaklı ekonomik kazanım ve haklarına bir müdahalede, saldırıda güçlü bir tepki gösterebiliyor. Çünkü toplum bir yandan Göç Yasası söz konusu olduğunda kendinden bir şey gittiğinin farkında olabilir veya hissederken, bir emekçinin iş cinayetine kurban gitmesi kendine dair bir şey olarak da hissedilmeye biliniyor. Bir diğer ifade ile orta sınıf bir emekçi ile alt sınıftan bir emekçi arasında politik bağ kurulamamaktadır.

*

Buraya kadar yazılanalar madalyonun bir yüzü. Bu noktada sınıf çıkarlarının savunulması ve bunun mücadelesi çok büyük oranda kamu sektörüne dayalı sınıfsal kazanımların ve suni refah koşullarının savunusu olarak şekillenmektedir. Ne emek sömürüsünün doruk  noktada olduğu özel sektörde ne de göçmen işçilerin emeklerini sattığı alanlarda bir mücadele söz konusudur! Bunun için de ne sendikalardan ne de soldan taraf bir hamle veya çaba varıdr!

Madalyonun diğer yüzü ise emekçi kesimlerin durumuyla ilgilidir. Ki bu da bir ucuyla neoliberal sisteme dokunmakta bir ucuyla da Kıbrıs’ın kuzeyinde yaratılan ucuz iş gücü pazarı gerçeğin!

Kıbrıs’ın kuzeyinde klasik anlamda bir işçi sınıfı yoktur. Fakat bu durum özellikle inşaat sektöründe çalışan emekçi kesimlerin sayısını küçümsemeye neden olmamalıdır. En ağır, en pis ve en zor işi yapan kişilerin Türkiye’den gelen göçmenler olduğu bilinmekte. Ve özellikle inşaat sektörünün patlamasıyla birlikte son 5 yıldır inşaatlarda Arap ülkelerinden ve Afrika’dan da gelen işçilerin giderek artmakta olduğuna şahit olmaktayız. Özellikle bu alanda ama göçmen işçilerin çalıştığı her alanda bir sirkülasyon söz konusudur. Sürekli bir işçi akışı, değişimi ve yenilenmesi söz konusu. Sendikalaşmanın ve örgütlenmenin hali hazırda zor olduğu koşullarda, emekçilerin gelip geçici olması, çoğunun kaçak veya kayıtsız çalıştırılması ve patronun iki dudağı arasına sıkışıp kalmış kaderi, bu alanda örgütlenmeyi zorlaştıran, önünü tıkayan bir başka husustur. Bu alandaki devamsızlık, kopuşlar ve durmaksızın devam eden sirkülasyon göçmenlerin alışıla geldik anlamda örgütlenmelerini ve hareket etmelerini engellemektedir.

Göçmenlik meselesine tekrar döneceğiz. Fakat bu durumun yanında neoliberal döneme özgü, özellikle orta sınıf ve alt sınıfa doğru seyreden, özel sektörde part-time veya full time, güvencesiz ve pek çok sosyal haktan mahrum şekilde çalışan yeni bir toplumsal kesimin oluşuyor olmasının da üzerinde durulmalı. Kamu sektörü karakteri baskın olan toplumsal yapımız bir yandan da yeni bir işçi sınıfının doğum sancılarını çekmekte. Solun ve sendikaların geniş kesimleri henüz bu gerçekliği idrak edebilmiş durumda değil.

Özellikle parti ve sendikaları oluşturan kadrolar kamu sektörü odaklı politika ve mücadele yürütmeyi alışkanlık haline getiren, suni refah dönemi sendikacılık ve particilik algısından kurtulamaması bunun en önemli nedenidir. Kıbrıslı Türklerin içinde gelişen henüz baskın olmasa da bu gidişle önümüzdeki 10 sene içinde baskın olabilecek yeni işçi sınıfı olgusuyla barışmaz ve mücadele anlayışını değiştirmezse, sendikaların da sınıf körü partilerin de kökü sallanmaya başlayacak. Özellikle tam da yeni-işçi sınıfıyla bire bir bağlı olan asgari ücret tespiti süresince sendikaların tek yaptığı şeyin ‘en sert basın açıklaması’ yayınlamak olması,  solun neredeyse tamamının ise sanki de öyle bir şey yokmuş gibi davranması bir yandan Kıbrıslı Türklerin değişmekte olan sınıfsal yapısını henüz idrak edememekle diğer yandan da bu değişimi yaşayanların henüz mücadele sahnesine politik bir özne olarak çıkmaması ve varolanların da bu duruma uyum sağlayamaması tartışılması gereken bir konudur. Sendikal kriz, doğallığında alt sınıf emekçi kesimlerin sorunlarına da duyarsızlaşma ve politik bir atılım gerçekleştirememeyi beraberinde getirmektedir.  İş cinayetlerine sessiz kalınıyor olmasının önemli bir nedeni de sendikal krizdir!

*

Göçmenlere geri dönecek olursak!  Solun içinde dahi yer yer ırkçılığa kadar varan göçmen düşmanlığı olduğu bilinen bir gerçek. Her ne kadar son zamanlarda göçmenlere yönelik ırkçı tepkiler azalsa da her hangi bir kriminal olay ile birlikte yeniden hortlamakta, politik olarak sol içinde de hala semptomlarla kendisini yenilemektedir. Hal böyle olunca bir işçi cinayetinde ölen kişiyi kendinden görmeyen, ona ait hissetmeyen, ona yönelik politik bir hak savunusu çıkışı yapmakta da zorlanabiliyor. Yani Kıbrıslı Türklerin, örgütlerinin, sendikalarının iş cinayetlerine ve emekçi kesimlerin yaşam koşullarına karşı duyarsız, sessiz ve çıkışsız kalması sınıfsal, politik olduğu gibi aynı zamanda da ufaktan bir göçmen ötekileştirmesine de dayanmaktadır.

*

Kıbrıslı Türklerin sınıfsal olarak alt kesimlerden olmaması, ekonomik olarak orta sınıf mensubu  oluşu, Kıbrıslı Türk solunu oluşturan öğelerin de aynı durumda olması proleter kesimlerin yaşadığı zorluk, zülüm ve insanlık durumlarını politik bir söze ve pratiğe taşınmasına engel olmaktadır.  Böyle bir durumda yapılan şey en fazla vicdanların sızlaması ve basın açıklamaları ile günü kurtarma olmaktadır. Tüm bunlar solun da sınıfsal karakterini ve aynı zamanda “sınıf intiharını” gerçekleştirmediğinin nesnel göstergeleridir. Sol “sınıf intiharını” gerçekleştirememiş olabilir ama kapitalizm solu da etkileyen orta sınıf olgusunu gittikçe daraltmakta, şu anki varlığını yok etmektedir.

Kıbrıslı Türklerin gittikçe proleterleşmesi ve yoksullaşması beraberinde şu an ki mücadele anlayışı ve sınıfsal özellikleri de etkileyecektir. Proleterleşen, yoksullaşan ve emeği değersizleşen Kıbrıslı Türkler ve bu coğrafyada hayatını sürdüren göçmenler açısından sınıfsal temellerde verilecek bir mücadeleden başka bir şans ve politik çıkış yoktur.

Talihsiz bir coğrafyada yaşadığımız aşikar. Fakat bu kendi talihsizliğimizin farkında olmayla sınırlı kalmamalı. Bunu ters çevirmek de bizim elimizde. Bir yandan devrimci ve sol hareketler kendi kalıplaşmış, toplumun yüklediği alışkanlıklar ve kültürle boğuşacak bir yandan da  kendi kültürünü de mücadele içerisinde yaratacaktır. Elbet bir program veya mücadele stratejisi önemlidir. Fakat esas belirleyici olan da sokaklarda ve hayatın içinde kurulan ‘başka’ bir yaşamın pratiği, yani devrimci praksisdir.

Bu yazı ilk olarak 18-9-2014 tarihinde ankaradeğillefkosa.org sitesinde yayınlanmıştır.

Sıkıntı, sancı ve öfke – Hasan Yıkıcı

Sıkıntı, sancı ve öfke – Hasan Yıkıcı

 

Bu bir yeni yıl yazısı değildir. 2016’nın ne kadar boktan bir yıl olduğu ve 2017’ye dair ne kadar güzel umutlar beslenmesi gerektiği yazısı hiç değildir. Bugünden geçmişe dair söylenen her şey aslında bir öfke ve sıkıtı hali içinde söylenmekte. Bunun böyle olmasında bir sorun yok. Fakat sorun tam da yine bu öfke ve sıkıntı halini iktidara ve sermayeye dair yaşamı dönüştürücü ve kurucu bir harekete dönüştürememe durumunda. Ve tam da bu durumu, içinde gittikçe büyüyen bir sancı barındırmakta. Eski olanın tükendiği fakat yeni olanın henüz oluşamadığı, hakikat ile söylem arasında sıkışmış bir soru işareti!

 

Uzun zamandır neredeyse tüm toplumsal kesimler ‘değişim’ ve ‘yeni’ retoriği etrafında tavır ve söz üretmeye çalışmakta. Kimisi yeni parti kurarak, kimisi parti içinde yeniyi kurarak, kimisi genç suratlarla yeni bir ifade arayışında, kimisi yeni bir ifadeyi eski olandan çıkartma çabasında. Eski-yeni karşıtlığının, bir yıl içerisinde nasıl tüketildiğini, ilk başta kendisine alıcı arayan bir pazarlama sloganı gibi sıkışanın tutunduğu şimdi ise nasıl bir politika alışkanlığı haline geldiğini görüyoruz.

 

Halbuki yaşamın akışı bizlere eski olanın içinden yeniyi, yeni olanın içinden ise eskiyi çok bariz gösterir. Bakmak, görmek ve anlamaya çalışmak yeter. Bunu kavrayamayanlar, politik alternatifini sadece yeni üzerinden kuranlar veya eski olanı yenileyerek yeniden inşa etmeye çalışanlar sadece bir söylem olarak varlar. Ve bir söylem de ne kadar varsa o kadar varlar.

 

Son aylarda yaşadıklarımız içinde bulunduğumuz toplumsal ve politik açmaz üzerine tekrar düşünmeye değer.

 

Kıbrıslı Türkler mücadelesi bir anlam, hedef veya dönüşümden ziyade sıkıntı, endişe ve öfke durumlarında yaşanan patlamalarda saplanıp kaldı. Patlamalar elbet bütün toplumların tarihinde ve bugününde vardır. Fakat anlamı kendinden menkul olan, bir hedefe ve dönüşüme doğru evrilemeyen patlamaların ardından gerileme ve içe kapanma dönemleri gelir. Yaşanan mücadelelerin sonuç alıcı olmaması gibi, kurucu bir alternatife de evrilememesi bu içe kapanma durumunu daha da perçinlemekte.

 

Tam da burada bir sancı söz konusudur. Biçimlenmeyen fakat biçimlenmeye yüz tutmuş, kaynaşmayan fakat dağıtılamayan da, oluşmayan fakat yok olmayan!

Bu sancı eski olanın içinden yeniyi, yeni olanın içinden de eskiyi bağırır. Henüz tanımlanamayandır, fakat tanımlanmak istencindedir de. Sanıcının yarattığı acı, öfke kavranamazsa, şekillenmesine, olgunlaşmasına fırsat verilmezse gün gelir kendisine döner…

 

Son aylarda yaşadıklarımız siyasal ve toplumsal muhalefet öznelerinin bu sancının farkında olmadıklarını, anlayamadıklarını veya dokununca kendilerine çekebileceklerini sandıklarını gördük.

 

Her sancı kendi diliyle, kendi hali ve oluşu ile ifade bulur. O dili konuşmayanı, o dili anlamadan ve kavramadan yaklaşanı ters teper, karşısına alır.

 

Kıbrıslı Türklerin varoluş ve özne olma mücadeleleri, çok net bir şekilde yeni bir dili, yeni bir mücadele kültürünü ve yeni bir özneyi gereksinmektedir.

Fakat daha da ötesi var. Bu gereksinim inşa edilemediği sürece, sancı kendisini yutacak. Öfke kendisine bilenecek.

Endişe hayatın anlamını tetikleyicisi değil, anlamdan kaçışın dürtüsü olacak. Eylemde sendikal bürokrasinin protesto edildiği, sokakta kendi ezberlerinden kopamayan grileşmiş geleneksel yapı ve partilerin güven ve inandırıcılık vermediğinin konuşulduğu, insanların bir kısmının ‘hiçbir şey değişmeyecek’ diyerek mitinge geldiği diğer bir kısmının ise ‘zaten hiçbir şey değişmeyecek’ diye evde oturduğu koşullarda en büyük tehlike ve çürüme, varoluş için mücadele etmeye çalışırken, varoluşumuza ve bunun mücadelesine inancı kaybediyor olmamızdır.

 

Bunun yarattığı ve yaratacağı toplumsal çürüme ve hakikatten kaçış başka hiç bir baskı mekanizmasının yaratamayacağı kadar acı ve yokluk yaratacaktır. Acıların ve yoklukların en kötüsünü, hissedilemeyen bir acı, farkına varılamayan bir yokluk!

 

Deleuze bir keresinde “Dünyada en eksik olan şey dünyaya olan inançtır. Dünyayı neredeyse kaybettik. Dünya bizden alındı. Dünyaya inanıyorsanız, olayları denetimden kaçan bir biçim altında yağdırırsınız” diye yazmıştı. Bu paragraf döne döne Kıbrıslı Türkler’in durumunu çağrıştırmaktadır. Kıbrıslı Türkler’in yaşadığı arafta kalmışlık, kendine özgü istisna halinin kural haline dönüşmesi, günün sonunda bu ülkeye ve verilen mücadelelere olan inancı da kaybedilmesine olanak sağladı. Evet, bu ülkeyi neredeyse kaybettik, bizden alınmasına izin verdik. En eksik olan şey belki de Kıbrıs’a ve geleceğe olan inançtır.

 

Dolayısıyla, meselemiz yeni veya eski değil, en azından artık öyle olmayacağı kesin. Meselemiz çok net, sıkıntı, sancı ve öfke! En önemlisi de duyduğumuz endişenin farkında olabilmeyi becerme, onu kavraya bilme! Yeni mücadele yollarını açacak olan anahtar bu endişe olacak! Varoluşsal endişemiz! Belki de elimizde kalan tek gerçek!

 

 

 

 

 

Erkeklik tezahürleri – Hasan Yıkıcı

Erkeklik tezahürleri – Hasan Yıkıcı

Bugün 25 Kasım, kadına yönelik şiddete karşı mücadele günü. Uzun uzun kadın kurtuluş mücadelesinden veya kadınların uğradıkları ayrımcılıktan, şiddetten, tahakkümden bahsetmeyeceğim. Erkeklerin kadınların maruz kaldığı şiddetle ilgili ahkam kesmesi veya kadınlara nasıl mücadele edilmesi gerektiğini ‘öğretmesi’, bizzat erkeklerin toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinde kendi kendilerine biçtikleri misyon haline gelmekte.

 

Sendikada, partide, örgütte veya kamusal alanlarda kadınlar veya LGBTİ bireyler adına konuşan, kurtuluşlarını savunan ve nasıl mücadele edilmesi gerektiğini ‘öğreten’ erkekler boy göstermekte. Halbuki herhangi bir sendika toplantısında onlarca erkeğin arasında tek tük kadına rastlanır, partilerde kadınlara biçilen rol ve görev sokak sokak dolaşıp oy toplamak olur, örgütlerde kadınlardan çok erkekler feminist olur. Çünkü her yerde politik-pratik iktidar inşa süreçleri söz konusudur ve bu çoğunlukla erkekliğin inşasıyla da paralel gitmektedir.

 

Nasıl ki kadın doğulmuyor ama kadın olunuyorsa, bilinmelidir ki erkek de doğulmuyor, erkek olunuyor! Dolayısıyla mesele biyolojik olarak erkeklerin ne kadar feminist olup olmadığından çok, erkeklerin erkeklik durumu ve süreçleriyle ilgili olarak ne kadar yüzleşip yüzleşemedikleri, erkekliği sorgulayıp sorgulayamadıkları ve hayatlarını nasıl yaşadıklarıdır.

 

Şimdi kimse ‘ama’, ‘fakat’ veya ‘nedir be senin yazdığın’ demesin, hepimiz biliyoruz, hiç birimiz masum değiliz! Bunu kendimize söyleyerek başlayabiliriz…

 

*

 

Erkeklik ile iktidar/egemen olma iç içe geçiş süreçlerdir. Erkeklik iktidar/egemen olma durumundan güçlenirken, iktidar/egemen olmak da erkeklik tarafından şekillendirilir. Erkeğin toplumsal-kültürel olarak üzerine biçilen misyon güçlü olmak, başarılı olmak ve hakim olmaktır. Güçsüzlük, başarısızlık veya hakimiyetsizlik erkeklikle bağdaştırılmayan, kadına yüklenen ‘niteliklerdir’. Aynı zamanda akıl ve mantık da erkek de toplanırken, kadın duygusal, narin ve kırılgan olandır. Tüm bunlar da yaşadığımız toplumda, aklın, başarının ve gücün iktidarı oluşturmasıyla ilintili hale gelmektedir. Bunun yansımasını sadece ana akım kurumlarda, kamu kuruluşlarında, şirketlerde veya iş yerlerinde görmeyiz. Ev ve bir ilişki durumundaki gibi özel alanlarla da sınırlı bir iktidar-tahakküm ilişkisi değildir. Ne yazık ki, sistemle kavga halinde olan sendika, parti veya örgütlerde de ‘erkeklik’ süreçleri güçlü bir şekilde mevcuttur.

 

Sendikalar erkek sendikacıların hakimiyetindeki yapılarını yıllardır kıramadılar. Genellikle ana akım odaklardan yapılan propagandaya göre ‘kadıların erkeklerden daha iyi durumda’ olduğu ülkemizdeki sendika tarihide hali hazırdaki sendikaların yönetim kadrolarındaki kadın sayısının neredeyse iki elin parmaklarının sayısını geçmiyor oluşu, genel olarak sendikaların erkek liderliklerinin kadınlara yönelik olarak ‘bu işi yapabilecek niteliklerde olmadıklarını” düşünmeleri, toplumsal özgürlük ve eşitlik mücadelesi veren kurumların liderliklerinin durumunu ortaya sermektedir. Her ne kadar feminist mücadelede de aktif ve önemli bir konumda olan KTÖS başkanı Semen Saygun bu noktada anlamlı bir fark yaratsa da genel olarak sendikaların liderliklerinin erkeklerden de oluşması ve bunun kırılamaması hala geçerli bir gösterge.

 

*

 

Partilerde yıllardır kadınlar seçim dönemleri oy toplayacak olan parti kolları olarak kullanıldı. Son yıllarda olumlu-olumsuz kurumsal değişikliklere gidilse de hala kadınlara yönelik olarak geleneksel algı mevcuttur. Yönetimsel değişiklikler yapılsa da mesele erkekliğin kurumsallığı ile yüzleşebilmekten geçmekte. Feminizm kelimesini duyduğu anda tüyleri diken diken olan ve parti-sendikalarda bir statü sahibi olan solcuların azımsanmayacak kadar olduğunu düşündüğümüzde, meselenin burada feminizm değil, erkeklik ve iktidar olduğuna varırız. Ne yazık ki idealler ve değerler çoğu zaman iktidarı paylaşmama pahasına heba edilebiliyor.

 

*

 

Sadece kadınlar üzerindeki şiddet, baskı, hiçleştirme veya dışlama değil, aynı zamanda LGBTİ bireylerin varlığını kabul etmeme, en makulünün bile cümle içinde ‘ama’ ile veya ‘onlar da insan’ ile cümleler kurması ile tezahür edebiliyor erkeklik. Bunun en sıcak örneğini geçtiğimiz haftalardaki LGBTİ farkındalığını artırmaya yönelik reklam panosu meselesinde gördük. En demokrat geçinenler bile ‘kendi tercihini kendi yaşasın, bizim gözümüze sokmasınlar’ bile diyebilecek kadar erkeklik batağına saplanıp kalmış durumda olabiliyor. Halbuki burada da mesele kendinden farklı olanı kendi erkeklik ve iktidar durumuna bir tehdit olarak algılaması. Erkeklik sadece iktidar değil, aynı zamanda güvensizliktir de çünkü.

 

*

 

Sadece bunlar mı? Daha çok şey yazılabilir. Örneğin meyhane masalarında feminist erkeklerin içinden hortlatan erkeklik muhabbetleri, araya karışan küfürler, evde geleneksel ev içi iş bölümünün yeniden üretilmesi vs vs…

 

Bu satırların yazarının içinden hiç mi erkeklik hortlamıyor ve ev içi iş bölümünde tamamen eşitlikçi mi yaşıyor? Net, hayır!

 

Erkeklik sadece kadınlara veya LGBTİ bireylere yönelmiş yıkıcı bir şiddet değil. Evet, kadınlar veya LGBTİ bireyler kendilerinin dışından gelen bu şiddetle yüz yüze kalmaktalar. Fakat bu şiddetin bir boyutu daha var, o da erkekler. Şiddetin hem uygulayıcısı hem de uygulananı olarak. Erkeklik, yüzleşilemediği ve sorgulanamadığı sürece kadını veya LGBTİ bireyleri dışardan fakat erkeği de kendi içinden yıkmaya devam edecektir. Hiçbir erkek doğarken heteroseksüel olacak, kadınları baskı altına alacak, LGBTİ bireylere nefretle yaklaşacak veya başarılı, güçlü ve erk sahibi olacak diye doğmadı. Toplumsal, maddi, kültürel ve hayat pratikleri erkeği ‘adam gibi adam’ yaptı. Fakat bu adam gibi adam olma durumu altında erkek de ezildi, içinden çıkarttığı şiddetin kendisi de altında kaldı. Hakim ve egemen olan adına erkek kendine yönelik olan şiddeti giderek içselleştirdi, ruhsallaştırdı ve görünmez hale getirdi. Erkeklikte fail bizzat kurbandır. Toplumsal olarak kazanılan egemen olma istenci, kendi dışındakiyle beraber kendi içine de yönelen görünmeyen bir şiddeti doğurdu.

 

Öğrenilmiş cevapları bir kenara bırakıp sorular sormakla, fakat gerçekten içten gelen sorular sormakla erkeklik meselesiyle yüzleşmeye başlanabilir. Kadınların, LGBTİ bireylerin mücadelesi son 10 yılda ülkemizde ciddi farkındalıkların ve değişimlerin olmasına yol açtı. Fakat bunun tamamlayıcı bir unsuru da erkeklerin erkeklik süreçleri ile ve erkeklik mefhumu ile yüzleşebildikleri süreçler olacaktır. Evde, sokakta, partide, örgütte, kamusal alanlarda vs erkeklik durumlarını ne kadar bozup dağıtabilirsek, toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesine de o kadar katkı yapabilmiş olacağız.

CİNAYET KAPİTALİZMİ VE SOL / 1

CİNAYET KAPİTALİZMİ VE SOL / 1

Son zamanlarda hem Türkiye’de hem de ülkemizde meydana gelen ana akım tabirle ‘iş kazaları’ fakat esas tabirler ise ‘iş cinayetleri’ gündeme damgasını vuran olaylar arasında yer aldı.

Türkiye’de Soma faciası ve geçtiğimiz gün meydana gelen inşaattaki asansörün çöküp yere vurması sonucunda hayatını kaybeden işçiler, ülkemizde ise geçen aylarda bir taş ocağındaki ölüm ve geçen hafta inşaattan düşerek can veren 19 yaşındaki gencin ölümü bir kez daha herkesi yaşadığımız, pardon, öldüğümüz sistemi sorgulamaya itiyor.

Burada dikkat çekilmesi bir durum ise gerek geçtiğimiz hafta Kıbrıs’ın kuzeyinde gerekse de İstanbul’daki iş cinayeti olsun her ikisinde de demokratik kitle örgütleri kaza olabileceği ve sonucunun da ağır olacağı uyarısında bulunmuştu. Fakat uyarılar herhangi bir karşılık bulamamıştı. Kar, sadece kendi sesini dinlemekte.

İş kazası ile iş cinayeti arasındaki anlam farkının aslında aynı zamanda örtüştüğü de bir nokta vardır. Nasıl mı? İş cinayetlerine kaza süsü verilerek! Ana akım medyanın ‘iş kazası’ demesi, yöneticilerin ısrarla ‘kaza’ üzerinde durması, ‘ölüm bu işin fıtratında var’ algısını kuvvetlendirmek, normalleştirmek için kullanılmaktadır. Hayır, ölüm hayatı emeğiyle kazanmanın fıtratında değil, ölüm kapitalizmin fıtratında vardır!

Sistemden kaynaklı kar hırsı, sermaye birikimi, hız ve yayılmacılık doğallığında güvencesizliği, sigortasızlığı, tedbirsizliği ve umursamazlığı getirir. Çünkü patronlar için esas mesele kar etmek ve sermaye birikimini yoğunlaştırmaktır. Bu koşullar ve arzular içinde de işçinin ne durumda olduğu, emekçiye nasıl koşullar sunulduğu erk sahibinin umurunda olmaz. Bu bağlamda masumane bir kazadan bahsetmek mümkün değildir. ‘Kaza’ söylemi yapıştırılmış bir cinayettir söz konusu olan. Göz göre göre hem de… Çünkü yaşadığımız  sistem cinayet kapitalizmidir!

Ülkemizde özellikle Annan Planı sonrası inşaat sektörünün hızlanması ile birlikte tedbirsizlik ve ihmaller de yaygınlaşmaya başladı. Hızla yayılan gözü dönmüş inşaat sermeyesi beraberinde hızla yaygınlaşan iş cinayetlerini de getirdi. İş cinayetlerinin son yıllarda artması tarihsel bir tesadüf değil, tam tersi sermayenin ülkemizdeki tarihsel çıkartmasıyla ilgilidir. Hali hazırda yaygın olan denetimsizlik, ihmaller ve tedbirsizlik; yasalarla garanti altına alınmasına rağmen yasa tanımazlığın taban yaparak güvencesiz, sigortasız ve hatta kaçak işçi çalıştırma, Annan Planı sonrası hat safhaya ulaşmıştı.

Bugün hala Annan Planı sonrası kuzey koşullarında kapitalizmin gelişimi emekçiler açısından bu düzlemde devam etmekte ve sonuç olarak ortaya korkutucu bir manzara çıkmaktadır. Ucuz ve güvencesiz emek gücü sermayedarların gözünü parlatırken, pek çok emekçinin ise hayatını karartmakta. Üstüne üstlük bu durum ölümlerle de doruğa çıkmakta.

Kıbrıs’ın kuzeyinde cinayet kapitalizmi gittikçe hızlanarak can almakta. Çünkü bir yandan özelleştirmeler, neoliberal yasalar hızla geçip hayat bulurken diğer yandan da buna paralel olarak acımasız bir çark gittikçe hızlanarak dönmekte. Bunun bedelini ise yoksullar ve giderek yoksullaşanlar ödemekte. Cinayet kapitalizmi kurbanlar yaratırken diğer yandan da cellatlar da yaratmaktadır. Bugün bu koşullardan sorumlu tüm taşeron hükümetler ve yöneticiler bu çarkın birer dişlileridir.

***

Avrupa’da kapitalizm yok mu diye bir soru duyar gibiyim. Evet Avrupa özellikle son 50 yıldır çalışma güvenliği ve işçi hakları konusunda ileri adımlar attı. Bugün sadece Almanya’da istihdam edilen 100 bin kişi başına ölümlü iş kazası oranı 2010 itibariyle %1.2 ilen buna karşılık olarak nüfus olarak da en çok örtüşen ülke olan Türkiye’de ise bu oran %14.3’dür. Bu rakam Avrupa çapında ise %2.1’dir.   Kıbrıs’ın kuzeyi için rakam bilinmezken, güney söz konusu olunca %4.6 olarak belirlenmekte. Buradan çıkartacağımız sonuç kesinlikle Avrupa’da güzel kapitalizm var, buralarda ise her şeyde olduğu gibi kötü kapitalizm var değildir! Avrupa meselenin standardına göre yürümesi on yıllardır verilen işçi mücadeleleri sonucunda olmuştur. Avrupa sınıf mücadeleleri geleneği bugün hala bu kavgayı sürdürmekte ve emekçilerin koşullarını geriletme, haklarını gasp etmek saldırılarına karşı direnişlerini sürdürmektedir. Dolayısıyla kimse hakların altın tepside sunulduğu yanılgısına kapılmasın, haklar ve Avrupa ülkeleri için bu durum yüz yıllardır devam eden işçi mücadeleleri sonucunda kazanılmıştır.

OK

Kaynak: Kaynak: Eurostat

Söz konusu Kıbrıs’ın kuzeyi olunca gerek nesnel koşullarından ve emekçi sınıfın parçalı, bütün halinde olmayan ve sürekli değişkenlik gösteren durumundan ötürü, gerekse de bir sınıf mücadeleleri geleneğinin olmamasından kaynaklı olarak emeğin durumu içler acısıdır.

Gerek egemenlerin parçalama ve emeği örgütsüzleştirme politikalarından dolayı, gerekse, sendikal hareketin atılım yapamayarak çok geniş oranda kamu sektörüne sıkışıp kalması, gerekse de emekçi kesimlerin çoğunun Türkiye’den gelip adadaki varlıkları bile patronların iki dudağının arasında olması bir emek hareketinin kuruluşunu neredeyse imkansıza soktu. (Bu konular başka makalelerde uzun uzadıya incelenmesi gereken başlıklardır. Burada bunların ayrıntısına giremiyoruz.)

Hal böyle olunca, son işçi direnişleri Sanayi Holding ve Cyprufexs direnişleri olarak geleceğe pratik olarak aktarılamayan, süreklilik arz edemeyen direnişler olarak kaldı. Bu durumdan Kıbrıslı Türklerin büyük oranda üretimden koparılması da söz konusu oldu.  Çünkü özellikle de Sanayi Holding direnişleri politize olmuş bir işçi sınıfını oluşturamasa da, bu kendi için sınıf olmak anlamında bir başlangıç, önemli bir mesaj idi.

Emek eksenli bir hareketin ülkemizde çeşitli nedenlerden dolayı oluşamaması doğallığında kapitalizmin de önünde sınıfsal bir engel görmeden bir vahşice gelişmesine imkan verdi. Emeğin hakkını patronlar savunamayacağına göre ve onların karşısında da sınıfsal bir güç olmadığı için ‘kim takar yasaları’ kuralı geçerli oldu ve tek yasa yasa tanımamazlık olarak yürürlüğe girdi. Ki kaldı ki yasalardaki verili emekçi hakları kapitalizmin ve patronların uyum standartları içinde yer almaktadır.

Bundandır ki bugün iş cinayetleri bir kaç haberin dışına çıkamamakta ve o herkesin dilinden düşürmediği aslında olmayan da ‘hesap sorma’ mekanizmaları işlememektedir, işleyememektedir. Çünkü bir mekanizmayı işletecek olan onu kullanacak olan öznelerdir. Öznesiz bir sınıf sınıf olamamış bir gürültüdür. Her iş cinayetinden sonra da o gürültü dışına çıkmak isteyenin ama kendi gürültüsü içinde de hapsolmuş olanın vicdan sızlamalarından öte bir şey olamamakta.

Bu yazı ilk olarak 9-9-2014 tarihinde ankaradeğillefkoşa.org sitesinde yayınlandı.

Güvencesizler

Güvencesizler

 

Bir grup özel banka çalışanı. Neredeyse her biri farklı farklı bölümlerden mezun oldu. Hepsinin yolu bir bankada keşişti. Sorsan kimsesinin hayali bankacı olmak değildi. Zaten onlara ‘hayalleriniz nedir’ diye de soran olmadı. Bir gün kamu sınavına girmek istediler. Daha düşük maaşa fakat güvenceli çalışmak istediler. Ertesi gün işten atıldılar. Çünkü güvencesizdiler…

 

*

 

Özel bir üniversitede çalışan işçiler. Kimisi tuvaletleri temizliyor, kimisi bahçeye bakım yapıyor, kimisi çöpleri topluyor… Düşük ücrete uzun süre çalışıyorlar. Sendikalı olmak istiyorlar, bir sendika çağırıyorlar. Üniversite patronu sendikacıların karşısına başka bir iş yerinden getirdiği sopalı insanlarla çıkıyor. Yasalar mı daha güçlü, eli sopalı kabadayılar mı? Üniversite işçileri sendikalaşamadı, zamanla hepsi işten atıldı, herkes bağırıp çağırdı ve günün sonunda kabadayılar galip geldi!

 

*

 

Özel sektörde çalışan bir kadın. Günde, genellikle 8 saatten fazla, ek mesai almadan çalıştırılıyor. Sendikasız… Güvencesiz… Sosyal haklardan mahrum… Kadın bir gün hamile kalıyor. Hayaller kuruyor, mutlu oluyor, mutluluğunu paylaşıyor, hayallerini büyütüyor… Hayatı doyasıya içine çekiyor, içinde bir hayat yeşeriyor. Yine işe gittiği bir gün, masasında bir zarf buluyor. “İşinize son verildi!” Gerekçe kadının hamile olmasıydı.

 

*

 

Akademide stajer, yarı zamanlı bir öğretim görevlisi. İdealleri var, hedefleri var, okuyacağı kitaplar, araştıracağı konular, hazırlayacağı makaleler var… Hepsi hayalleri arasında var… Derse giriyor, üniversite içi yazışmaları yapıyor, götür-getir işleri yapıyor, müfredatın bitmek bilemeyen talimatlarını yerine getiriyor, öğrencilerle ilgileniyor… Dersler bitiyor, mesai bitiyor, onun işleri bitmiyor… Çalışma saatleri esnedikçe esniyor, masa başında yorgunluktan esniyor… Düşük bir ücrete, yüksek sömürülü akademik bir hayata adım atıyor.

 

*

 

Bangladeş’ten Kıbrıs’ın kuzeyine fırlatılmış bir göçmen. “Orada çok iş var” deyip 4 bin pound’unu el aldılar. Kıbrıs’a geldiğinde, ne onunla temasta olan insanları bulabildi, ne de kendisine söz verildiği gibi bir iş. Geriye dolandırılmışlığı ve inşaattan inşaata iş değiştirmişliği kaldı. Bir de çalınıp giden yok hayatı…

 

*

 

Tarihin en eski mesleğini icra etmek için geldi. Arkasında neler bıraktı da geldi, kimse bilmiyor; arkadaşları bilmiyor, bakıştığı insanlar bilmiyor, seviştiği insanlar bilmiyor… Konuşamıyor, konuşsa deprem olacak, bir enkaz gibi yaşamının altında kalacak, kendisine ait olmayan yaşamının… Bir seks işçisi, adı yok, bedeni var. Bedenin içinde kaybolmuş bir kimlik. Sesi yok, gözlerinin içinde susturulmuş bir umutsuzluk. Bir seks işçisi, belki de kölesi demek daha doğru… En günahsızlarımızdan daha anlamlı bakıyor hayata…

 

*

 

 

İnönü Meydanı’nın karanlık arka sokaklarında bir daire. 3 oda 1 salon… Yumurtaların ve sigaraların tek tek satıldığı, gece mesai bitiminin ardından kalabalıklaşan sokaklarda bir daire. Dairenin içinde 40’a yakın işçi. Hepsi hayatlarını başka bir coğrafyada dondurmuş, burada ise öldürmüş göçmenler. Dairenin içinde 40 yakın işçinin iç içe geçen ter kokusu, ayak kokusu, birazdan bakkaldan adet adet aldıkları yumurtalar ile değişecek olan nefes kokusu… 40’a yakın işçi bir dairede, gidecek bir yerleri yoktu, kendilerine bile sığınamıyorlardı… Hayallerini örtünüp uykuya daldılar, gün bir kabus gibi ağaracak birazdan.

 

*

 

 

İnşaatın en üst katında, yerden metrelerce yükseklikte, hiçbir işçi güvenliği ve koruması olmaksızın, inşaat iskelesinin üzerinde çalışan bir işçi… Geçtiğimiz yıl onun gibi 13 kişi ölmüştü. Devlet, işveren, yasa koyucular, yasa denetleyiciler… Hepsi biliyor ama kimse görmüyor. Her gün bir inşaat yükseliyor ve biraz daha körleşiyorlar!

 

*

 

Ve gökte bir kuş; mavilikler, ovalar ve dağlar boyunca uçuyor. Ağaç dallarına konuyor, su başlarında soluklanıyor… Etrafındaki kuşlarla ötüşüyor, harmonik bir senfoni çıkartıyorlar ortaya… Az sonra kendisine isabet edecek olan ve bedeninin parçalayacak mermiden habersiz, az sonra diğer kuşlarla yarattıkları müziğin yerini barut kokulu bir gümbürtünün alacağından habersiz… Sonra sessizlik, köpek havlamaları ve içine bir canlıyı öldürmekten haz alan iğrenç bir duygu sirayet etmiş kahkaha sesi…

Kuşun da diğer insanlardan farkı yoktu. Onun da şarkısı kesilmiş, yaşamasına izin verilmemişti.

Çünkü o da güvencesizdi.

 

*

 

Çünkü artık hepimiz güvencesiziz… Ve bizim için yazılan hikayelerde kaybolmak değil, kendi hikayelerimizi yazma vaktidir artık.