Sıkıntı, sancı ve öfke – Hasan Yıkıcı

Sıkıntı, sancı ve öfke – Hasan Yıkıcı

 

Bu bir yeni yıl yazısı değildir. 2016’nın ne kadar boktan bir yıl olduğu ve 2017’ye dair ne kadar güzel umutlar beslenmesi gerektiği yazısı hiç değildir. Bugünden geçmişe dair söylenen her şey aslında bir öfke ve sıkıtı hali içinde söylenmekte. Bunun böyle olmasında bir sorun yok. Fakat sorun tam da yine bu öfke ve sıkıntı halini iktidara ve sermayeye dair yaşamı dönüştürücü ve kurucu bir harekete dönüştürememe durumunda. Ve tam da bu durumu, içinde gittikçe büyüyen bir sancı barındırmakta. Eski olanın tükendiği fakat yeni olanın henüz oluşamadığı, hakikat ile söylem arasında sıkışmış bir soru işareti!

 

Uzun zamandır neredeyse tüm toplumsal kesimler ‘değişim’ ve ‘yeni’ retoriği etrafında tavır ve söz üretmeye çalışmakta. Kimisi yeni parti kurarak, kimisi parti içinde yeniyi kurarak, kimisi genç suratlarla yeni bir ifade arayışında, kimisi yeni bir ifadeyi eski olandan çıkartma çabasında. Eski-yeni karşıtlığının, bir yıl içerisinde nasıl tüketildiğini, ilk başta kendisine alıcı arayan bir pazarlama sloganı gibi sıkışanın tutunduğu şimdi ise nasıl bir politika alışkanlığı haline geldiğini görüyoruz.

 

Halbuki yaşamın akışı bizlere eski olanın içinden yeniyi, yeni olanın içinden ise eskiyi çok bariz gösterir. Bakmak, görmek ve anlamaya çalışmak yeter. Bunu kavrayamayanlar, politik alternatifini sadece yeni üzerinden kuranlar veya eski olanı yenileyerek yeniden inşa etmeye çalışanlar sadece bir söylem olarak varlar. Ve bir söylem de ne kadar varsa o kadar varlar.

 

Son aylarda yaşadıklarımız içinde bulunduğumuz toplumsal ve politik açmaz üzerine tekrar düşünmeye değer.

 

Kıbrıslı Türkler mücadelesi bir anlam, hedef veya dönüşümden ziyade sıkıntı, endişe ve öfke durumlarında yaşanan patlamalarda saplanıp kaldı. Patlamalar elbet bütün toplumların tarihinde ve bugününde vardır. Fakat anlamı kendinden menkul olan, bir hedefe ve dönüşüme doğru evrilemeyen patlamaların ardından gerileme ve içe kapanma dönemleri gelir. Yaşanan mücadelelerin sonuç alıcı olmaması gibi, kurucu bir alternatife de evrilememesi bu içe kapanma durumunu daha da perçinlemekte.

 

Tam da burada bir sancı söz konusudur. Biçimlenmeyen fakat biçimlenmeye yüz tutmuş, kaynaşmayan fakat dağıtılamayan da, oluşmayan fakat yok olmayan!

Bu sancı eski olanın içinden yeniyi, yeni olanın içinden de eskiyi bağırır. Henüz tanımlanamayandır, fakat tanımlanmak istencindedir de. Sanıcının yarattığı acı, öfke kavranamazsa, şekillenmesine, olgunlaşmasına fırsat verilmezse gün gelir kendisine döner…

 

Son aylarda yaşadıklarımız siyasal ve toplumsal muhalefet öznelerinin bu sancının farkında olmadıklarını, anlayamadıklarını veya dokununca kendilerine çekebileceklerini sandıklarını gördük.

 

Her sancı kendi diliyle, kendi hali ve oluşu ile ifade bulur. O dili konuşmayanı, o dili anlamadan ve kavramadan yaklaşanı ters teper, karşısına alır.

 

Kıbrıslı Türklerin varoluş ve özne olma mücadeleleri, çok net bir şekilde yeni bir dili, yeni bir mücadele kültürünü ve yeni bir özneyi gereksinmektedir.

Fakat daha da ötesi var. Bu gereksinim inşa edilemediği sürece, sancı kendisini yutacak. Öfke kendisine bilenecek.

Endişe hayatın anlamını tetikleyicisi değil, anlamdan kaçışın dürtüsü olacak. Eylemde sendikal bürokrasinin protesto edildiği, sokakta kendi ezberlerinden kopamayan grileşmiş geleneksel yapı ve partilerin güven ve inandırıcılık vermediğinin konuşulduğu, insanların bir kısmının ‘hiçbir şey değişmeyecek’ diyerek mitinge geldiği diğer bir kısmının ise ‘zaten hiçbir şey değişmeyecek’ diye evde oturduğu koşullarda en büyük tehlike ve çürüme, varoluş için mücadele etmeye çalışırken, varoluşumuza ve bunun mücadelesine inancı kaybediyor olmamızdır.

 

Bunun yarattığı ve yaratacağı toplumsal çürüme ve hakikatten kaçış başka hiç bir baskı mekanizmasının yaratamayacağı kadar acı ve yokluk yaratacaktır. Acıların ve yoklukların en kötüsünü, hissedilemeyen bir acı, farkına varılamayan bir yokluk!

 

Deleuze bir keresinde “Dünyada en eksik olan şey dünyaya olan inançtır. Dünyayı neredeyse kaybettik. Dünya bizden alındı. Dünyaya inanıyorsanız, olayları denetimden kaçan bir biçim altında yağdırırsınız” diye yazmıştı. Bu paragraf döne döne Kıbrıslı Türkler’in durumunu çağrıştırmaktadır. Kıbrıslı Türkler’in yaşadığı arafta kalmışlık, kendine özgü istisna halinin kural haline dönüşmesi, günün sonunda bu ülkeye ve verilen mücadelelere olan inancı da kaybedilmesine olanak sağladı. Evet, bu ülkeyi neredeyse kaybettik, bizden alınmasına izin verdik. En eksik olan şey belki de Kıbrıs’a ve geleceğe olan inançtır.

 

Dolayısıyla, meselemiz yeni veya eski değil, en azından artık öyle olmayacağı kesin. Meselemiz çok net, sıkıntı, sancı ve öfke! En önemlisi de duyduğumuz endişenin farkında olabilmeyi becerme, onu kavraya bilme! Yeni mücadele yollarını açacak olan anahtar bu endişe olacak! Varoluşsal endişemiz! Belki de elimizde kalan tek gerçek!

 

 

 

 

 

Erkeklik tezahürleri – Hasan Yıkıcı

Erkeklik tezahürleri – Hasan Yıkıcı

Bugün 25 Kasım, kadına yönelik şiddete karşı mücadele günü. Uzun uzun kadın kurtuluş mücadelesinden veya kadınların uğradıkları ayrımcılıktan, şiddetten, tahakkümden bahsetmeyeceğim. Erkeklerin kadınların maruz kaldığı şiddetle ilgili ahkam kesmesi veya kadınlara nasıl mücadele edilmesi gerektiğini ‘öğretmesi’, bizzat erkeklerin toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinde kendi kendilerine biçtikleri misyon haline gelmekte.

 

Sendikada, partide, örgütte veya kamusal alanlarda kadınlar veya LGBTİ bireyler adına konuşan, kurtuluşlarını savunan ve nasıl mücadele edilmesi gerektiğini ‘öğreten’ erkekler boy göstermekte. Halbuki herhangi bir sendika toplantısında onlarca erkeğin arasında tek tük kadına rastlanır, partilerde kadınlara biçilen rol ve görev sokak sokak dolaşıp oy toplamak olur, örgütlerde kadınlardan çok erkekler feminist olur. Çünkü her yerde politik-pratik iktidar inşa süreçleri söz konusudur ve bu çoğunlukla erkekliğin inşasıyla da paralel gitmektedir.

 

Nasıl ki kadın doğulmuyor ama kadın olunuyorsa, bilinmelidir ki erkek de doğulmuyor, erkek olunuyor! Dolayısıyla mesele biyolojik olarak erkeklerin ne kadar feminist olup olmadığından çok, erkeklerin erkeklik durumu ve süreçleriyle ilgili olarak ne kadar yüzleşip yüzleşemedikleri, erkekliği sorgulayıp sorgulayamadıkları ve hayatlarını nasıl yaşadıklarıdır.

 

Şimdi kimse ‘ama’, ‘fakat’ veya ‘nedir be senin yazdığın’ demesin, hepimiz biliyoruz, hiç birimiz masum değiliz! Bunu kendimize söyleyerek başlayabiliriz…

 

*

 

Erkeklik ile iktidar/egemen olma iç içe geçiş süreçlerdir. Erkeklik iktidar/egemen olma durumundan güçlenirken, iktidar/egemen olmak da erkeklik tarafından şekillendirilir. Erkeğin toplumsal-kültürel olarak üzerine biçilen misyon güçlü olmak, başarılı olmak ve hakim olmaktır. Güçsüzlük, başarısızlık veya hakimiyetsizlik erkeklikle bağdaştırılmayan, kadına yüklenen ‘niteliklerdir’. Aynı zamanda akıl ve mantık da erkek de toplanırken, kadın duygusal, narin ve kırılgan olandır. Tüm bunlar da yaşadığımız toplumda, aklın, başarının ve gücün iktidarı oluşturmasıyla ilintili hale gelmektedir. Bunun yansımasını sadece ana akım kurumlarda, kamu kuruluşlarında, şirketlerde veya iş yerlerinde görmeyiz. Ev ve bir ilişki durumundaki gibi özel alanlarla da sınırlı bir iktidar-tahakküm ilişkisi değildir. Ne yazık ki, sistemle kavga halinde olan sendika, parti veya örgütlerde de ‘erkeklik’ süreçleri güçlü bir şekilde mevcuttur.

 

Sendikalar erkek sendikacıların hakimiyetindeki yapılarını yıllardır kıramadılar. Genellikle ana akım odaklardan yapılan propagandaya göre ‘kadıların erkeklerden daha iyi durumda’ olduğu ülkemizdeki sendika tarihide hali hazırdaki sendikaların yönetim kadrolarındaki kadın sayısının neredeyse iki elin parmaklarının sayısını geçmiyor oluşu, genel olarak sendikaların erkek liderliklerinin kadınlara yönelik olarak ‘bu işi yapabilecek niteliklerde olmadıklarını” düşünmeleri, toplumsal özgürlük ve eşitlik mücadelesi veren kurumların liderliklerinin durumunu ortaya sermektedir. Her ne kadar feminist mücadelede de aktif ve önemli bir konumda olan KTÖS başkanı Semen Saygun bu noktada anlamlı bir fark yaratsa da genel olarak sendikaların liderliklerinin erkeklerden de oluşması ve bunun kırılamaması hala geçerli bir gösterge.

 

*

 

Partilerde yıllardır kadınlar seçim dönemleri oy toplayacak olan parti kolları olarak kullanıldı. Son yıllarda olumlu-olumsuz kurumsal değişikliklere gidilse de hala kadınlara yönelik olarak geleneksel algı mevcuttur. Yönetimsel değişiklikler yapılsa da mesele erkekliğin kurumsallığı ile yüzleşebilmekten geçmekte. Feminizm kelimesini duyduğu anda tüyleri diken diken olan ve parti-sendikalarda bir statü sahibi olan solcuların azımsanmayacak kadar olduğunu düşündüğümüzde, meselenin burada feminizm değil, erkeklik ve iktidar olduğuna varırız. Ne yazık ki idealler ve değerler çoğu zaman iktidarı paylaşmama pahasına heba edilebiliyor.

 

*

 

Sadece kadınlar üzerindeki şiddet, baskı, hiçleştirme veya dışlama değil, aynı zamanda LGBTİ bireylerin varlığını kabul etmeme, en makulünün bile cümle içinde ‘ama’ ile veya ‘onlar da insan’ ile cümleler kurması ile tezahür edebiliyor erkeklik. Bunun en sıcak örneğini geçtiğimiz haftalardaki LGBTİ farkındalığını artırmaya yönelik reklam panosu meselesinde gördük. En demokrat geçinenler bile ‘kendi tercihini kendi yaşasın, bizim gözümüze sokmasınlar’ bile diyebilecek kadar erkeklik batağına saplanıp kalmış durumda olabiliyor. Halbuki burada da mesele kendinden farklı olanı kendi erkeklik ve iktidar durumuna bir tehdit olarak algılaması. Erkeklik sadece iktidar değil, aynı zamanda güvensizliktir de çünkü.

 

*

 

Sadece bunlar mı? Daha çok şey yazılabilir. Örneğin meyhane masalarında feminist erkeklerin içinden hortlatan erkeklik muhabbetleri, araya karışan küfürler, evde geleneksel ev içi iş bölümünün yeniden üretilmesi vs vs…

 

Bu satırların yazarının içinden hiç mi erkeklik hortlamıyor ve ev içi iş bölümünde tamamen eşitlikçi mi yaşıyor? Net, hayır!

 

Erkeklik sadece kadınlara veya LGBTİ bireylere yönelmiş yıkıcı bir şiddet değil. Evet, kadınlar veya LGBTİ bireyler kendilerinin dışından gelen bu şiddetle yüz yüze kalmaktalar. Fakat bu şiddetin bir boyutu daha var, o da erkekler. Şiddetin hem uygulayıcısı hem de uygulananı olarak. Erkeklik, yüzleşilemediği ve sorgulanamadığı sürece kadını veya LGBTİ bireyleri dışardan fakat erkeği de kendi içinden yıkmaya devam edecektir. Hiçbir erkek doğarken heteroseksüel olacak, kadınları baskı altına alacak, LGBTİ bireylere nefretle yaklaşacak veya başarılı, güçlü ve erk sahibi olacak diye doğmadı. Toplumsal, maddi, kültürel ve hayat pratikleri erkeği ‘adam gibi adam’ yaptı. Fakat bu adam gibi adam olma durumu altında erkek de ezildi, içinden çıkarttığı şiddetin kendisi de altında kaldı. Hakim ve egemen olan adına erkek kendine yönelik olan şiddeti giderek içselleştirdi, ruhsallaştırdı ve görünmez hale getirdi. Erkeklikte fail bizzat kurbandır. Toplumsal olarak kazanılan egemen olma istenci, kendi dışındakiyle beraber kendi içine de yönelen görünmeyen bir şiddeti doğurdu.

 

Öğrenilmiş cevapları bir kenara bırakıp sorular sormakla, fakat gerçekten içten gelen sorular sormakla erkeklik meselesiyle yüzleşmeye başlanabilir. Kadınların, LGBTİ bireylerin mücadelesi son 10 yılda ülkemizde ciddi farkındalıkların ve değişimlerin olmasına yol açtı. Fakat bunun tamamlayıcı bir unsuru da erkeklerin erkeklik süreçleri ile ve erkeklik mefhumu ile yüzleşebildikleri süreçler olacaktır. Evde, sokakta, partide, örgütte, kamusal alanlarda vs erkeklik durumlarını ne kadar bozup dağıtabilirsek, toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesine de o kadar katkı yapabilmiş olacağız.

CİNAYET KAPİTALİZMİ VE SOL / 1

CİNAYET KAPİTALİZMİ VE SOL / 1

Son zamanlarda hem Türkiye’de hem de ülkemizde meydana gelen ana akım tabirle ‘iş kazaları’ fakat esas tabirler ise ‘iş cinayetleri’ gündeme damgasını vuran olaylar arasında yer aldı.

Türkiye’de Soma faciası ve geçtiğimiz gün meydana gelen inşaattaki asansörün çöküp yere vurması sonucunda hayatını kaybeden işçiler, ülkemizde ise geçen aylarda bir taş ocağındaki ölüm ve geçen hafta inşaattan düşerek can veren 19 yaşındaki gencin ölümü bir kez daha herkesi yaşadığımız, pardon, öldüğümüz sistemi sorgulamaya itiyor.

Burada dikkat çekilmesi bir durum ise gerek geçtiğimiz hafta Kıbrıs’ın kuzeyinde gerekse de İstanbul’daki iş cinayeti olsun her ikisinde de demokratik kitle örgütleri kaza olabileceği ve sonucunun da ağır olacağı uyarısında bulunmuştu. Fakat uyarılar herhangi bir karşılık bulamamıştı. Kar, sadece kendi sesini dinlemekte.

İş kazası ile iş cinayeti arasındaki anlam farkının aslında aynı zamanda örtüştüğü de bir nokta vardır. Nasıl mı? İş cinayetlerine kaza süsü verilerek! Ana akım medyanın ‘iş kazası’ demesi, yöneticilerin ısrarla ‘kaza’ üzerinde durması, ‘ölüm bu işin fıtratında var’ algısını kuvvetlendirmek, normalleştirmek için kullanılmaktadır. Hayır, ölüm hayatı emeğiyle kazanmanın fıtratında değil, ölüm kapitalizmin fıtratında vardır!

Sistemden kaynaklı kar hırsı, sermaye birikimi, hız ve yayılmacılık doğallığında güvencesizliği, sigortasızlığı, tedbirsizliği ve umursamazlığı getirir. Çünkü patronlar için esas mesele kar etmek ve sermaye birikimini yoğunlaştırmaktır. Bu koşullar ve arzular içinde de işçinin ne durumda olduğu, emekçiye nasıl koşullar sunulduğu erk sahibinin umurunda olmaz. Bu bağlamda masumane bir kazadan bahsetmek mümkün değildir. ‘Kaza’ söylemi yapıştırılmış bir cinayettir söz konusu olan. Göz göre göre hem de… Çünkü yaşadığımız  sistem cinayet kapitalizmidir!

Ülkemizde özellikle Annan Planı sonrası inşaat sektörünün hızlanması ile birlikte tedbirsizlik ve ihmaller de yaygınlaşmaya başladı. Hızla yayılan gözü dönmüş inşaat sermeyesi beraberinde hızla yaygınlaşan iş cinayetlerini de getirdi. İş cinayetlerinin son yıllarda artması tarihsel bir tesadüf değil, tam tersi sermayenin ülkemizdeki tarihsel çıkartmasıyla ilgilidir. Hali hazırda yaygın olan denetimsizlik, ihmaller ve tedbirsizlik; yasalarla garanti altına alınmasına rağmen yasa tanımazlığın taban yaparak güvencesiz, sigortasız ve hatta kaçak işçi çalıştırma, Annan Planı sonrası hat safhaya ulaşmıştı.

Bugün hala Annan Planı sonrası kuzey koşullarında kapitalizmin gelişimi emekçiler açısından bu düzlemde devam etmekte ve sonuç olarak ortaya korkutucu bir manzara çıkmaktadır. Ucuz ve güvencesiz emek gücü sermayedarların gözünü parlatırken, pek çok emekçinin ise hayatını karartmakta. Üstüne üstlük bu durum ölümlerle de doruğa çıkmakta.

Kıbrıs’ın kuzeyinde cinayet kapitalizmi gittikçe hızlanarak can almakta. Çünkü bir yandan özelleştirmeler, neoliberal yasalar hızla geçip hayat bulurken diğer yandan da buna paralel olarak acımasız bir çark gittikçe hızlanarak dönmekte. Bunun bedelini ise yoksullar ve giderek yoksullaşanlar ödemekte. Cinayet kapitalizmi kurbanlar yaratırken diğer yandan da cellatlar da yaratmaktadır. Bugün bu koşullardan sorumlu tüm taşeron hükümetler ve yöneticiler bu çarkın birer dişlileridir.

***

Avrupa’da kapitalizm yok mu diye bir soru duyar gibiyim. Evet Avrupa özellikle son 50 yıldır çalışma güvenliği ve işçi hakları konusunda ileri adımlar attı. Bugün sadece Almanya’da istihdam edilen 100 bin kişi başına ölümlü iş kazası oranı 2010 itibariyle %1.2 ilen buna karşılık olarak nüfus olarak da en çok örtüşen ülke olan Türkiye’de ise bu oran %14.3’dür. Bu rakam Avrupa çapında ise %2.1’dir.   Kıbrıs’ın kuzeyi için rakam bilinmezken, güney söz konusu olunca %4.6 olarak belirlenmekte. Buradan çıkartacağımız sonuç kesinlikle Avrupa’da güzel kapitalizm var, buralarda ise her şeyde olduğu gibi kötü kapitalizm var değildir! Avrupa meselenin standardına göre yürümesi on yıllardır verilen işçi mücadeleleri sonucunda olmuştur. Avrupa sınıf mücadeleleri geleneği bugün hala bu kavgayı sürdürmekte ve emekçilerin koşullarını geriletme, haklarını gasp etmek saldırılarına karşı direnişlerini sürdürmektedir. Dolayısıyla kimse hakların altın tepside sunulduğu yanılgısına kapılmasın, haklar ve Avrupa ülkeleri için bu durum yüz yıllardır devam eden işçi mücadeleleri sonucunda kazanılmıştır.

OK

Kaynak: Kaynak: Eurostat

Söz konusu Kıbrıs’ın kuzeyi olunca gerek nesnel koşullarından ve emekçi sınıfın parçalı, bütün halinde olmayan ve sürekli değişkenlik gösteren durumundan ötürü, gerekse de bir sınıf mücadeleleri geleneğinin olmamasından kaynaklı olarak emeğin durumu içler acısıdır.

Gerek egemenlerin parçalama ve emeği örgütsüzleştirme politikalarından dolayı, gerekse, sendikal hareketin atılım yapamayarak çok geniş oranda kamu sektörüne sıkışıp kalması, gerekse de emekçi kesimlerin çoğunun Türkiye’den gelip adadaki varlıkları bile patronların iki dudağının arasında olması bir emek hareketinin kuruluşunu neredeyse imkansıza soktu. (Bu konular başka makalelerde uzun uzadıya incelenmesi gereken başlıklardır. Burada bunların ayrıntısına giremiyoruz.)

Hal böyle olunca, son işçi direnişleri Sanayi Holding ve Cyprufexs direnişleri olarak geleceğe pratik olarak aktarılamayan, süreklilik arz edemeyen direnişler olarak kaldı. Bu durumdan Kıbrıslı Türklerin büyük oranda üretimden koparılması da söz konusu oldu.  Çünkü özellikle de Sanayi Holding direnişleri politize olmuş bir işçi sınıfını oluşturamasa da, bu kendi için sınıf olmak anlamında bir başlangıç, önemli bir mesaj idi.

Emek eksenli bir hareketin ülkemizde çeşitli nedenlerden dolayı oluşamaması doğallığında kapitalizmin de önünde sınıfsal bir engel görmeden bir vahşice gelişmesine imkan verdi. Emeğin hakkını patronlar savunamayacağına göre ve onların karşısında da sınıfsal bir güç olmadığı için ‘kim takar yasaları’ kuralı geçerli oldu ve tek yasa yasa tanımamazlık olarak yürürlüğe girdi. Ki kaldı ki yasalardaki verili emekçi hakları kapitalizmin ve patronların uyum standartları içinde yer almaktadır.

Bundandır ki bugün iş cinayetleri bir kaç haberin dışına çıkamamakta ve o herkesin dilinden düşürmediği aslında olmayan da ‘hesap sorma’ mekanizmaları işlememektedir, işleyememektedir. Çünkü bir mekanizmayı işletecek olan onu kullanacak olan öznelerdir. Öznesiz bir sınıf sınıf olamamış bir gürültüdür. Her iş cinayetinden sonra da o gürültü dışına çıkmak isteyenin ama kendi gürültüsü içinde de hapsolmuş olanın vicdan sızlamalarından öte bir şey olamamakta.

Bu yazı ilk olarak 9-9-2014 tarihinde ankaradeğillefkoşa.org sitesinde yayınlandı.

Güvencesizler

Güvencesizler

 

Bir grup özel banka çalışanı. Neredeyse her biri farklı farklı bölümlerden mezun oldu. Hepsinin yolu bir bankada keşişti. Sorsan kimsesinin hayali bankacı olmak değildi. Zaten onlara ‘hayalleriniz nedir’ diye de soran olmadı. Bir gün kamu sınavına girmek istediler. Daha düşük maaşa fakat güvenceli çalışmak istediler. Ertesi gün işten atıldılar. Çünkü güvencesizdiler…

 

*

 

Özel bir üniversitede çalışan işçiler. Kimisi tuvaletleri temizliyor, kimisi bahçeye bakım yapıyor, kimisi çöpleri topluyor… Düşük ücrete uzun süre çalışıyorlar. Sendikalı olmak istiyorlar, bir sendika çağırıyorlar. Üniversite patronu sendikacıların karşısına başka bir iş yerinden getirdiği sopalı insanlarla çıkıyor. Yasalar mı daha güçlü, eli sopalı kabadayılar mı? Üniversite işçileri sendikalaşamadı, zamanla hepsi işten atıldı, herkes bağırıp çağırdı ve günün sonunda kabadayılar galip geldi!

 

*

 

Özel sektörde çalışan bir kadın. Günde, genellikle 8 saatten fazla, ek mesai almadan çalıştırılıyor. Sendikasız… Güvencesiz… Sosyal haklardan mahrum… Kadın bir gün hamile kalıyor. Hayaller kuruyor, mutlu oluyor, mutluluğunu paylaşıyor, hayallerini büyütüyor… Hayatı doyasıya içine çekiyor, içinde bir hayat yeşeriyor. Yine işe gittiği bir gün, masasında bir zarf buluyor. “İşinize son verildi!” Gerekçe kadının hamile olmasıydı.

 

*

 

Akademide stajer, yarı zamanlı bir öğretim görevlisi. İdealleri var, hedefleri var, okuyacağı kitaplar, araştıracağı konular, hazırlayacağı makaleler var… Hepsi hayalleri arasında var… Derse giriyor, üniversite içi yazışmaları yapıyor, götür-getir işleri yapıyor, müfredatın bitmek bilemeyen talimatlarını yerine getiriyor, öğrencilerle ilgileniyor… Dersler bitiyor, mesai bitiyor, onun işleri bitmiyor… Çalışma saatleri esnedikçe esniyor, masa başında yorgunluktan esniyor… Düşük bir ücrete, yüksek sömürülü akademik bir hayata adım atıyor.

 

*

 

Bangladeş’ten Kıbrıs’ın kuzeyine fırlatılmış bir göçmen. “Orada çok iş var” deyip 4 bin pound’unu el aldılar. Kıbrıs’a geldiğinde, ne onunla temasta olan insanları bulabildi, ne de kendisine söz verildiği gibi bir iş. Geriye dolandırılmışlığı ve inşaattan inşaata iş değiştirmişliği kaldı. Bir de çalınıp giden yok hayatı…

 

*

 

Tarihin en eski mesleğini icra etmek için geldi. Arkasında neler bıraktı da geldi, kimse bilmiyor; arkadaşları bilmiyor, bakıştığı insanlar bilmiyor, seviştiği insanlar bilmiyor… Konuşamıyor, konuşsa deprem olacak, bir enkaz gibi yaşamının altında kalacak, kendisine ait olmayan yaşamının… Bir seks işçisi, adı yok, bedeni var. Bedenin içinde kaybolmuş bir kimlik. Sesi yok, gözlerinin içinde susturulmuş bir umutsuzluk. Bir seks işçisi, belki de kölesi demek daha doğru… En günahsızlarımızdan daha anlamlı bakıyor hayata…

 

*

 

 

İnönü Meydanı’nın karanlık arka sokaklarında bir daire. 3 oda 1 salon… Yumurtaların ve sigaraların tek tek satıldığı, gece mesai bitiminin ardından kalabalıklaşan sokaklarda bir daire. Dairenin içinde 40’a yakın işçi. Hepsi hayatlarını başka bir coğrafyada dondurmuş, burada ise öldürmüş göçmenler. Dairenin içinde 40 yakın işçinin iç içe geçen ter kokusu, ayak kokusu, birazdan bakkaldan adet adet aldıkları yumurtalar ile değişecek olan nefes kokusu… 40’a yakın işçi bir dairede, gidecek bir yerleri yoktu, kendilerine bile sığınamıyorlardı… Hayallerini örtünüp uykuya daldılar, gün bir kabus gibi ağaracak birazdan.

 

*

 

 

İnşaatın en üst katında, yerden metrelerce yükseklikte, hiçbir işçi güvenliği ve koruması olmaksızın, inşaat iskelesinin üzerinde çalışan bir işçi… Geçtiğimiz yıl onun gibi 13 kişi ölmüştü. Devlet, işveren, yasa koyucular, yasa denetleyiciler… Hepsi biliyor ama kimse görmüyor. Her gün bir inşaat yükseliyor ve biraz daha körleşiyorlar!

 

*

 

Ve gökte bir kuş; mavilikler, ovalar ve dağlar boyunca uçuyor. Ağaç dallarına konuyor, su başlarında soluklanıyor… Etrafındaki kuşlarla ötüşüyor, harmonik bir senfoni çıkartıyorlar ortaya… Az sonra kendisine isabet edecek olan ve bedeninin parçalayacak mermiden habersiz, az sonra diğer kuşlarla yarattıkları müziğin yerini barut kokulu bir gümbürtünün alacağından habersiz… Sonra sessizlik, köpek havlamaları ve içine bir canlıyı öldürmekten haz alan iğrenç bir duygu sirayet etmiş kahkaha sesi…

Kuşun da diğer insanlardan farkı yoktu. Onun da şarkısı kesilmiş, yaşamasına izin verilmemişti.

Çünkü o da güvencesizdi.

 

*

 

Çünkü artık hepimiz güvencesiziz… Ve bizim için yazılan hikayelerde kaybolmak değil, kendi hikayelerimizi yazma vaktidir artık.

 

Kaybettik – Hasan Yıkıcı

Kaybettik – Hasan Yıkıcı

Evet kaybettik… Mağdur edebiyatı veya klasik halk ve kazanacağız güzellemesi yapmayacağım.

Çok net bir şekilde Kıbrıslı Türkler olarak kaybettik!

Ekonomik olarak, siyasal olarak, toplumsal bir varlık olarak.

Üretebildik mi?

Yönetebildik mi?

Kurumsallaşabildik mi?

Evet bunların hepsi elimizden alındı,

Evet üretimden kopartıldık,

Yönetmemiz istenmedi,

Kıbrıslı Türk varlığının kurumsallaşması her zaman engellendi…

Peki bu kadar mı?

Hayır.

Bizler tüm bunların mücadelesini verirken,

“Bu memleket bizim biz yöneteceğiz” derken başarılı olduk mu?

Hayır!

Yönetemedik…

Üretemedik…

Kurumsallaşamadık…

Kaybettik mi?

Evet! Kaybettik…

Bunu kabullenmeden toplumsal muhalefet olarak bir adım atamayacağımız gibi, nostalji ve marazi bir kültürden başka da bir şey üretemeyeceğiz…

Kaybettik, suyun CTP-DP tarafından özelleştirilmesi ve elektriğin de UBP-DP tarafından resmen Türkiye’ye devredilmesi, Kıbrıslı Türklerin kaybetme sürecinin doruk noktalarını oluşturmakta…

Sanayi Holding, PEYAK, KTHY, Ercan…

Hepsinin kaybettik…

Oy verip seçtiğimiz ve meclise gönderdiğimiz siyasiler hiç bizden biri oldu mu?

Veya daha net sormak gerekirse, Meclis hiç bizim meclisimiz oldu mu?

Her zaman bir gelecekten bahsedildi… Gelecek tacirliği üzerinden beklentiler ve arzular yaratıldı…

Gerçekten hiç bize ait bir gelecek oldu mu?

Dün, bugün, yarın…

Zamanı biz yönetebildik mi?

Yoksa zamanda varolması istenmeyen insan topluluğu muyduk?

Geleceğe dair kaygılarımız varsa,

kabullenelim,

Kaybettik!

Ve şimdi her şeyi baştan konuşma zamanı!

*

On yıllardan beridir entegrasyon meselesi tartışılmakta…

Türkiye’ye entegrasyon…

Kıbrıs’ın kuzeyinin geleceği için bir seçenek olur muydu olmaz mıydı?

Açıktan savunan birini bulmak zor…

Neredeyse herkes karşı…

Herkesi bırakıp hayata bakalım…

Kimse kimseyi kandırmaya çalışmasın…

Çok net bir şekilde yaşadığımız gerçekliğin adı entegrasyondur!

Doğrudan siyasal bir entegrasyon değil,

Kültürel, toplumsal, ekonomik ve yönetsel bir entegrasyon…

Özellikle son 5 yıllık süreçte çeşitli araçlar vasıtasıyla da bu entegrasyon süreci kurumsallaştırılıyor.

Kamudaki dönüşüm…

Ekonomik alandaki özelleştirmeler…

Yönetimsel alandaki kadro değişiklikleri…

Yeni üniversiteler ve okullar…

Batırılan ve elden çıkartılan kurumlar…

Ama en önemlisi de su ve elektrikteki özelleştirme süreçleri…

Ve telefondaki bizi bekleyen süreç…

Maddi bağımlılık ve seçilmişlerin biat geleneğinden bahsetmiyorum bile…

Tüm bunlar tek bir şeye işaret etmekte…

Yaşam ağlarının Türkiye’ye entegrasyonu!

*

AKP’nin Türkiye’deki rejimi dönüştürmedeki en önemli özelliği, stratejisi oldu…

Birden bire, kutsal bir anda vücut bulmuş bir sistem dönüşümü değil…

Zamana yayılmış, hegemonyasını yaygınlaştıran, ekonomik, kültürel ve siyasal sermayesinin üzerine koyarak kurumsallaşan bir dönüşümdü AKP’nin…

Buna benzer bir süreç de Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşanmakta…

Teker teker kurumlar ya yok ediliyor ya işlevsizleştiriliyor ya da doğrudan özelleştirilerek Türkiye sermayesine devrediliyor…

Eğitim alanında derinden direne fakat yaygınlaşarak devam eden bir dönüşüm söz konusu… Dün ‘ha kuran kursu ha tenis kursu’ diyenler bugün yaşadığımız ve gözle görülür hale gelen değişimlerin yol açıcısıdır…

Kurumlar alanında yaşanan süreç ise Kıbrıslı Türkler’in varlığını yok etmenin ve iradesiz kılmanın bir başka örneğini teşkil etmekte… Su, elektrik veya telefon alanındaki özelleştirme süreçleri, aynı zamanda yönetim mekanizmalarından Kıbrıslı Türkler’in kurumsal varlığını da yok etme sürecidir…

*

Bu birbiriyle kesişen süreçlerin tek bir anlamı var…

Entegrasyon!

Yarın bir çözüm olsa dahi kurumlarından azat edilmiş, hiçbir kurumsal varlığa dayanmayan bir halk olarak çözümün bir parçası olacağız!

Çözüm olsa bile Türkiye’nin çok tartışılan garantörlüğünden de öte, sermayesi ile, uluslararası anlaşmalardan kaynaklı yönetimsel mekanizmalardaki varlığı ile temel stratejik noktalarda garantörlüğü de aşan önemde varlığını sürdürecektir.

Bugün yaşanan tüm özelleştirme ve ‘uluslara arası anlaşmalar’ adı altındaki dayatmalar da aslında çözümden sonrası için Türkiye’nin yaptığı stratejik bir yatırımdır…

*

Ve Kıbrıslı Türkler…

Bu oyunun kaybedeni, hatta oyun dışı figürü olarak sadece seyirci mi olacak?

Kaybettiğimizi kabullenmek, köşeye çekilip kadere razı olmak anlamına gelmemeli…

Evet kaybettik… Fakat şimdi yeni bir mücadeleye başlama zamanıdır…

Çözüm ve barış mücadelesini de kapsayacak, adalet, eşitlik ve emek ekseninde kurumlarımızı yeniden kazanma ve hatta öz yönetim kurumları inşa etmeye yönelik bir mücadele!

Bu mücadeleyi, mevcut, bu sistemin kendisini yeniden üretmesinde payı olan, bugüne kadar yaratılan yapıdan hesap sormak şöyle dursun, küçük iktidar kavgaları ile kendisini tüketen, kktc ile birlikte çürüyen siyasal öznelerin veremeyeceği aşikardır.

Bir dönem kapandı…

Artık başka bir dönem açılıyor…

Yeni mücadelelerin, yeni öznelerin filizlenme zamanıdır!

Yeni Bir Stratejiye Doğru (2) – Hasan Yıkıcı

Yeni Bir Stratejiye Doğru (2) – Hasan Yıkıcı

Solun toplumsal bir projesi ve stratejisi olmaksızın ne kendisini, ne de yeni bir toplumsal düzeni var edemeyeceği tartışma götürmez bir gerçektir. Kıbrıslı Türkler söz konusu olduğunda ise bu sadece eşitlikçi, özgürlükçü ve sosyal adalete dayalı bir gaye değil, aynı zamanda toplumsal olarak özne olabilmekle de bağlantılı yaşamsal bir ihtiyaçtır. Kıbrıslı Türkler’in varoluş mücadelesi ile eşitlikçi, özgürlükçü ve sosyal adalete dayalı bir toplumsal düzen yaratımı mücadelesi birbirinin içine geçmiş, birbirini tamamlayan ve bütünleştiren bir zemini oluşturmaktadır.

Bundan dolayı yeni bir strateji sol açısından geçtiğimiz haftaki yazıda bahsettiğimiz geleneksel siyasal öznelerden ve söylemlerden kopuşla beraber hayat ile politikayı yeniden kaynaştıran, yeni/yeniden bir özneleşme sürecini de barındıracaktır. Bu da, gerek iktidar mekanizmaları ile gerekse de hayat süreçleri ile geleneksel ilişkilerin dışında yeni ilişkiler kuracak, araçları, kurumları ve yeni kolektif siyasal organizasyonların ihtiyacını getirmektedir. Artık tartışılması gereken solun bugüne dek programlaştırıp hayata uygulamaya cüret edemediği en temel alternetif sosyal politikaların ve potansiyellerin, kurucu sol bir strateji etrafında inşa etmek ve hayatın birer parçası haline getirebilmektir.

Buradaki gaile, bir reçete oluşturmak değil, soldan, kurucu bir hayat siyasetinin temel dayanak noktalarını keşfedebilmeye yönelik bir arayıştır. En iyi, en güzel ve en yeni bir stratejiye sahip olsa dahi, sol inşa edemediği sürece, toplumsal yalıtılmışlığı, söylemleri, sloganları, hazır cevap kalıpları ve çaresizliği altında ezilip ezilip kendi kendisini değersizleştirecektir. Yüksek siyasetin içine gömülmüş bir sol değil, yaşam süreçlerinin inşa edici gücü olarak sosyal bir sol için adımlar atmalıyız.

Sınırları aşmak
Parlamentarizmi merkezine alan, temel gayesi verili iktidar mekanizmalarında pozisyon kazanmak, yüksek siyaset yapmak ve sınırlarını ekonomik-sosyal ve yönetsel iktidarın sınırları ile belirleyen bir solun, ne kendisi için, ne de toplumsal fayda için ciddi bir getirisi olacaktır.

Daha da önemlisi, bu zemindeki siyasetin yukarda bahsedilen inşa sürecini de sırtlanacak potansiyele sahip olamayacağıdır.

Bu anlamda merkez sol veya sosyal demokrat olduğunu iddia eden CTP veya TDP gibi partiler ne bu kurucu potansiyele ve ufka sahiptir, ne de gerçekten öyle bir dertleri var mı yok mu bilinmemektedir.

Geçmiş deneyimlerin hepsi bize göstermiştir ki, parlamenter siyaset-iktidar ve sol üçgeninde sol özneler her zaman dönüştüren değil dönüşen, kurabilen değil yeniden kurulan ve en önemlisi inşa edebilen değil, yıkıma uğrayan olmuştur. Kaldı ki, eğer yukarıda ve geçen haftaki yazıda çizmiş olduğumuz kurucu ve inşa edici siyasal bir stratejiye sahip olunsaydı ve hali hazırda dayanak noktaları toplumsal ve sosyal inşa odakları olsaydı bugün bu partilerin durumu en azından böyle olmayabilirdi.

Merkez/parlamenter partiler içerisinde yaşanan mikro ölçekli iktidar kavgaları da makro ölçekte yaşanan yapısal dönüşümlerinin birer göstergesidir. Bu yapılara hayat veren harç, yeni bir toplumsal düzem kurma arzusu ve siyasal ufku değil, en küçüğünden en büyüğüne kadar iktidar kademelerinde pozisyon kapma motivasyonundan oluşmaktadır. Bundan dolayı örneğin CTP gibi bir partinin başına siyasal ufku geniş, iyi veya temiz birinin gelmesinin o partiyi kurtaracağına inanmak, sıvı çamurdan çiçek bahçesi yapılabileceğine inanmakla eş değerdir. Veya solda alternatif gibi sunulmaya çalışılan TDP gibi bir partinin, CTP içinde yaşadıklarından farksız süreçlerle gündeme gelmesi de aslında merkezde duran partilerin ne kadar da siyasal kültür anlamında birbirlerinin kopyası olduğunu göstermektedir.

Arızalı bir makinenin iktidarını ele geçirmeye yönelik bir siyaset beraberinde bununla ilişkili bir siyasi kültür ve alışkanlıkları da getirdiği, daha da getireceği çok nettir. CTP’de veya TDP’de yaşananlar, arızalı bir makine ile kurulan ilişkinin sonunda siyasetin de arızalaşması gibi siyasal kültürün ve alışkanlıkların da arızalı bir hale gelmesidir.

Bugün bu partilerle ilgili konuşulan şey siyasal programları veya stratejileri değil, kimin hangi makama sahip olacağı veya kimin kimi nasıl ‘yemek’ istediğidir, yani siyasi kültürün yansımaları! Kısacası arenada solcular ve liberaller, iyi sosyal demokratlar ve kötü sosyal demokratlar yoktur. Arenada iktidara ve iktidarın gücüne aşık olmuşların, statü kaygısı taşıyanların kavgası vardır.

Bu kavgaların kazananı olmamıştır, olmayacaktır da. Bu kavgaların tek olumlu ve toplumsal anlamda hayırlı yanı tarihsel bir sürece ivme katmaları, yani merkez siyasal öznelerin yıkımını hızlandırmalarıdır. Bundan dolayı solda olduğunu iddia eden merkez partilerin kendi sınırlarını, iktidarın sınırlarını aşabileceği ve alternatif haline gelebileceği oldukça şüpheli olmanın ötesinde, inandırıcı ve gerçekçi de değildir.

Sadece kendi içlerindeki veya ülke içindeki iktidar kavgalarından ve bu kavgalar içerisinde kaybettikleri siyasal meşruluklarından dolayı değil, aynı zamanda küresel bir eğilim olarak da merkez partilerin gerek yaşam süreçleri ile gerekse de neoliberalizm karşısında takındıkları ikircikli tutumun yansımalarından dolayı da alternatif olabilecekleri söylemi inandırıcı ve gerçekçi değildir.

Mesele merkez partilerdeki liderlik sorunu değil, bu partilerin gerek kadrolarıyla gerekse de yapısal yönleri ile tarihsel süreç içerisinde evrildikleri noktanın günün ihtiyaçlarına cevap ve alternatif üretebilecek, kurucu bir siyaseti inşa edebilecek bir noktada olmaması meseledir. Bu partiler için sorun liderlik değil yapısaldır!

Sol ve sol değerler adına bu partilere umut bağlamak veya yüksek beklentiler geliştirmek, yeni hayal kırıklıkları ve çöküntüler örgütlemekten başka bir şey değildir. Gerek reddediyoruz süreci, gerek Girne İnisiyatifi örneği gerekse de buna benzer hak mücadeleleri örnekleri, ister radikal olsun isterse de merkez olsun siyasal partilerin pozisyonlarına dair net bir tablo ortaya koymaktadır. Siyasal partiler yaşama dair sorunlara ve mücadelelere dahil olamayan, toplum ile arasındaki mesafe gittikçe açılan, yalıtılmış ve iktidar mantığı ile sterilleşmiş, sosyal meselelere sonradan dahil olmaya çalışan ve onlara katkı koyamayan yapılar haline gelmiştir.

Artık geçmişi ve nostaljileri tekrar tekrar üretme kolaylığına kapılmak değil, uzun vadeli ve kalıcı bir inşa sürecini örme zamanıdır.

 

İnşa etmek!

Yeni bir sol siyaset ihtimali, hayat ile politika arasına set örmeyecek, tam tersi hayat ile politikanın dinamik bir ilişki içerisinde olduğunu içselleştirmiş, bu yönde potansiyelleri keşfedebilmiş ve bunları kurumsallaştırmış bir yapılanma ile gelişebilecektir. Eşitlikçi, özgürlükçü, ekolojik ve sosyal adaletçi bir toplum projesi de yeni bir kolektif öznenin, yani siyasal alternatifin inşası ile mümkün olabilir. Bunun adı siyasal bir partidir. Fakat hali hazırda var olan örneklerdeki gibi değil, kendisini sosyal ve siyasal bir hareket olarak inşa edecek olan, sosyal ve siyasal olanı harmanlayabilecek, çoğulcu, katılımcı ve özyönetimci kolektif bir parti. Bu süreci şekillendirecek ve ilk etapta bahsedebileceğimiz temel noktaları ise gelecek sayılarda açmak üzere şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Ekonomik dayanaklar anlamında katılımcı, alternatif kooperatifçilik potansiyellerini gerçeğe dönüştürmek. Emek, dayanışma ve üretim-tüketim ve dağıtım ağları oluşturmak, bunların koordinasyonunu ve motivasyonunu sağlayabilecek kooperatifler ağı inşa etmek. Gerek ekoturizm, gerek kadın emeği, gerek tarımsal faaliyetler, gerekse de dijital teknolojiler alanında olsun, küçük bir ülke olmanın avantajlarıyla bu alanlarda kararlı bir irade ile ciddi işler yapılabilir. Bu, kuşkusuz ülke genelinde üretimden koparılmış bir toplum için tek ve mutlak alternatif değil, tam tersi üretim süreçlerine dahil olmanın ve bu süreçleri yaratmanın başlangıç noktasıdır.
  1. Yine ekonomik alanda müşterekçi bir siyaset güderek, devlet mülkiyeti ile özel mülkiyet dışında, ortak değerler zemininde yeni ekonomik alternatifler inşası. Bugün pek çok kurumun özelleştirilmesi karşısında sol ya katı bir şekilde devlet mülkiyetini savunmakta ya da liberal bir şekilde özel-devlet ortaklığına savrulmaktadır. Müşterekçi bir ekonominin dayanan noktası ise bu ikisinin de dışında bir alternatife dayanmaktadır. Bugün en güzel ve somut örneğini Dome Hotel sürecinde gördüğümüz, ne devletin ne de özelin, bizzat çalışanın ve üretenin yönetiminde bir işletme modeli. Bu model ne yeni bir modeldir ne de sonradan icat edilmiş bir modeldir. Tam da kökleri Karl Marx’ın eserlerine dayanan komünar bir modeldir. Sol’un artık üzerinde durması gereken model, ne inandırıcılığı olmayan devlet modelidir, ne de tam bir sömürü mekanizması olan özel sektör modelidir. Bunların dışında dayanışmacı, ekolojist ve öz yönetimci müşterek modellerdir.
  1. Yönetimsel alanda, özgürlükçü belediyecilik anlayışı çerçevesinde merkezi iktidara alternatif olarak öz yönetim mekanizmalarının inşa edilmesi, gerek bölgesel meclisler gerekse de kentlerde oluşacak halk meclisleri ile mahalli ve bölgesel sorunların siyasetinden, genel ülkesel siyasete ulaşacak, katılımcı ve özyönetimci alternatif bir yönetim mekanizmasını oluşturmak. Bunun adına basitçe Halk Meclisleri Konfederasyonu diyebiliriz. Kısaca hali hazırda işlevi ve niteliği çok net olan merkezi iktidara alternatif olacak bir yönetim ve iktidar mekanizmasını oluşturmaktan bahsediyoruz. Bunu Gaile’nin ilerleyen sayılarında daha net ve ayrıntılı bir şekilde işleyeceğiz.
  1. Merkezi iktidar ile solun kurduğu ilişkide kökten bir dönüşüm. Parlamentoya girmeyi kökten reddeden değil, fakat siyasetinin merkezin parlamenter mücadele olmayan bir sol. Bu anlamda parlamento ile ilişkiyi belirleyecek olan da parlamento dışında inşa edilecek olan süreçler ve yapılardır. Temel hedefi parlamentoya girip yukarıdan değişimler yapacak bir sol siyasal hareket değil, tam tersi merkezi iktidarı dağıtmaya yönelik aşağıdan halk meclisleri ile kurulacak ve inşa edilecek olanın bir uğrağı olarak parlamentoya girmeyi önüne koyan sosyal bir sol anlayış. Kısacası verili iktidar biçimleri içinde iktidar kavgası verecek olan değil, ikili iktidar biçimlerini yaratarak merkezi iktidarı dağıtmaya yönelik bir sol hareket.

Bu maddelere daha pek çok madde eklenebilir. Bunlar ne bir reçete ne de uyulması gereken mutlak doğrulardır. Yeni bir sol siyaset, her yönüyle iflas eden geleneksel ve ortodoks siyasal akımların geleneğinden koparak, yeni bir gelenek oluşturarak ve inşa ederek inandırıcı bir alternatif olabilir. Bunun için de ciddi ve uzun erimli bir çaba gerekmektedir. İhtimali, parlamenter siyasetin sınırlarında veya iflas eden geleneklerde değil, toplumsal olanın yeni potansiyellerinde ve zeminlerinde aramak lazım.

Bu yazı ilk olarak Gaile dergisinin 387. sayısında yayınlandı.

 

 

Yeni bir stratejiye doğru (1) – Hasan Yıkıcı

Yeni bir stratejiye doğru (1) – Hasan Yıkıcı

 

“Her şey kendince ne kadarsa varlığında direnmeye çabalar”

Spinoza

Kıbrıs’ı kuzeyindeki yönetim ve ‘iktidar’ mekanizmalarının toplamını arızalı bir makineye benzetebiliriz. Teknik anlamda arıza, makinenin özüne veya tasarlanışına içkin bir hadise değil, beklenmedik bir şekilde vuku bulan, dışarıdan gelen veya dış etkenlere bağlı olarak ortaya çıkan bir olaydır. Söz gelimi eğer bir makinenin bakımını düzenli bir şekilde yaparsanız makinenin arızalanma olasılığı da o kadar azalır.

Fakat kktc söz konusu olduğunda, arıza bu tanımın tam tersi olarak makineye içkin bir şey, makinenin özünde olan bir hakikat olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerek ekonomik gerekse de siyasal krizler normal bir makinenin arızalanması durumunda gün yüzüne çıkar. kktc gibi bir örnek söz konusu olduğunda ise kriz makinenin arızalanmasından dolayı değil, hali hazırda arızalı bir makine ile yol alınabileceği inancından kaynaklanmaktadır. Hiç kuşkusuz kusursuz bir makine veya arızalanmayan bir makine yoktur, olamaz da, ancak burada vurgulamaya çalıştığımız nokta makinenin tasarlanışının özünde arıza olmasıdır.

Siyasetin sonu

Kıbrıslı Türk sağının, arızalı makine ile kurduğu ilişki ile Kıbrıslı Türk solunun kurduğu ilişki birbirinden farklı dayanak noktaları barındırsa da, her iki ilişki biçimi ve niteliği de aynı bağlamda şekillenmektedir. Sağ’ın toplum projesi açık ve net, Türkiye’nin idaresi altında bu arızalı makineyi işleye bilecek kadar canlı tutmak! Sol ise bunun karşısında yeni ve alternatif bir toplumsal proje ve bunun stratejisini üretmeksizin bu arızalı makinenin yönetilmesine gözü kör bir şekilde talip oldu. Bugün sadece sağ açısından değil, sol siyasetin ve siyasetin kurumlarının meşruluk yitirmesinin ve yönetememe krizinin kökenleri tam da burada yatmaktadır. Arızalı makine ile kurulan ilişki günün sonunda bu ülkenin siyasetini de arızalı bir siyaset haline dönüştürdü. Ve özellikle de sol açısından tüm siyaset bizzat özneleri tarafından değersizleştirildi, gündelik hayatın ihtiyaçlarından koparıldı ve arızalı bir makinin dişlileri arasında iğdiş edildi.

Solun en önemli dayanak noktası verili güç ilişkilerinin dışında ve o güç ilişkilerini dönüştürmeye yönelik toplumsal bir proje olarak kendisini ve toplum kesimlerini var etmek ve dönüştürebilmek iken; bu en temel dayanak noktası hiçbir zaman oluşturulamadı. Solun kurucu potansiyelinin yerini iktidar ilişkileri içerisinde günü birlik, maddi çıkarlar ekseninde ve elitist bir siyasal kültür dolduruldu. Bugün bahsettiğimiz son tam da bu tarz-ı siyasetin sonudur!

Merkez ve geleneksel/parlamenter siyasal özenlerin yaşadığı meşruluk ve yönetememe krizi, bugüne kadar yapılan sol ve sağ geleneksel siyasetin de artık arızalı bir siyaset olduğunun anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Siyasetin geleceği açısından buradaki belirleyici nokta, bunun artık tamir edilemeyecek olmasıdır. Çünkü merkez ve geleneksel sol siyaset de söz konusu arızalı makinenin birer dişlisidir.

Artık yapılması gereken, siyaseti ve hayatı bir birinden ayrı değil, birbiri ile dinamik bir ilişki içerisinde kabul eden, merkezinde verili iktidar mekanizmalar değil, yaşam ve yeni potansiyellerine yer veren toplumsal ilişkiler ve biçimler üretmeyi hedef koyan müşterekçi bir sol siyaset için bu arızalı siyasetten kopuşu sağlamaktır.

Kriz ve kopuş

 

Etimolojik olarak Crisis sözcüğü Yunanca Krino kelimesinden türemektedir. Krino kelimesinin anlamı ise ayrıştırmak, seçmek, karar vermek ve hüküm vermek anlamlarına gelir. Yani kriz kelimesi esasen bir çöküntü veya çatışma durumu değil, geleceği belirleyecek bir kırılma noktası, öznelerin kaderleriyle yüzleşmek zorunda kaldığı bir dönüm noktası anlamına gelir.

Geleneksel-parlamenter ve merkez sol siyasal öznelerin durumu ve onların temsil ettiği siyasetin artık çok açık bir şekilde geleceğe dair kurucu bir alternatif toplum projesi gailesi olmadığı anlaşılmıştır. Kendi sınırlarını iktidarın sınırları ile belirleyen, siyasetini konjonktürel sınırlar içerisinde belirleyen, alternatif toplumsal proje ve strateji yaratımını iktidar mekanizmalarının yönetimi ile karıştıran ve kendi kendini aşamayan hiçbir sol hareket geçmişte olduğu gibi bugün de geleceğe dair umut verici ve inandırıcı bir seçenek olmayacağı gün gibi ortadadır. Bu noktada hem solun geleceği açısından, hem de toplumsal alanda şekillenen yeni siyaset bağlamında merkez ve geleneksel olandan soldan bir kopuş sadece bir ihtiyaç değil, aynı zamanda elzemdir de.

Arızalı siyasetten, hayat politikasına

Hayat ile politika arasında bir ayrışma veya alt üst ilişkisi yoktur. Ne hayat, ne de politika birbirinden bağımsız veya yabancı varlıklar değildirler. Tam aksine hayat ile politika arasında dinamik bir ilişki vardır. Politika kavramının kendisi kadim Yunanca’da polis (kent) ile demos (halk) kavramlarının birleşmesiyle meydana gelir. Politika kavramı halkın kent yönetimine katılması anlamında kullanılmaktaydı. Kuşkusuz siyaset tarihi içerisinde politika kavramı pek çok farklı açıklamalarla tanımlandı.

Fakat burada artık sol açısından da olmazsa olmaz olan bir değer söz konusudur. O da hayat ile politikanın arasına sınır çekilmemesi, yani yaşam süreçlerine yaşayanların katılması, belirlemesi ve yön vermesi.

Kısacası yaşamın üzerinde, yaşamı organize etmeye yönelik aşkın bir iktidar, politika ve özne değil, tamamen yaşam süreçlerinin bizzat onun özneleri tarafından şekillendirilmesi ve örgütlenmesini sağlayacak içkin bir politikaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu politikanın odak noktası ise devletin yönetimi değil, gerek ekonomik, gerek yönetimsel, gerekse de ekoloji odağında yeni toplumsal potansiyellerin yeni bir düzen yaratmaya doğur kurucu potansiyeli olmalıdır. Antonio Negri ve Michael Hard’ın çok net bir şekilde ifade ettikleri gibi “müşterek emek biçimleri aracılığıyla toplumsal ilişkileri ve biçimleri üretecek” olan, yaşam üzerindeki iktidara karşı alternatif bir öznelliği üretecek bir politika. Kısacası gücünü bir sömürü ve tahakküm aracı olarak devletten değil, yaşamın kendisinden alan kurucu bir politika!

Arızalı siyasetten kopuş ve yeni bir sol stratejinin temel öğesi ancak solun hayat üzerinde bir politika veya politika dışında bir hayatı değil, yaşam süreçlerinin örgütlenmesinde politikanın hayata içkin bir unsur olduğunu ve bunun da ayrıştırılamayacağını içselleştirerek oluşturulabilir. Bu da bizi artık solun temelleri günü birlik çıkarlara değil, değerlere ve o değerleri hayatın içinde hayatı dönüştürerek var edebileceği uzun erimli bir mücadele stratejisini yaratma noktasına getirir.

Yeni stratejinin uğrak noktaları

Toplumun yönetim mekanizmalarından, ekonomiye, ekoloji meselelerinden, emek süreçlerinin örgütlenmesine, toplumsal kimliklerden, sınıf ve yurttaşlık sorunlarına kadar değişen paradigma bağlamında solun yeni stratejisinin de yeni araçları, amaçları ve nasıl yapmalıya dair yeni cevapları olmalıdır. Delauze felsefenin yeni kavramlar üretilmesi olduğuna inanmıştır. Bu zeminde hareket edecek olursak rahatça politikanın da yaşamı örgütlemeye dair yeni kavramlar ve potansiyeller yaratımı olduğunu söyleyebiliriz. Tam bu noktada solun toplumsal projesi piyasa ekonomisi ve mevcut iktidar mekanizmalarının dışında ve onlara karşı –gerek etik ve moral değerleriyle, gerek politik ve ekonomik örgütlenmesiyle- yeni bir toplumsallık ve yaşam tarzının inşası için yeni bir yön belirlemelidir.

Kooperatifçilik, dayanışma ekonomisi, üretim, emek, dayanışma kolektifleri/ağları; halk meclisleri, özgürlükçü belediyecilik ve bunların oluşturacağı kurumsallaşmış yapı, ekolojik yurttaşlık, taban demokrasileri ve paylaşımı, dayanışmayı, sol değerler bağlamında etik bir yaşam tarzını üretecek eğitim ve kültür kurumları bu stratejinin üzerinde durması ve derinleştirmesi gereken uğraklardır. Tüm bunlar Gaile’nin ilerleyen sayılarında ele alınacaktır.

Bu fikirler kulağa çılgınca veya hayalperest olarak gelebilir. Tüm bunlar toplumu ve kurumlarını yeniden kurmaya dönük uğraklardır. Kolaycı veya kestirmeci çözümler değil, uzun erimli bir çaba gerektiren kalıcı bir zeminin yapı taşlarıdır. Çünkü kurumları teker teker gasp edilen, ekonomik-yönetimsel ve kültürel alanlarda yoksunlaştırılan Kıbrıslı Türkler’in varoluşu, hali hazırda artık kendilerine ait olmadığı tartışma götürmez kurumlar içerisinde asimile olarak, nesneleşerek değil, yaşam süreçlerinin öznesi olarak gerçekleşebilir. Bu da arızalı makinin iktidar ve tahakkümüne karşı, yaşamın yeni potansiyellerini keşfederek, yeni kurumlar ve alternatifler üreterek gerçekleşe bilir.

Bu yazı ilk olarak Gaile dergisinin 25.09.2016 tarihli sayısında yayınlandı.